Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
Yasin Suresi Tefsiri
imagesCAGWL3ZY

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

41

Âyet Sayısı :

83

Nüzulü

Mushaftaki sıralamada otuz altıncı, İniş sırasına göre kırk birinci sûredir. Cin sûresinden sonra, Furkan sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Yerinde açıklanacak bir sebeple 12. âyetin Medine’de indiğini ileri sürenler de olmuştur.[1]

Âdı

Sûre, adını iki harften ibaret olan İlk âyetinden almıştır. Birinci âyetin tefsiri yapılırken bunun anlamı üzerinde durulacaktır. [2]

Konusu

Hz. Muhammed’in (s.a.) hak*peygamber olduğu ona indirilen Kur’an deliliyle desteklenerek açıklanır; başka peygamberlerin tevhit mücadelelerinden bîr kesit verilerek bu uğurda büyük sıkıntılara katlanan Resûl-i Ekrem ve ona tâbi olanlar teselli edilir. Allah Teâlâ’nın birlik ve kudret delillerine ve evrendeki yaratılış sırlarına dikkat çekilerek öldükten sonra dirilme gerçeği ve bunun sonuçlan üzerinde durulur. Râzî’nin belirttiği üzere bu sûrenin, İslâm inançlarının üç temel umdesinin (Allah’ın birliği, peygamberlik ve âhiret) en güçlü delillerle işlenmesine hasredildtği söylenebilir. Şöyle ki: 3. âyette -devamındaki delillerle teyit edilerek-peygamberlık müessesesi üzerinde durulmuş; müteakip âyetlerde Allah’ın birliği ve eşsiz gücü, öldükten sonra dirilmenin ve ilâhî huzurda yargılanmanın kaçınılmazlığı ortaya konmuş, son âyette de yine bu iki nokta (vahdaniyet ve haşir) özetlenmiştir. Kur’an’dan bu ölçüde de olsa nasibini alan kimse artık kalbinin payı olan imanı elde etmiş demektir ki bunun tezahürleri de diline ve davranışlarına yansıyacaktır (XXVI, 113). [3]

Fazileti

Hadis kaynaklannda Hz. Peygamber’den Yâsîn sûresinin faziletine dair nakledilmiş sözler yer alır. Bunlardan biri şöyledir: “Her şeyin bir kalbi vardır;Kur’an’ın kalbi de Yâsîn’dir”[4] İbn Abbas’ın da -bu sûrenin son âyeti hakkında- “Yâsîn’in ve onu okumanın niçin bu kadar faziletli olduğunu bilmiyordum; meğer bu âyetten dolayı imiş” dediği nakledilir. [5] Hadislerin sıhhat durumu tartışmalı olmakla beraber, öteden beri İslâm âlimleri Resûlullah’ın bu sûreye özel bir ilgi gösterdiği kanaatini taşımışlar ve müslümanlar da Kur’an tilâvetinde ona ayrı bir yer vermişlerdir. Bu sebepte Yâsîn sûresi için Özet tefsirler kaleme alınmıştır. [6]

Meali

Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla… 1. Yâ-sîn. 2. Hikmet dolu Kur’an’a andoisun; 3-4. Ki sen kesinlikle, dosdoğru bir yolda yürümek üzere gönderilmiş peygamberlerden birisin. 5-6. (Bu kitap) azız ve rahim olan Allah tarafından ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde bulunan bir toplumu uyarasın diye indirilmiştir, 7, Andoisun kî onların çoğu hakkında o söz gerçekleşecektir; çünkü onlar îman etmeyecekler, 8. Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik, bu yüzden kafaları yukarı kalkık durmaktadırlar, 9. Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece sözlerim perdeledik; artık görmezler, 10. Kendilerini uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler. 11. Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmân’dan korkup sayanı uyarabilirsin. İşte böylesin) hem bir af hem de değerli bir ödülle müjdele. 12. Şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. Onların gelecek için yaptıktan her şeyi re bıraktıkları her izi de yazmaktayız. Zaten biz her şeyi apaçık bir ana kitaba kaydetmişindir. [7]

Tefsiri

1. Tâhâ sûresinin ilk âyetinde olduğu gibi buradaki iki harfin mahiyeti ve anlamı hususunda da müfessirler arasında iki eğilim bulunmaktadır. Bir anlayışa göre bunlar, bazı sûrelerin başında yer alan ve ayrı ayn okunduğu için “hurûf-i mu-kattaa” diye adlandırılan harflerdendir. [8] Dİ-ğer eğilime göre ise “yâsîn” ayrı iki harf değil, anlamı olan bir kelimedir. Bu eği-‘Lim içinde kuvvetli bulunan görüşe göre bu kelime Arapça’nın bazı lehçelerinde “Ey kişi, ey insan!” anlamına gelmektedir; burada kendisine hitap edilen kişi ise Hz. Muhammed’dir. Hatta Saîd b. Cübeyr’den, bunun Resûlullah’ın isimlerinden biri olduğu da rivayet edilmiştir. [9] Bu kelimenin Allah’ın isimlerinden biri olup burada o isme yemin edildiği, söze başlama ifadesi ve Kur’an’ın isimlerinden olduğu görüşleri de vardır. [10]

2-5. Araplar’da yalan yere yemin etmenin dünyanın harabına yol açacak kadar ağır bir kötülük olduğuna inanılırdı. Resûl-i Ekrem de bir hadisinde bu anlayışı teyit etmiştir. İşte bu âyetlerde Hz. Muhammed’in gerçek bir peygamber olduğu bir yenline bağlı olarak ifade edilmektedir; üzerine yemin edilen ise muhatap-lannca kendileri tarafından bîr benzerinin ortaya konamayacağı anlaşılmış bulunan eşsiz mucize Kur’an-ı Kerîm’dir. [11]

“Hikmet dolu” diye çevrilen 2. âyetteki hakîm kelimesi, “muhkem, sağlam; öğütleri, buyruk ve yasaklan yerli yerince olan” şeklinde de anlaşılmıştır. [12]

6. Genellikle müfessirler, “ataları uyanlmamış” ifadesiyle, Hz. Muham-med’in ilk muhatap kitlesi olan Kureyş ve çevresindekilere yakın zamanlarda bir peygamber gönderilmemiş olduğuna işaret edildiği kanaatindedirler. [13] Mealde esas alınan bu mâna burada geçen “mâ” kelimesinin olumsuzluk edatı sayılmasına göredir. Bu kelimenin mahiyeti ve cümledeki rolü konusundaki farklı kanaatlere göre âyetin aynı kısmına “ataları uyarılmış” veya “atalarının uyarıldığı şeyle” anlamı da verilebilir. Bu takdirde geçmiş devirlerdeki bütün insanlar kastedilmiş olur [14]Yine bu yaklaşıma göre cümlenin devamı ile uyumu açısından mealin “Ataları uyarılmış ama kendileri gaflet içinde bulunan bir toplumu uyarasın diye” şeklinde olması gerekir. [15]

7. Tefsirlerde genellikle, gerçekleşeceği belirtilen “söz”den maksadın Hûd 11/119 ve Secde 32/13 âyetlerinde geçen Allah Teâlâ’nm “Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!” şeklindeki yemin ifadesi olduğu belirtilir. [16]

8-10. İlk âyette inkârda direnenlerin durumuna ait temsilî bir anlatıma yer verilmiştir. Bunun inkarcıların âhiretteki halleriyle İlgili bir ifade olduğu da ileri sürülmüştür. Fakat müteakip âyette gözlerine perde indirildiğinin ve artık görmediklerinin belirtilmesi bu yorumu zayıflatmaktadır, zira kıyamet günü inkarcılar kendi durumlarının ne kadar kötü olduğunu çok iyi göreceklerdir. [17]

8 ve 9. âyetlerdeki tasvir için yapılan izahları şöyle özetlemek mümkündür: Pek çok açık kanıta rağmen inatla inkarcılıklarını sürdürenler öyle iç ve dış etkenler, öyle psikolojik ve sosyolojik şartlar ve alışkanlıklarla kuşatılmışlardır ki, boyunlarına çenelerine kadar dayanan boyunduruklar geçirilmiş gibidirler; kafaları yukarı kalkık, gözleri aşağıya kaymıştır; hangi yöne dönseler hidayet ışığına uzaktırlar; böbürlendikleri ve nefislerine tutsak oldukları için Fussilet sûresinin 53. âyetinde sözü edilen delilleri, gerek kendilerini çevreleyen dış âlemdeki gerekse ruhî ve biyolojik yapılarındaki kanıtlan artık göremezler. Boyunlarına halkalar geçirildiğinin belirtilmesi, insanın fıtratına yerleştirilen cebrî bir durumdan değil, onların kendi işledikleri suçtan ötürü gördükleri bir karşılıktan söz edildiğini gösterir; zira bunlar birer cezalandırma aracıdır, ceza ise suçun karşılığıdır. [18] Bazı müfessirlere göre 8. âyette, inkarcıların bu tutumlarının onları sahip oldukları imkanlardan başkalarını yararlandırmaktan ve Allah yolunda harcama yapmaktan da alıkoyduğuna işaret edilmektedir[19]

Halkaların çenelere kadar dayandığı belirtilirken kullanılan “onlar” zamiri bazı müfessirlere göre daha sonra gelen “eller” anlamındaki kelimenin yerini tutmakta ve burada ellerin boyuna bağlanmış halinden söz edilmektedir. [20]

10. âyette, Hz. Peygamber’in inkarcılıkta direnenleri iman dairesine sokmakla yükümlü olmadığına, bu gibilerin kendi tercihlerinin sonucuna katlanmak zorunda kalacaklarına işaret edilmektedir[21]

11. Buradaki “ancak” kaydı, belirtilenler dışındakilerin uyan kapsamında olmadıkları anlamında değil uyarının sadece onlara yarar sağlayacağını belirtmek içindir[22] Müfessirler arasında, bu âyette geçen “zikir” kelime
siyle Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiği kanaati hakimdir. Bunu Kur’an’daki âyetler veya insanın fıtratını tamamlayan açık kanıtlar şeklinde yorumlayanlar da olmuştur[23]

12. Müşriklerin ağır baskıları altında büyük sıkıntılar çeken Hz. Peygamber ve müminler için teselli ve moral kaynağı özelliği taşıyan bu âyet kümesi, yüce Allah’ın eşsiz kudret ve ilmine, ölüleri diriltmeye kadir olanın da, herkesin yapıp ettiklerini, bilenin de yalnız O olduğuna özel bir vurgu yapılarak bitirilmektedir. Bazı İlk dönem müfessirleri bu âyetteki “ölüleri diriltme” ifadesinden maksadın şirkten çıkarıp imana eriştirmek olduğunu belirtmişlerdir[24]

Bir taraftan kişinin bütün yapıp ettiklerinin kayda geçirildiğinin, diğer taraftan da olup bitecek her şeyin zaten Allah Teâlâ’nın ezelî ilminde malum olduğunun belirtilmesinden şöyle bir anlam çıkarılabilir: İnsanın bütün eylemlerinin kayda geçirilmesine yüce Allah’ın ihtiyacı yoktur; bu, insanın bu bilgiyi her zaman göz önünde bulundurup dünya hayatındaki varlığını anlamlandırabilmesi ve her adımını varlık sebebine uygun bir bilinç içinde atması içindir. Bu sayede insan soyut bir ahlâkî görev telakki siyle baş başa kalmamış olur; yaşanan hayat gibi canlı, her anını kuşatan ve her davranışına yön veren somut bir tasavvurdan güç alır. Yine bu inanç kişiye, insanın metafizik âlemle ilişkisinin sırf Tann’ya yalvanlan ve belirli dinî vecibelerin ifa edildiği zaman dilimlerine hapsedilemeyeceği şuurunu kazandırır, fizik âlemde olup bitenlerle fizik ötesi gerçekler arasındaki sıkı bağı kavramasını kolaylaştırır.

Tefsirlerde âyetin “gelecek için yaptıkları her şey ve bıraktıkları her iz” şeklinde tercüme edilen kısmı açıklanırken, bir yandan iyi olsun kötü olsun insanların bütün işlediklerinin tespit edildiği belirtilir; diğer yandan da kişinin öbür dünyada karşısına çıkacak amel defterinin ölümle kapanmadığı, yararlı bir bilgiyi öğretme veya kaleme alma, bir imkânını vakfedip kalıcı hayır yapma, İnsanların faydalanacakları hizmet binası, cami, misafirhane, köprü vb. iyi eserler bırakmanın yahut bazı zâlim yöneticilerin yaptığı gibi insanların eziyet çekmesine, zarara girmesine veya Allah yolundan sapmasına sebep olacak usuller ihdas etmek suretiyle geride kötü izler bırakmanın -bu iz ve eserler varlığını koruduğu sürece- insanın sorumluluk hanesine olumlu veya olumsuz puanlar halinde kaydedildiği üzerinde durulur. [25] Bu bakımdan âyeti “ölmeden yapıp tükettikleri, bitirdikleri ile izi ve eseri devam eden bütün işlerini (amellerini)…” şeklinde çevirmek de mümkündür. Hz. Peygamber’in şu mealdeki hadisi insanların yaran devam ettiği sürece sevabı da yenilenen hayır faaliyetlerine yoğun biçimde yönelmelerinde ve özellikle vakıf kurumunun gelişmesinde çok etkili olmuştur: “İnsan öldükten sonra amel (defteri) kapanır; yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i câriye, yaran sürekli olan ilim ve ölenin ardından dua eden hayırlı evlât”[26] Fakat bu hadiste amel defterinin kapanması sevapların yazılması açısındandır. Birçok müfes-sirin konumuz olan âyetin yorumu sırasında belirttiği üzere, başkalarının kötülük işlemesine sebebiyet verecek kötü bir yol açanlar da bu âyetin kapsammdadırlar ve etkileri öldükten sonra devam eden bu kötülüklerden ötürü veballeri de artmaktadır. Nitekim sevgili Peygamberimiz şu hadisinde başkalarını etkileyecek çığır açmanın iki şeklini de ayrı ayrı ifade etmiştir: “Kİm İyi bir uygulamaya öncülük ederse, kendisine hem o davranışın hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin sevabı verilir. Yine kim kötü bir uygulamaya öncülük ederse, kendisine hem o davranışın hem de kıyamete kadar onu örnek alan kimselerin günahı yüklenir”[27]

“Ana kitap” diye çevrilen imâm kelimesi, “delil niteliği taşıyan, kendisine uyulan kitap”, “Levh-i Mahfuz” ve “amel defterleri” gibi mânalarla açıklanmıştır. [28] Yüce Allah’ın kendi ilmini sözlükte “öncü, kendisine uyulan” anlamlarına gelen bu kelimeyle nitelemesi, rabbânî irade ve kudretin ilişkili olduğu her şeyin ona uygun biçimde cereyan ettiğini belirtmek içindir. [29]

Ensâr’dan Seleme Oğullan’nın yerlerini yurtlarını terkedip Mescid-i Nebevi çevresine yerleşmek istemeleri üzerine Resûlullah bunu uygun görmemiş ve onlara “Kendi bulunduğunuz yerde de yaptıklarınızın izleri kayda geçirilir” buyurmuştu. Bazılan bu olayı delil göstererek bu âyetin Medine’de indiğini ileri sürmüşlerdir. Halbuki Hz. Peygamber’in bu âyetteki ifadeyi Medine’de geçen olayda kullanmış olması onun Medine’de İndiğini göstermez. [30]

Meali

13. Onlara malum şehir halkını örnek göster. Oraya elçiler gelmişti. 14. Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar “Biz size gönderilmiş elçileriz” dediler. 15. Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: “Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahman herhangi bir şey indirmiş değil; siz sadece yalan söylüyorsunuz!” 16. “Rabbimiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. 17. Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir.” 18. (İnkarcılar) şu karşılığı verdiler: “Doğrusu sizin yüzünüzden üzerimize uğursuzluk geldi. Eğer vazgeçmezseniz, bilin ki sizi taşlayacağız ve tarafımızdan size acı veren bir işkence yapılacaktır.” 19. Onlar da dediler ki: “Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildi diye öyle mi? Hayır! Siz sınırı aşmış bir topluluksunuz.” 20.0 sırada şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi; şöyle dedi: “Ey kavmim! Bu elçilere uyun. 21. Sizden bir ücret istemeyen o kimselere tâbi olun; onlar doğru yoldadırlar. 22. Hem ne diye beni yaratan Allah’a kulluk etmeyeyim ki! Ancak O’na döndürüleceksiniz. 23. Hiç O’ndan başka mâbudlar edinir miyim! Eğer Rahman benim hakkımda bir zarar murad ederse onların şefaati bana hiçbir yarar sağlamaz ve onlar beni kurtaramazlar. 24, İşte o takdirde ben apaçık bir sapkınlık içine düşmüş olurum. 25. İşte ben rabbinize iman etmiş bulunuyorum; bana kulak verin.” 26-27. “Cennete gir” denildi. “Keşke rabbimin beni bağışladığım ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini kavmim bilseydi” dedi. 28. Ondan sonra onun kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirmeyiz de. 29. (Cezalan) korkunç bir sesten ibaretti; sönüp gidiverdiler. 30. Yazık o kullara! Onlara bir peygamber gelmeye dursun, illa da onu alaya alırlardı. 31. Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi ve onların artık kendilerine dönüp gelmediğini görmezler mi! 32. Elbette onların hepsi toplanıp huzurumuza getirilecek. [31]

Tefsiri

13-32. Kendilerine üç peygamber birden gönderilmesine rağmen inkarcılıkta direnen, üstelik onlara iman eden kişiyi horlayan -hatta muhtemelen onu hunharca öldüren-, bu yüzden de feci bir ilâhî cezaya çarptırılan bir belde halkımn durumu, Hz. Muhammed’in peygamberliğini reddetmekte ısrar eden ve ona inananları ağır baskılara maruz bırakan ve kendisini de öldürmeyi düşünen Mekke müşriklerinin gözleri önüne bir ibret levhası olarak konmaktadır. “Şehir halkı” şeklinde tercüme edilen “ashâbü’l-karye” tamlamasında nerenin kastedildiği kesin olarak bilinmediği için bu tamlama dinî eserlerde oranın ahalisini ifade eden bir terim haline gelmiştir. “İnsanların toplandığı yer” mânasına gelen karye kelimesi, daha çok köy ve kasaba gibi küçük yerleşim merkezleri için kullanılır; fakat Kur’an’da Mekke ve Kudüs gibi şehirler için de kullanılmaktadır. 20. âyetteki “şehrin öbür ucundan” ifadesi burada sözü edilen yerleşim yerinin de şehir büyüklüğünde olduğunu düşündürmektedir.

Halkın iki elçiyi dinlememesi üzerine bir üçüncüsü gönderilmiş, 14-19. âyetlerde özetlenen diyalogdan anlaşıldığı üzere şehir halkı, hakaret ve tehditlerle dolu bir üslûp kullanarak inkarcılıkta direneceklerini açıkça ifade etmişlerdir. Bu tutumun elçilere karşı bir eyleme dönüşmesinden endişe ettiği anlaşılan ve onlara inanan bir müminin ikna edici sözlerle onları elçilere tâbi olmaya çağırması da fayda etmemiş, âyetin ifade akışından anlaşıldığına göre o da şehir halkınca öldürülmüştür.

Kur’an-ı Kerîm’de ve sahih hadislerde burada sözü edilen şehrin neresi, ahalisinin ve gönderilen elçilerin kimler olduğuna dair bilgi bulunmamaktadır. Tefsirlerde söz konusu yerleşim merkezinin Antakya ve gönderilen elçilerin ise Hz. isa’nın havarileri oldu&u belirtilir: buna Eörekarve halkı da Romalılar olmaktadır.Fakat 14. âyette elçilerin Allah tarafından gönderildiği ifade edildiğine göre bunların Hz. îsâ tarafından yollanan havariler şeklînde anlaşılması isabetli olmaz. Kaldı ki Yeni Ahit’îe Antakya’ya gittiği belirtilen Bamabas, Petrus ve Pauî’ün oraya gidişleri İsa’nın semâya urûcundan sonra olmuştur yani bunlar onun tarafından da gönderilmiş değildirler. Öte yandan havariler Antakya’da herhangi bir direnişle karşılaşmamış, bu yerin halkı Hz. îsâ’ya inanmakta gecikmemiş ve şehir bir müddet sonra Hıristiyanlığın belli başlı merkezlerinden biri olmuştur[32]

Müfessirlere göre elçilerin tebliğini kabul edip onlara uyulmasını tavsiye eden mümin kişinin adı Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrail veya Habîb b. Mer’î’dir. Başka mesleklerden de söz edilmekle beraber daha çok marangoz (neccâr) olduğu belirtildiğinden bu kişi İslâmî kaynaklarda Habîb en-Neccâr diye anılır. Hatta İbn Âşûr 1078 yılında meşnk hattıyla İstinsah edilmiş bir mushaf gördüğünü ve burada Yâsîn sûresine “Habîb en-Neccâr sûresi” başlığının konmuş olduğunu yazmaktadır (XXII, 341). Bazı eserlerde Habîb’in günlük kazancının yansını ailesine ayırıp diğer yansını hayır yolunda harcadığı, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, sözde mâbudlann ahşap heykellerini yapan bir dülger iken elçilerin mucizelerini görünce hidayet bulduğu, halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürüldüğü, bir keramet olarak kesilmiş başını eline alıp dolaştığı gibi rivayetler yer alır. Antakya yöresi halkı, çok ziyaret edilen ve ona ait olduğu sanılan bir kabrin bulunduğu Silpius dağına onun adını vermişlerdir. Yeni Ahit’te [33] sözü edilen Agabus’un Habîb en-Neccâr olduğu ileri sürülmüş-se de bunu ispat eden bir delil bulunmamaktadır.

Kıssanın amacı, ilâhî mesaja kulak tıkamakta ısrar eden ve Allah’ın elçilerine karşı bağnaz bir tutum sergileyenlerin akıbetleri hakkında bir örnek vermek, bir taraftan Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr edenlere güçlü bir uyarı yaparken diğer yandan da ona tâbi olanların maneviyatını yükseltmektir. Elmaltlı, 14. âyetin “bir üçüncüyle destekledik” şeklinde tercüme edilen kısmını açddarken şöyle bir yorum yapar: Asıl hedef temsil olduğundan, bunun bu surette ifade bıt-yurulması risalet-i Muhammediyye’nin şanİ izzetini temsilde sarih denecek kadar bir işaretle göstermek içindir. Yani ikinin bir üçüncü ile takviyesi Mûsâ ve îsâ aleyhisselâm, sonunda risalet-i Muhammediyye ile ta’ziz ve takviyesini temsil ediyor. Önce Mûsâ ve îsâ’yı göndermiştik, bunlan tekzib ettiler, sonra da Muham-med aleyhisselâm ile bunlara izzet ve kuvvet verdik denilmiş gibi oluyor (VI, 4016). Esed’in yorumu da bir yönüyle bu yorumla kesişmektedir; ancak o bu kıssanın tamamen temsilî olduğu; “şehir”in üç büyük dinin içinden çıktığı kültürel çevreyi, “üç peygamber”in Hz. Mûsâ, Hz. îsâ ve Hz. Muhammed’i, “iman eden ki-şi”nin de her dinde bulunan inanmış azınlığı simgelediği kanaatindedir [34]

19. âyette geçen ve lafzan “Kuşunuz sizinle beraberdir” demek olan cümle Arap dilinde mealde olduğu gibi “Uğursuzluğunuz kendİnizdendir” şeklinde deyimsel bir anlam kazanmıştır. [35] 20. âyetin “şehrin öbür ucundan bir adam” diye çevrilen kısmıyla, o memleketteki insanların ileri gelenlerinden biri mânası da kastedilmiş olabilir[36] 25. âyetteki hitabın peygamberlere yönelik olduğu kabul edilirse mâna şöyle olur: “Şimdi beni duyun da şahit olun, yarın âhirette O’nun huzurunda tanıklık edin.” Şayet kendi toplumuna hitap olarak düşünülürse “Ey kavmim! Gelin beni dinleyin de o elçilere uyun” şeklinde anlaşılmalıdır. Bunu, gelecekteki insanlar da dahil olmak üzere duyma yeteneği olan herkese bu olaydan ibret alınması için yapılmış bir çağrı olarak da düşünmek mümkündür. [37] 26. âyette yer alan “Cennete gir” anlamındaki cümle genellikle iman ettiğini açıklayan kişiye verilmiş ilâhî bir müjde olarak yorumlanmış, bunun hemen imanını açıklaması veya şehit edilmesi üzerine söylenmiş olabileceği üzerinde durulmuştur. [38] 29. âyetteki “dehşet verici ses” anlamına gelen sayha” kelimesi “tek” anlamına gelen vahide sıfatı ile nitelenmiştir. Buna göre âyetin ilk cümlesinin lafzı karşılığı “(Cezalan) tek bir korkunç sesten ibaretti” şeklinde olur. Fakat burada sesin sonuna kadar aynı şekilde devam etme özelliğine işaret bulunduğu için[39] bu cümle “(Cezalan) korkunç bir sesten ibaretti” şeklinde tercüme edilmiştir. Korkunç sesin mahiyeti hakkında burada bir açıklama bulunmamakla beraber, Kur’an’ın haklarında aynı kelimeyi kullandığı kavimlerle ilgili başka ifadelerinden hareketle bu cezanın yıldırım çarpması ve deprem olabileceği açıklamaları yapılmıştır; bazı müfessirler ise bunu Cebrail’in (a.s.) çıkardı-Sı hir ses olarak vnrumlamıslardır. 30. âyetin başındaki “Yazık o kullara!” şeklinde tercüme edilen ifadenin inkarcıların ilâhî azabı gördükten sonra üç peygamberi kastederek ve fırsatı kaçırdıklarını anlatmak üzere söyledikleri bir söz olduğu görüşü esas alınırsa[40] buna “Ah! O kullar nerede!” gibi bir anlam vermek gerekir. [41]

Meali

33. Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan yiyorlar. 34. Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden su kaynaklan fışkırttık; 35. Onun ürünlerinden ve kendi elleriyle ürettiklerinden yesinler diye. Hâlâ şükretmeyecekler mi? 36. Toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah her türlü eksiklikten uzaktır. 37. Gece de onlar için açık bir kanıttır. Gündüzü ondan çekip alırız da karanlıkta ka-lıvcririlcr. [42]

Tefsiri

33-36. Yeryüzü sönmüş bir ateş halinde yani hayat ile tamamen zıt bir mahiyette İken ona can veren, bitkisel ve hayvanı organizmalarla onu diri kılan ve orayı yaşanır hale getirenin kim olduğunu düşünmek bile yüce Allah’ın varlığını, birliğini ve eşsiz kudretini kavramak için yetecek kanıtları gözlerimizin önüne serecektir. [43] Peygamberlerin ve onların haklılığını savunan mümin kişinin yalnız Allah’a kulluk etme çağrısı üzerinde hiç düşünmeksizin bağnaz bir tutum sergileyen toplum örneğine değinildikten sonra bu ve müteakip âyetlerde, her dönemde benzerleri bulunabilen bu tür insanların gerçekleri görmeleri için evrende ve yakın çevrelerinde olup bitenlere ibret gözüyle bakmalarının yeterli olacağı mesajı verilmektedir.

“Taneler” şeklinde çevrilen 33. âyetteki “hab” kelimesi bir cins ismi olup miktar olarak azı da çoğu da kapsar; yaygın anlamı “tahıl türünden taneler” olmakla beraber, genel olarak bütün bitkilerin tohumlarını ifade etmek için de kullanılır. Bir yoruma göre burada hayatın ilk başlangıcına dikkat çekilmekte yani ölü arza bitkisel hayattan başlayan bir canlılık verilip ondan habbeler çıkarıldığı, böyle tek hücrecikten başlayan bu hayatın insan hayatına doğru terbiye ve tekemmül ettirildiği belirtilmektedir. [44] Yaratma ile ilgili başka bazı âyetler ışığında burada, tabiattaki sürekli yenilenmenin ve insanın temel gıdalarını oluşturan bitkisel ürünlerin meydana gelmesinin daima Allah Teâlâ’nın irade ve kudretine, O’nun koyduğu yasalara bağlı olduğunu hatırlatmanın amaçlandığı da söylenebilir. Müfessirler bu kelimeyi daha çok tahıl anlamıyla açıklamışlar ve hububatın insanın günlük yaşantısındaki önemine dikkat çekmişlerdir. [45]

34. âyette geçen ve “içinden su kaynaklan fışkırttık” anlamı verilen cümledeki “hâ” zamiri arzın veya bahçelerin yerini tutmaktadır; dolayısıyla cümlenin “yerin içinden veya bahçelerin içinden su kaynaklan fışkırttık” şeklinde anlaşılması mümkündür. [46] 35. âyette “onun ürünlerinden” denirken “o” anlamındaki zamirin daha önce anılan nimetlerin, fışkırtıldığı belirtilen suyun veya bahçelerin yerini tuttuğu düşünülebilir. Bazı müfessirlere göre bu zamirle Allah Teâlâ kastedilmiş olup burada “Allah’ın yarattığı ürünlerden” mânası vardır. Râzî ise bu tamlamaya “kaynaklardan su akıtmanın yararlarından” mânasının da verilebileceği kanaatindedir. [47] Yine aynı âyetin “… onun ürünlerinden ve kendi elleriyle ürettiklerinden yesinler” diye çevrilen kısmında geçen “mâ” kelimesi mealde ilgi zamiri olarak değerlendirilmiştir. Buna göre ziraat, ticaret gibi yollarla elde edilen ürünler, ziraî mahsullerin el emeği ile üretilenleri, yenmesi için pişirme, değişik işlemlerden geçirme gibi emek isteyenleri kastedilmiş olur. [48] “Mâ” ilgi zamiri değil olumsuzluk edatı kabul edildiği takdirde bu kısmın meali “-meydana getiren kendileri olmadığı halde- onun ürünlerinden yesinler” şeklinde olur. Bu mânayı esas alan müfessirler bu ifadeyi şöyle açıklamışlardır: Üretmek için çaba sarfedip katkı sağlamış olsalar bile bu ürünler onlar tarafından yaratılmış değildir, Allah’ın bir ihsanıdır, buna rağmen hâlâ şükretmezler mi! [49]

36. âyette, kâinatta insanın bildiği ve bilmediği bütün çiftleri yüce Allah’ın yarattığı belirtilerek her birinin paydaşı, eşi, benzeri, karşıtı olan bu çiftlerin hepsinin yaratılmışlık özelliğine, dolayısıyla bunları yaratanın tek olduğuna dikkat çekilmektedir. İnsanların Kur’an’m indiği sırada bilmediği birçok şeyde de çift yaratılma Özelliğinin bulunduğu modern araştırmalar tarafından ortaya çıkarılmış olup bu, ileride daha nice varlık, olay ve kavram çiftlerinin keşfedilebileceğinin işaretidir. Paul Dirac adlı bilim adamının atom parçacıklarının da çift yaratıldığını yani elektron karşısında pozitronun bulunduğunu tespit edip “parite kanunu”nu keşfetmesi ve bu sayede Nobel Ödülü kazanması, bu âyetteki anlam derinliğine ışık tutucu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Bu âyetin “sübhân” yani Allah’ı yüceltme ve O’nu her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirten hayranlık ifadesiyle başlamasından hareketle, burada zikredilen nimetin öncekilerden de mühim olduğu, dolayısıyla insan hayatında izdivacın önemi ve değeri hakkında bir mâna inceliği taşıdığı yorumu da yapılmıştır. [50] Burada toprağın bitirdiklerine özel yer verilmesi, bunların gerek insanlar gerekse yine insanın besin kaynaklarından olan hayvanlar için hayatî bir önem taşıması ile izah edilebilir. [51]

37. Gündüzün geceden çekilip alınması ile ilgili olarak âyette kullanılan fiil hem “deriyi yüzmek” veya “kabuğu soymak” hem de “çıkarmak” anlamlarına gelmektedir. Müfessirlerin çoğunluğu âyetin devamında “karanlık içinde kalıverirler” cümlesinin yer aldığını göz önüne alarak bu olayın ürkütücü ve mahrumiyette bırakma etkisine dikkat çekildiği yorumunu yapmışlar; bazıları ise bu ifadeyle İnsanlara sağlanan aydınlık nimetine ve daha geniş bir bakışla Yüce Allah’ın ölülere hayat verme kudretine işaret edildiğini belirtmişlerdir. [52] Taberî bu ifadenin gecenin gündüze ve gündüzün geceye katılması hakkındaki âyete[53] göre yorumlanmasını uygun bulmaz (XXIII, 5; 36). Âyetin bu kısmı İçin şöyle bir açıklama uygun olabilir: Gezegenimizde asıl olan karardık olup dönme sebebiyle dünyanın güneşe bakan yüzü o konumunu değiştirince gündüz çekilip alınmış olmakta, asıl olan karanlık devam etmektedir. [54]

Meali

38. Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre hareket eder. Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir. 39. Ay için de menziller belirledik;sonunda o, hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı gibi olur. 40. Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider. [55]

Tefsiri

38-40. Güneş, yerin ve güneş sisteminin diğer üyelerinin çevresinde dolandı klan yıldızın adı olup, güneş sistemi Samanyolu galaksisi içinde yer alan yıldız sistemlerinden biridir. Samanyolu da, sayısı milyarlarla ifade edilen galaksilerden (=gökada) sadece birisidir. Astronomi alanındaki İncelemeler güneşin hem parlaklık hem büyüklük açısından vasat, sıradan bir yıldız olduğunu, fakat yere en yakın yıldız olpıası sebebiyle diğer yıldızlardan daha büyük ve parlak göründüğünü ortaya koymuştur.

Güneşin önemi dünyamızın etrafında dolandığı bir gezegen olmasından ve yeryüzündeki hayatın sürdürülmesi için gerekli ısı ve ışığın kaynağını teşkil etmesinden ileri gelir. İnsanların ihtiyaç duyduğu besinler güneş enerjisi sayesinde oluştuğu gibi doğal gaz, petrol, kömür gibi yakıtların kaynağı da güneş enerjisidir. Atmosferdeki iklim olayları, rüzgâr ve yağışlar güneş enerjisiyle oluşur; yerdeki suyun dolanımı güneş enerjisiyle gerçekleşir; yeşil bitkiler güneş enerjisiyle fotosentez yapar. Ay da dünyamızın yegane tabiî uydusu olup güneşten aldığı ışığın çok az bir kısmını dünyaya göndermekte, böylece -evrelerine göre farklılık taşımakla beraber- geceleri açık havada yeryüzünü aydınlatmaktadır. Yine güneş ve ay, vakitlerin hesaplanması ve takvim yapılması konularında özel bir yere sahiptir[56] Özet olarak her ikisinin önemi dünya, dolayısıyla insan ile ilgilerinden kaynaklanmaktadır.

Bariz biçimde göze hitap etmeleri ve insan hayatındaki önemlerinin bilinmesi sebebiyle güneş ve ay öteden beri insanların İlgisini celbetmiş, hatta -tanrılaştırma düzeyine varacak kadar- dinî inançları etkilemiştir[57]

Yahudi geleneğine göre güneş, mevsimlerin düzenlenmesi ve günün aydınlatılması için Allah tarafından yaratılışın dördüncü gününde meydana getirilmiştir[58] Eski Ahit’teki ifadelerden erken yahudi düşüncesinde güneşin sadece bir gök cismi olarak algılandığı anlaşılmaktadır. Öte yandan Eski Ahit’te Filistin’deki güneş kültleri hakkında bilgi verilirken güneşe temas edilmekte ve yahudilere bu kült kesin olarak yasaklanmaktadır; ancak, bu konuda bazı kralların değişik tavırları ile karşılaşılmakta, Hezekiel’in günlerinde (m.ö. VI. yüzyıl başlarında) dahî bu kültün yahudiler arasında sürdüğü görülmektedir.

Yeni Ahit’te güneşle ilgili inançlar geleneksel yahudi görüşü doğrultusundadır. Güneş yalnızca bir gök cismidir ve kutsallığı söz konusu değildir; bazan ölümü sembolize etmek için kullanılmıştır. Fakat Ortaçağ ikonografisinde güneşin Hz. îsâ’nm sembolü olarak kullanıldığı görülür. Romanesk sanatta zamana hakim olan Hz. îsâ zamanı belirleyen güneşle özdeş tutulmuş ve bir güneş diski halinde tasvir edilmiştir. [59]

İslâm öncesi Arap tarihiyle ilgili araştırmalar, Arapların -Arap Yanmada-sı’nın muhtelif yerlerinde olmak üzere- güneşe tapmış olduklarını ve bu durumun milattan öncesine uzandığını göstermektedir. Yine bu araştırmalar Câhiliye dönemi dininin yıldızlara tapma temeline dayalı olduğunu, bütün tann isimlerinin özde Ay (baba), Güneş (anne) ve bunların kızları Zühre’den (Venüs) meydana gelen semavî üçlüye bağlı bulunduğunu ve Câhiliye Arapları arasında güneş kültünün var olduğunu ortaya koymaktadır. [60] Dolayısıyla, bu tespit ile şu anlamdaki âyetin örtüştüğü söylenebilir: “Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah’a tapıyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onlan yaratan Allah’a secde edin.” [61]

Kur’an güneş ve aya temas ederken, Allah’ın ilminin kuşatıcılığma, bunların O’nun kudretinin eseri olduğuna ve yüce yaratıcının insanlara lütfettiği nimet ve imkanlara dikkat çekmeyi hedeflemiştir. Nitekim 38. âyetin son cümlesinde de bu yönde bir vurgu yer almıştır. Güneş ve ayın evrendeki yeri, önemi ve hareketlerinden söz eden âyetlerin hepsinin -ağırlıklı görüşe göre- Mekkî oluşu da bu konuya değinilmesindeki asıl amacın yanlış inançların tashihi ve Allah Teâlâ’ya kullukta mutlak teslimiyetin telkini olduğunu göstermektedir[62]

Kur’an’m Allah kelâmı olduğuna ve evrendeki bütün varlıkların O’nun tarafından yaratıldığına inanan mümin, diğer konularda olduğu gibi Kur’an’m güneş, ay vb. konulardaki açıklamalarını da üzerinde düşünülüp sonuçlar çıkarılacak hareket noktalan olarak görür. Bu anlayış birbirini besleyen iki yönlü bir gelişmeyi beraberinde getirir: Bir yandan insanların düşünce ufukları genişler, bu konular voeunlasmavı özendiren bir ortam oluşur; diğer yandan da bu yönelişin harekete geçirdiği gözlem, deney ve araştırmalar ışığında hem bunların yaratılmasındaki hikmetler hem âyetlerde bulunan onlara ilişkin açıklamalardaki derin mânalar kavranmaya çalışılır. Nitekim pozitif bilimlerle meşgul olan müslüman bilginler erken dönemlerden itibaren astronomi alanında -kendilerinden önceki bilgi birikiminden de yararlanarak- ilimler tarihi içinde seçkin bir yere sahip önemli çalışmalar gerçekleştirmişlerdir. [63] Din âlimleri de bu tespit ve teorilerden yararlanarak güneş ve ay ile ilgili âyetler hakkında değişik yorumlar yapmaya başlamışlardır. Ancak bu,yorumların o dönemlerin imkân ve şartlan içinde ulaşılan bilgi birikimine göre değerlendirilmesi gerektiği, onları günümüz şartlan ve imkanları içinde ulaşılan sonuçlarla kıyaslamanın doğru olmayacağı açıktır. İslâm dünyasının fikir ve ilim hayatında İlk zamanlardakine göre önemli bir irtifa kaybına uğraması kuşkusuz bu iki yönlü gelişmeyi de oldukça zayıflatmıştır. Fakat günümüzde çok ileri bir düzeye gelmiş olan astronomi, astrofizik ve güneş fiziği gibi bilim dallarının verileri, yakın zamanlarda yeni bir ivme kazanmış olan Kur’an araştırmaları açısından da ayn bir önem taşımakta ve işaret edilen iki yönlü gelişmenin yeniden canlanması ihtimalini güçlendirmektedir. Özellikle bu alanda çalışan araştırmacıların kâinat kitabının İhtişamı karşısındaki hayranlıklarını gizlemeyip onun arkasındaki kudrete dikkat çekmeleri, bunun da fikir ve ilim çevrelerini, dinî telakkilerin, otantikliğmde kuşku bulunmayan kutsal bir metinle temellendirilmesi arayışına yönlendirmesi bu gelişmelerin önemli işaretlerîndendir.

38. âyetin ilk cümlesinde geçen “müstakar” kelimesi mimli mastar, ism-i zaman veya ism-i mekân olabilir; başındaki “lâm” harfi de birkaç mânada kullanılabilmektedir. Bu sebeple âyetin bu kısmı için değişik yorumlar yapılabilir. Bunlan şöyle özetlemek mümkündür: Güneş, a) Kendisi için belirlenmiş bir zamana (bu âlemdeki mevcut düzenin bozulmasına yani duracağı ana, kıyamet gününe) kadar, b) Kendine özgü istikrar mahallinde yani sabit eksen (kendi ekseni) etrafında, c) Kendisinin karargâhı olan âlemin yararına, d) Kendisi için belirlenmiş yere doğru (ki bu da, başlangıç noktasına, varabileceği en yüksek noktaya ve inebileceği en düşük noktaya, doğunun ve batinin en uç noktalarına doğru vb. şekillerde açıklanmıştır), e) Kendisi için takdir edilmiş düzen sebebiyle; yani hesapsız, kör bir tesadüf ile değil düzenli bir kanuna göre, 0 Kendi âleminde bir istikrar ve denge meydana getirmek amacıyla, g) Sonunda sükûna erip durması için, h) Yıllık veya günlük hareketini tamamlamak üzere hareket eder[64] Kur’an ve hadİslerdeki kıyamet tasvirlerinde güneşin mevcut düzeninin bozulmasından hatta durulup tortop edilmesinden söz edildiği gibi, her yıldızın sınırlı bir yaşa sahip olduğu da bilimsel araştırmalarca ortaya konmuş bir gerçektir. Bu sebeple 38. âyet için bu sonucu ön plana çıkaran bir yorum yapılması mümkündür ve bu mânayı tercih edenler olmuştur. Kıyamet vaktine hasretmeyenlerce de, bu âyete genellikle zaman veya mekân unsurlarına göre “kendisi için belirlenmiş zamana kadar; yerde veya yere doğru” tarzında anlamlar verilmiştir. Elmahlı bu konuda şu hususa dikkat çeker: Bu cereyanı güneşin yalnız mekânda hareketi diye anlamamak, mekânla ve zamanla ilgili bütün etki, sonuç ve durumlarıyla varlığını sürdürmesi mânasında anlamalıdır. Meselâ ışık ve ısı yayması da onun bir cereyanıdır. (VI, 4029-4030). Kanaatimizce bu âyete Elmalılı’nın bu yaklaşımına göre ve günümüz güneş astronomisi araştırmalarında yapılan tespitler de göz Önüne alınarak mâna verilmesi uygun olur. Zİra bu yaklaşım güneşin dönme hareketinin yanısıra, çekirdeğinde enerji üretmesini, “spikül” (iğnecik) adı verilen fışkırtılann yükselmesini, fışkırmalar (güneş yüzeyinde şerit biçimli gaz akımları), püskürmeler (genellikle renkküre beneklerinde zaman zaman ortaya çıkan ani parlamalar) vb. güneş olaylarını da kapsamına alır. Bu sebeple mealde güneşin fonksiyonları ve var oluş hikmeti dikkate alınarak ilk cümle “Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre hareket eder” şeklinde tercüme edilmiştir. Bu yorum Rahman 55/5’teki ifadeyle uyumludur. Güneşin ömrünü tamamlaması ve bununla ortaya çıkacak sonuçlar da esasen bu düzenin ve ince hesabın bir parçasıdır.

Öte yandan, 38. âyette geçen “tecrî” fiilinin “döner” şeklinde anlaşılması, bu kelimenin sözlük anlamına uygun olduğu gibi güneşle İlgili bilimsel tespitlere de aykırı değildir. Zira güneş magnetik alanı olan ve kendi çevresinde dönen bir gök cismidir. Şu var ki yavaş dönen bir gök cismi olduğu için -çok hızlı dönen ve bu sebeple son derece basık küremsi (sferoit) bir şekil alan bazı yıldızların aksine- güneşin basıklığı önemsenmeyecek kadar küçüktür ve düzgün küresel bir yapıya sahiptir. Dönme periyodu, ekvator bölgesinde 25 gün, kutup bölgesinde 35 gün olarak hesaplanmıştır. [65] Belirtilen fiilin “dönme” anlamı, güneş sisteminin içinde yer aldığı Samanyolu galaksisinin kendi merkezi etrafında dönmesini de hatıra getirmekle beraber bu, uzak ihtimale dayalı bir yorum olur. Bu fiilin sözlük anlamlan dikkate alınarak “akıp gider” şeklinde anlaşılması da mümkündür. Bu mânayı esas alan bazı yazarlar 38.âyetin yorumu çerçevesinde şöyle bir görüşe yer verirler: “Herhalde güneşin bu tayin edilmiş akıp gitme hareketiyle Herkül takım yıldızına doğru gidişi, yani Samanyolu İçerisindeki saatte 72.000 km. hızla 250 milyon yılda tamamladığı hesaplanan bir dönüşü kastedilmiştir”[66] Kanaatimize göre bu âyette geçen “tecrî” fiiline “akıp gider” anlamı verilip bu hareket Herkül takını yıldızına doğru gidiş şeklinde yorumlandığı takdirde, bu bağlamda “şems” kelimesini de “güneş sistemi” şeklinde anlamak uygun olur. Zira yaklaşık dairesel bir yörüngede ve iki yüz elli milyon yılda tamamlandığı belirlenen bu hareket doğrudan güneşe değil güneş sistemine aittir ve dünyamız da bu hareketin içindedir, güneş sisteminin yerin oluşumundan beri bu şekilde on dokuz dönüş yaptığı hesaplanmıştır.

âyetin son cümlesinde, üzerinde düşünmemiz istenen konunun ana teması veciz bir biçimde ifade edilmekte, akıllara durgunluk veren bu mükemmel işleyişin ve ince hesapların, çok güçlü ve her şeyi bütün ayrıntılarıyla bilen yüce Allah tarafından belirlendiği, ölçülerini O’nun koyduğu belirtilmektedir. [67]

âyetteki “menâzLTİn tekili olan menzil kelimesinin sözlük anlamı “inilecek yer, durak” tır. Dünya etrafında hareket ederken ayın ışık alan yüzünün dünyadan görünüşü bir günden diğerine gözle farkedilecek şekilde değişir. Ayın gökyüzündeki hareketi için, her biri bir günlük yola karşılık gelmek üzere 13’er derecelik yaylardan oluşan 28 menzil tespit edilmiş olup Araplar bu menzillere ayrı ayrı isimler vermişlerdir. Ay, yirmi dokuz gün olduğunda bir, otuz gün olduğunda iki gece görünmez. Buna göre adı belirlenen menzillerin sayısı 28’dir. [68] Ayın yer ve güneşe oranla konumundan ileri gelen bu periyodik olayın yaklaşık birer haftalık sürelere göre incelenmesi neticesinde ayın dünyadan değişik görünümlerine ayın safhaları (=evreleri) denmiştir. Bu evreler yeni ay, ilk dördün, dolunay ve son dördün diye anılır. Âyette bu evrelerin kastedildiği de düşünülebilir. Yine bu âyetteki “sonunda hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı gibi olur” benzetmesi tefsirlerde genellikle şöyle açıklanmıştır: “Urcûn” kelimesi hurma salkımı kesildikten sonra bu salkımın ağaçta kalan sapını ifade eder[69] bu odunumsu sap yıllandığında incelir, eğrilir ve sararır. Âyette aym durumu bu üç açıdan ona benzetilmiştir. “Eski” anlamına gelen “kadîm” sıfatı bu tür nesneler için üzerinden en az bir yıl geçme durumlarında kullanıldığı için Zemahşerî,”v.ıianmiK” RslclinHe tercüme edilmiştir. [70]

40. âyetin “Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur” anlamındaki cümlesiyle, güneşin ve ayın dünya ve insanlar için büyük önemi ve güçlü etkileri bulunmakla beraber, bunların kendileri için belirlenen düzenin dışına çıkamayacakları, hepsinin Allah Teâlâ’mn iradesine ve belirlediği yasalara tâbi oldukları vurgulanmaktadır. Bu cümle için “Birinin ışığı diğerininkine benzemez”, “Biri doğduğunda diğerinin ışığı kalmaz” gibi yorumlar da yapılmıştır. [71] “Yetişme” anlamına gelen fiilin güneş hakkında kullanılmasının sebebi, ayın yörüngesini bir ayda katetmesi, dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü ise bir yılda tamamlaması olabilir (Zemahşerî, bu karşılaştırmayı o günün bilgilerine göre “güneşin kendi yörüngesini bir yılda katetmesi” şeklinde verir; III, 287). Bu âyetin “ne de gece gündüzü geçebilir” anlamına gelen kısmı için Râzî ‘nin tercih ettiği yorum burada gecenin ayı, gündüzün de güneşi temsil etmesi esasına dayalıdır; buna göre kastedilen anlam şudur: Ayın gücü ve etkisi güneşin gücüne ve etkisine baskın gelemez. [72]

Bu âyetin “Her biri bir yörüngede yüzüp gider” diye tercüme edilen son cümlesinde geçen felek kelimesi bir astronomi terimi olarak “yıldızların döndüğü yer” anlamına gelir. Bu âyette ve Enbiyâ sûresinin 33. âyetinde geçen felek kelimesiyle gök cisimlerinin üzerinde döndüğü yer veya yörüngelerinin kastedildiği yorumları yapılmıştır. Bu cümleye “Hepsi, bir felek içinde yüzüp gider” şeklinde mâna verildiği takdirde felek kelimesi, galaksi (gökada) şeklinde yorumlanabilir. [73]

Meali

41-42. Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız ve binecekleri benzer araçlar yaratmamız da kendileri için açık bir kanıttır. 43. Dilesek onları batırırız, kimse de onların yardımına koşamaz ve artık kurtanlamazlar. 44. Ama tarafımızdan bir rahmet ve belli zamana kadar faydalanma fırsatı vermemiz başkadır. [74]

Tefsiri

41-44. İnkarcılıkta direnenlere yüce Allah’ın kendileri üzerindeki nimetleri düşünüp ibret almaları için yakın çevrelerinden bir delil gösterilmekte, taşımacılığı kolaylaştıran ulaşım araçlarının da O’nun insanlara sağladığı bir imkan ve bir lütuf olduğu hatırlatılmaktadır. Dolu dolu gemilerin batmadan suların üzerinde seyredebilmesi ve insan neslinin bu gemilerde taşınabilmesi Allah Teâlâ’mn koyduğu yasalar sayesinde gerçekleşmektedir. İnsanların üzerlerinde egemenlik kurup binek olarak kullandıkları hayvanlar da Allah tarafından yaratılmıştır. 42. âyetle, o gün bilinen ve bilinmeyen diğer deniz araçlarına işaret edilmiş olması ihtimali lafız ve bağlam açısından daha güçlü görünmektedir. Böylece 41 ve 42. âyetlerde iki tür nimete dikkat çekilmiş olmaktadır: İnsanın hayatını kolaylaştıracak doğa yasaları ve bunlardan yararlanmayı mümkün kılacak akıl nimeti Allah’ın bir lüt-fudur; bu dolaylı nimetlerin yanı sıra yine hayatı kolaylaştırmada yararlandığımız birçok İmkan doğrudan O’nun tarafından yaratılmıştır.

41. âyetteki zürriyet kelimesinin “gelecek nesiller” anlamını esas alan müfes-sirler bu âyetteki ifadeyi mecaz (istiare) olarak düşünmüşler, “yüklü gemi” mânasına gelen “el-fülkü’l -meşhûn” tamlamasıyla annelerin rahimlerinin, “zürriyet” kelimesiyle de bu rahimlerdeki ceninlerin kastedildiği yorumunu yapmışlardır. Bu kelimeyi “geçmiş nesiller” mânasına alanlar yüklü gemiden maksadın Hz. Nuh’un gemisi olduğu kanaatindedirler. Bu yorumla bağlantılı olarak birçok müfessir 42. âyette genel olarak gemilerin veya küçük gemilerin kastedildiğini düşünür. [75] Şevkânî, ana rahmi benzetmesine dayalı yorumu oldukça tuhaf, Nuh’un gemisi yorumunu da zayıf bulur (ÎV, 425-426).

“Fülk” kelimesi gerek tekil gerekse çoğul anlamına göre kullanılabildiğinden mealin “… yüklü gemilerde…” şeklinde verilmesi mümkündür. 43. âyetin “kimse onları n yardımına koşamaz” anlamı verilen kısmı “onlar için feryat eden bulun edilebilir [76]

Meali

45. Onlara “Önünüzdekinden ve ardınızdakinden sakının ki rahmet gö-resiniz” dendiğinde (aldırış etmezler). 46. Onlara rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeye dursun, illa da ondan yüz çevirirler. 47. Onlara “Allah’ın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın” dendiğinde, inkârcdar müminlere derler kî: “Dikseydi Allah’ın doyuracak olduğu kimseleri biz mi besleyeceğiz! Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz.” 48. Ve şöyle derler: “Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek!” 49. Onlar, besbelli ki, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar! 50. İşte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler. [77]

Tefsiri

45. Evrende olup bitenlerden ve insanların yakın çevrelerindeki gerçeklerden örnekler göstererek muhatapları Allah’ın birliği ve kudreti üzerinde düşünmeye çağıran âyetlerden sonra bu ve müteakip âyetlerde imanın gerekleri ve ahlâkî ödevlerle ilgili bazı uyanlara yer verilmektedir. “Önünüzdekinden ve ardınızdakinden sakının” diye tercüme edilen cümlenin iki türlü felâket ve cezaya karşı bir uyan anlamı taşıdığı açıktır. Bu ikili ayırımla ne kastedildiği hususunda yapılan yorumlan ise şöyle özetlemek mümkündür:

a) Sizden önceki toplumların başına gelenlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden ve âhiret azabından,

b) Geçmişteki günahlarınızın ve gelecekte işleyeceklerinizin cezasından,

c) Dünyadaki ve âhiretteki cezalardan,

d) Görebildiğiniz ve göremediğiniz felâketlerden sakının[78]

İnkarcılara bu uyarı yapıldığında nasıl bir tepki verdikleri onların daha genel bir tavrına değinilen 46. âyetin sonunda “yüz çevirirler” şeklinde açıklanmıştır. [79]

46. Aklını ve eönlünü iman çağrısına kapatmakta direnenlerin kendilerine hangi türden âyet gelirse gelsin, önyargılı davranıp yüz çevirdikleri belirtilmektedir. Önceki açıklamalar dikkate alındığında, buradaki âyet kelimesini, Allah’ın birlik ve yüceliğini açıkça ortaya koyan her türlü delil yani peygamber, vahiy (ilâhî bildirim) ve mûjcizeler, evrende, insanın öz benliğinde ve yakın çevresinde kolayca gözlemlenebilen kanıtlar şeklinde anlamak uygun olur. [80]

47. Mekke döneminde inen âyetlerde ağırlıklı olarak biri iman, diğeri ahlâkla ilgili iki büyük yanlışlığın düzeltilmesine önem verildiği görülür. Bu iki yanlışlığı, “Allah’a kullukla yetinmeyip O’na eş-ortak aramak ve sahip olduğu imkanları başkalarıyla paylaşmaktan kaçınmak” şeklinde özetlemek mümkündür. Esasen insanın kâinattaki her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın mülkünü, yaratıp yönetmesini başka ortaklar arasında pay etmeye kalkışırken zahiren kendisinin gibi görünen imkanlardan başkalarını yararlandırmak hususunda hasis ve cimri davranması büyük bir çelişki taşımaktadır. Kur’an, ilk muhataplarını oluşturan Mekke toplumunda olduğu gibi tarih boyunca hemen bütün toplumlarda görülen bu tutarsızlık üzerinde ısrarla durmuş, bir yandan tevhid İnancını pekiştirerek insanı Allah’tan başka gerçek mâlik bulunmadığını kavramaya, diğer yandan da onu kendinden bir şeyler vermeye alıştırarak iman ve ahlâkındaki yanlışlardan arındırmaya yöneltmiştir.

Âyetteki anlatım daha çok şöyle yorumlanmıştır: İnkarcılar kendilerine verilen rızıktan başkaları için de harcamaya davet edildiğinde müminleri kendi argü-manlarıyla bağlamaya çalışıyor, “Siz, ‘Rızkı veren Allah’tır; dilediğine bol verir, dilediğine kısar’ diyordunuz ya! O halde Allah’ın rızık vermek istemediklerini biz niye besleyelim ki!” tarzında demagoji yapıyorlar, onları alaya alıyorlardı. Oysa rızık verme Allah’ın kendi yarattıkları üzerindeki bir tasarrufu olup yine kendi irade ve kudretine bağlıdır, O’nu kimse sorgulayamaz. İnfak (başkaları için, Allah yolunda harcama) ise insana yüklenmiş ahlâkî bir ödev ve kendisine sağlanmış bir altın fırsattır. Aynca Allah’ın doyurması, nzıklandırması doğrudan olduğu gibi dolaylı da olabilir; dilediğinde yoksul ve yoksunların ihtiyaçlarını, bol nzık verdiği kullan aracılığıyla da karşılar. Bu âyetin Mekke müşriklerinin müslüman olan kölelerine ve yoksul yakınlarına yardımı kesmeleri veya müslüman olsun olmasın bütün yoksullara yardım ve ilgiyi kesme kararı almaları karşısında Hz. Peygamber tarafından yoksullara yardım etme ve ilgi gösterme çağrısı yapılması üzerine indiği yönünde rivayetler bulunmaktadır. [81] Mealde “Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz” anlamındaki cümle inkarcıların sözünün devamı olarak verilmiştir. Bunu, Allah Teâlâ’nın onların mantığını red anlamındaki sözü olarak düşünmek de mümkündür. [82] Bazı âlimler İbn Abbas’tan gelen bir rivayete dayanarak, bu âyetin Allah’ın varlığını temelden inkâr eden ve müslümanları alaya alan bir gurup (zındıklar) hakkında indiğini belirtmişlerdir. [83]

48-50. Peygamberlerin uyanlarını hafife alıp “Sözünü ettiğiniz o gün gelecekse gelsin artık!” kabilinden sözler söyleyen inatçı münkirleri hizaya getirecek tek şey, kendilerine iyi ve kötüyü özgürce seçme imkanının verildiği sınav ortamının kapanmasından sonra ilâhî bildirimlerdeki gerçeklerle yüzleşmeleri olacaktır. 49. âyette “korkunç bir ses” diye çevrilen sayha kelimesinin bu bağlamdaki anlamı, dünyanın sonu geldiğinde büyük meleklerden İsrafil’e verilen görev gereği onun sûru ilk üflemesi sonucunda çıkacak dehşet verici sestir. [84] Âyetin “birbirleriyle uğraşırken” anlamındaki kısmı, “dünya işlerine dalmışlarken, kendi aralarında çekişmekte iken, öldükten sonra dirilme konusunu tartışıp dururlarken, hak ehline karşı mücadele vermeye çalışırlarken” tarzında yorumlanmıştır. [85] Tefsirlerde genellikle, 50. âyetin “o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler…” mânasına gelen kısmıyla, geride bıraktıklarına ilişkin bir vasiyet yapma veya birbirlerine tövbe edip günahlardan kaçınma tavsiyesinde bulunma fırsatı dahi bulamayacaklarının kastedildiği belirtilir. Bu âyetin “… ne de ailelerine dönebilecekler” diye tercüme edilen kısmı için de şu yorumlar yapılmıştır: Ölüm anında ailesini yanında görmek isterler ama evlerine dönme imkânı bile verilmez; ailelerine bir mesaj iletme fırsatı dahi tanınmaz; aileleriyle ilişkileri tamamen kesilmiştir. [86] Esed bu cümleyi “ne de yakınlarına sığınabilecekler” şeklinde çevirmiştir (II, 902). Ölüm her bir fert açısından kıyametin kopması demek olduğundan, buradaki tasvirlerin ve karşılaşılacak durumların sırf dünyanın sonu geldiğinde mevcut bulunacak nesille ilgili olmayıp bütün insanları kapsadığı açıktır; bu tasvirler arasından sadece sûrun üflenmesiyle ilgili olanı kıyametin kopuşuna ilişkin bir anlatımdır. [87]

Meali

51. Sûra üflenmiştir. Artık onlar kabirlerinden kalkıp rablerine doğru koşmaktadırlar. 52. Derler ki: “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Rahman’in vaadettiği işte bu! Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!” 53. O, yalnızca bir sesti; ama ardından onların tamamı, birden toplanmış olarak huzurumuzda idiler. 54. Bugün hiç kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz. Sadece yapıp ettiklerinizin karşılığını görürsünüz. 55. O gün cennetlikler sefa sürmekle meşguldürler. 56. Kendileri ye eşleri gölgelik yerlerde, tahtlanna kurulacaklar. 57. Orada onlar için her tür meyve vardır ve bütün istekleri yerine getirilir. 58. Engin merhamet sahibi rabden gelen söz şu olacak: “Selâm size!” 59. Ve ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın! 60-61. Ey Âdem oğullan! Size “Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır; bana kulluk edin, doğru yol budur” dememiş miydim? 62. Nitekim o şeytan sizden nicelerini saptırdı. Hiç aklınızı kullanmıyor muydunuz! 63. İşte size bildirilen cehennem bu! 64. İnkarcılıkta ısrar etmenize karşılık girin oraya! 65.0 gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayaklan da tanıklık eder. 66. Dilesek gözlerini büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için konuşurlardı. Ama bunu nasıl görebilecekler ki! 67. Yine dilesek olduktan yerde onları değiştirirdik de, artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. 68. Kime uzun ömür verirsek onu yaratılış çizgisinde tersine çeviririz. Hiç düşünmezler mi! [88]

Tefsiri

51-54. Sûra üflenip insanlar yeniden canlandığında ve hızla mahşer yerine doğru giderlerken dünyada bu gerçeği inkâr edenlerin önce neye uğradıklarını bilemez bir halde birbirlerine olup biten hakkında soru sormaya çalışacakları, hemen ardından da durumu anlayıp derin bir pişmanlık içinde Allah’ın vaadinin ve peygamberlerin bildirdiklerinin doğru çıktığını itiraf edecekleri canlı bir anlatımla tasvir edilmekte; böylece öldükten sonra dirilmeye inanma çağrısı soyut bir iman esası düzeyinde bırakılmayıp aklı eren herkesin durum muhasebesi yapmasına ve konu üzerinde daha bir ilgiyle düşünmesine imkan verilmektedir. Ayrıca, Öldükten sonra dirilmenin sırf geleceğe dönük bir korku motifi olarak algılanmaması için insanın fıtratındaki adalet duygusuna hitap edilmekte, haşir gününün temel özelliği olarak herkesin yüce Allah’ın şaşmaz adaletinin güvencesi altında bulunduğu, hiç kimsenin en küçük bir haksızlığa uğratılmadan sadece yaptıklarının karşılığını göreceği belirtilmekte, dolayısıyla muhataplar dünya hayatından sonra böyle bir hesaba çekilmenin zaten gerekli ve hayata anlam kazandırıcı bir safha olacağını düşünmeye yönlendirilmektedir.

52. âyette geçen inkarcılara ait sözün -buradaki bir gramer özelliği dolayısıyla- “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız bu yerden kim diriltip kaldırdı? Rah-mân’ın vaad ettiği (hakikatmiş), peygamberler de gerçekten doğru söylemişler” şeklinde anlaşılması da mümkündür. [89] Öte yandan, sadece soru kısmının inkarcılara ait, Rahmân’ın vaadinin bu olduğuna ve peygamberlerin sözlerinin doğru çıktığına dair ifadenin ise melekler veya müminler tarafından onlara verilmiş cevap olması da muhtemeldir; Taberî, müminlerin sözü olması ihtimalini daha kuvvetli bulur. [90] “Yattığımız yer” mânasına gelen tamlamadan hareketle bazı müfessirler herkesin kendi öldüğü yerden, kabrinden kaldırılacağı yorumunu yapmışlarsa da, İbn Atıyye burada bir edebî sanat (istiare ve teşbih) bulunduğunu, yoksa gerçek anlamıyla kabirlerin kastedilmediğİnİ belirtir (IV, 458). 53. âyette “yalnızca bir sesti” diye çevrilen cümledeki sayha, bu bağlamda kıyametin kopup hayatın sona ermesinden bir süre sonra, -yeniden dirilmeyi sağlayacak biçimde- sûrun ikinci defa üflenmesini ifade etmektedir. [91]

55-58, Cennet ehlinin durumuna ilişkin genel bir tasvir içeren 55. âyetteki “şuğul” kelimesi sözlükte “meşguliyet,

eğlenme, oyalanma” anlamına gelmekle beraber burada kastedilen mâna ile ilgili olarak değişik açıklamalar yapılmıştır. [92] Bu açıklamaların ortak noktası, cennetle ödüllendirilenlerin cehennemdekilerin karşılaştığı durumlardan uzak, asla sıkıcı olmayan ve eşsiz haz veren tatlı bir meşguliyet ve nimetler içinde olacakları şeklinde özetlenebilir; bu sebeple belirtilen kelimeyi içeren 55. âyet “O gün cennetlikler safa sürmekle meşguldürler” diye çevrilmiştir. 57. âyetin ilk cümlesi lafzan “Orada onlar için meyve vardır” anlamına gelmektedir. Fakat ifadenin akışı ve bağlamı dikkate alındığında “Orada onlar için her tür meyveden, yenecek içecek, haz verecek her nimetten bol miktarda vardır” mânasının kastedildiği anlaşılmaktadır. [93] 58. âyetle ilgili değişik izahlar bulunmakla beraber, burada Önemli olan husus, cennet nimetleri hakkında yapılan tasvirlerden sonra, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olma müjdesinin, belirtilen maddî nimetlerin hepsinden daha değerli olduğuna vurgu yapılmış olmasıdır. Mealde esas alınan mânaya göre yapılan yorumlarda yüce Allah’ın selâm sözünün melekler vasıtasıyla veya vasıtasız olarak cennet ehline ulaştırılacağı belirtilir. [94] Farklı bir gramer tahliliyle buradaki selâm kelimesi 57. âyete de bağlanabilmekte ve bu kelimenin başka sözlük anlamlarına göre “istedikleri her şey saftır, şaibesizdir”, “istedikleri her şey verilecektir, teminat altındadır” veya “onlar için esenlik vardır” gibi mânalar verilebilmektedir. [95]

59. Bu sözle ilgili belli başlı yorumlar şöyledir: İyi kişilerden aynim; tek başınıza durun; müminlerin arasına

karışmayın; her türlü güzellikten mahrum kalın; her bir inkarcı grup ayn ayn dursun[96] Müminlere söylenen güzel ve iltifatkâr söze mukabil günahkârlara da bu şekilde hitap edileceği, böylece 54. âyette belirtildiği üzere herkesin dünyada yaptıklarına göre muamele göre-ceği anlaşılmaktadır. [97]

60-64. Şeytana kulluktan maksat, onun kışkırtmalarına kapılmak ve telkinlerine uymak, Allah’a isyan teşkil eden buyruklarım yerine getirmektir[98] Başta şirk ve inkarcılık olmak üzere günahları ba-ğışlanmayanlann işitecekleri azara değinilen bu âyetlerde, kendilerine verilen cezanın yadırganacak bir şey olmadığı, şeytana kulluk edilmeyip yalnız Allah’a kulluk edilmesi gerektiği konusunda vakti zamanında gerekli uyanların yapılmış olduğu belirtilmektedir.

İnsanlar arası ilişkilerde sorguya çekmenin normal yolu sorgulanan kişiye sorular yöneltilmesi ve onun bunlara cevap vermesidir. Bazan sorgulanan kişi hastı ve. işkence altında dahi- doemvu söylememekte direnebilir. Hele yalancı şahit bulabildiğinde gerçekleri saptırması daha da kolaylaşır. 65. âyette, hesap gününün bu dünyadaki tasavvurlarımıza göre düşünülmemesi ve o gün bütün hakikatlerin ayan beyan ortaya çıkacağının iyice kavranması için, mutat konuşma organının bağlanacağı (ağızların mühürleneceği), başka bazı organların (ellerin) dile geleceği ve yalan söylemesi asla muhtemel olmayan tanıkların bulunacağı (ayakların şahitlik edeceği) belirtilmektedir. [99]

Genellikle 66 ve 67. âyetlerin de âhiret hayatına ilişkin bir anlatım olduğu düşünülmüştür. Fakat bu ifadeleri, inkarcılardan söz eden 45-48. âyetlere ve özellikle “Dileseydi Allah’ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!” diye nankörlük edenleri eleştiren 47. âyete bağlamak ve şöyle açıklamak mümkündür: Evet âhirette bütün gerçekler açığa çıkacak; fakat biz dikseydik şimdi de onların gözlerini büsbütün siler kör ediverirdik de yolu bulmak için koşuşurlardı. Bu ise imana zorlamak olurdu. O kadar açık kanıtlan göremeyen veya görmemekte direnen o basiretsizler bunu böyle yapabileceğimizi nasıl idrak edecekler ki! Aynı şekilde, dikseydik onları değiştİriverirdik de oldukları yerde donup kalırlar, artık böyle münkirlik edemezlerdi. Bu yapılmıyorsa yapılamayacağından değil cezalarının âhirette verilmesinin irade buyrulmasından dolayıdır[100] 66, âyet bütün insanları kapsayacak tarzda “Diteseydik gözlerinin önüne inkâr perdesi çeker, basiretlerini bağlardık da artık hiç kimse doğru yolu bulamazdı. Bir düşün o zaman yolu nasıl arar dururlardı; ama bu durumda nasıl göreceklerdi ki!” manasıyla da açıklanmıştır. [101] Burada asıl amacın müminlerin dikkatini şu noktaya çekmek olduğu söylenebilir: İman ve İnkâr konusunda sağlanan seçim imkânı bir hikmete dayalıdır. Dünya hayatı iyiyi kötüden ayırmayı sağlayacak sınav alanı olarak düzenlenmiştir; şu halde imanlı insanlar birçok eziyetle karşılaşsalar da Allah’ın yardımından ümit kesmeden azimle tevhit mücadelesine devam etmelidirler. [102]

68. Cenâb-ı Allah dilediği insanların daha gençlik çağındayken hayatını sona erdirmekte, dilediklerine de uzun ömür vermektedir. Fakat uzun Ömür vermesi insanın asla ölmeyeceği anlamına gelmemekte, aksine yaşlanan kimse gün be gün ölüme yaklaştığının alâmetlerini daha iyi görebilmektedir. Önceki iki âyetle bağ kurularak yorum yapılacak olursa bu hatırlatmadan başlıca iki sonuç çıkarılabilir: a) Dilediği kişilerin -gençlik hatta çocukluk çağında- hayatını sona erdiren yüce Allah elbette 66 ve 67. âyetlerde belirtildiği üzere İnkarcıların gözlerini kör edip imana gelmelerini sağlayabilir veya daha dünyadayken cezalarını verebilirdi. Ama O, insanları böyle bir zorunluluk altında bırakmamış, onları doğru-yanlış,iyi-kö-tü ayırımı yapacak kabiliyetlerle donatmıştır, b) İnsana uzun ömür verilmesi kendisi için ileriye dönük bir teminat olmayıp aksine hayatın sonlu olduğunu daha açık biçimde görme imkânı sağlamaktadır. Şu halde inkarcıların dünyada kendilerine tanınan fırsatı ve süreyi bitmez tükenmez bir sermaye olarak görmeleri büyük bir yanılgıdır. Âyette onların akıllarını kullanmamaları ve bu gerçekler üzerinde düşünmemeleri kınanmaktadır. [103]

Daha genel bir yorum yapılarak bu âyette, inkarcılıkta ısrar edenlere “Yüce Allah’ın insanı halden hale soktuğu açıkça ortadayken, bu realite üzerinde düşünüp O’nun öldükten sonra diriltmeye de kadir olduğunu anlamazlar mı!” tarzında bir eleştiri yöneltildiği de düşünülebilir. [104] İbn Âşûr ise burada şöyle bir mânanın bulunduğu kanaatindedir: Onlardan uzun ömür verdiklerimize 66 ve 67. âyetlerde belirtilenleri yapmıyorsak bu, sırf mühlet vermemize rağmen hâlâ İnkâr ve kötülükte direnmeleri yüzünden zelil ve yenik düşmelerini sağlamak içindir[105]

Meali

69. Biz ona şiir öğretmedik; zaten ona yaraşmazdı da. Ona vahyedilen ancak bir öğüt ve apaçık Kur’an’dır. 70. Diri olanları uyarsın ve inkarcılar hakkındaki o söz gerçekleşsin diye. [106]

Tefsiri

69. Resûlullah’a şiir öğretİlmediği ve zaten ona yaraşmayacağı ifadesi ilk bakışta şiiri kötüleme izlenimi vermektedir. Halbuki o dönemde şâir kelimesi sadece şiir sanatında becerisi olanlar değil, aynı zamanda görünmeyen âlemle irtibatları bulunan kişiler hakkında da kullanılıyordu. Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu kabul etmek İstemeyen ve hakkında türlü sıfatlar uyduran müşriklerin onu şâir olarak nitelemeleri de bu sebebe dayanıyordu. Zaten Kur’an’m şiir olmadığı açıkça görüldüğü için, Hz. Peygamber hakkında bugün bilmen anlamıyla şâir demeleri, ileri sürdükleri iddiaya güç katamaz ve böyle bir gerekçeyle kamuoyunu etkileyemezlerdi. Nitekim müşriklerin Resûlullah hakkında ithamlar İçeren ifadelerinde Kur’an için “şiir” nitelemesi yer almamakta, sadece Hz. Peygamber şair olarak nitelenmekteydi. [107]Bilinen anlamıyla şair de kendisine doğan ilhamdan güç alır; fakat İslâm öncesi Araplar’da şair, tabiatüstü bir varlık tarafından sahip olunmuş (kuşatılmış, onun hükmü altına girmiş) kişi demekti. Onlara göre bu varlık (bir cin) vecd halindeki bir kişiye (şair) geçici olarak sahip olur, onun ağzından çoğunlukla beyitler şeklinde, normal haldeki insanın söyleyemeyeceği heyecan veren kelimeler söyler. Cinin insana sahip olması (tecnîn) olayı, yalnız Araplar’a veya Sâmîler’e özgü olmayıp eskiden beri bilinen ve modern zamanlarda Şamanizm olarak adlandırılan yaygın bir İnanç ve anlayıştır. Şu hususa da dikkat edilmelidir ki, bize kadar gelen İslâm öncesi şiirlerin çoğunluğu, son Câhiliyye devrine yani Arap şiirinin ilkel Şamanizm devrinden çok sonraya aittir; İslâm zuhur ettiği zaman şür düzeyi çok yükselmiş, hemen hemen bugünkü mânada bir sanat dalı haline gelmişti. Dolayısıyla Kur’an’ın geldiği sıralarda şairlerin hep bir cin tarafından sahip olunmuş kişiler olarak telakki edildikleri de ileri sürülemez; fakat hakim kültürün etkisiyle şair kelimesinin ilk çağrıştırdığı mânanın bu olması önemlidir. Yine İslâm’dan hemen önceki son Câhiliye döneminde şairin sosyal mevkiinin Arabistan’ın eski devirlerindeki gibi yüksek olmadığı da göz ardı edilmemelidir. [108]

Bu açıklamalar ışığında âyetin hedefi daha iyi anlaşılmaktadır ki bu da sûrenin başında kendisi üzerine yemin edilen Kur’an’ın ve hak peygamber olduğu vurgulanan Hz. Muhammed’e (s .a.) verilen görevin mahiyetini aydınlığa kavuşturmaktır. Buna göre muhataplar Resûlullah’ın özelliklerine dikkat ettiklerinde onun şiir öğretilmiş bir kişi olmadığını, zaten bunun ona yaraşmayacağını ve ilâhî me-saiı getiren gerçek bir peygamber olduğunu anlayacaklardır. Yine açıktır ki, onun getirdiği vahiy sırf bir öğüt niteliğindedir yani kendisi için bir menfaat sağlama aracı olmayıp sadece insanlığın hayrına ve kurtuluşuna vesile olacak açıklamalar İçermektedir. O, İnsanların beyinlerini uyuşturacak esrarengiz bilgiler ve bilmece gibi ifadeler taşıyan bir kelâm değildir; aksine muhteva ve üslubuyla insanı düşünmeye sevkeden apaçık bir Kur’an’dır, Yine o, bazı ibadetlerde okunan ve okunup gereğince amel edilmesi karşılığında ecir alınan ilâhî bir kitaptır. [109]

70. Kur’an’ın indiriliş amacınm kısa ve öz bir ifadeyle ortaya konduğu bu âyette, iki temel sonuca değinilmektedir. Akıl nimetini gereğince değerlendİrebi-len ve iman ışığının gönlüne girmesini önlemek için özet bir çaba harcamayan yanı basireti açık, ruhuyla, aklıyla, yüreğiyle diri olanlar bu mesajdan gerekli uyarılan alabilecekler; bağnaz biçimde inkarcılığa sarılanlar ise, -artık mazeretleri kalmayacağından- cezaya müstahak olacaklar, böylece şuurlu varlıkları yaratırken yüce Allah’ın belirlediği hüküm (cehennemi şeytana uyanlarla dolduracağına dair sözü) yerine gelmiş olacaktır. [110] İlk cümlenin öznesi genellikle Kur’an olarak düşünülmüştür; özne açık isim olmadığı için bunu “Peygamber uyarsın diye” şeklinde anlamak da mümkündür. Aynca “uyarasm diye” anlamına gelen bir kıraat de vardır. Fakat her iki duruma göre ifadenin özünde bir değişiklik olmamaktadır. [111]

Meali

71. Görmezler mi ki bizzat yaptıklarımızdan olmak üzere onlar için sahip oldukları nice hayvanlar yarattık. 72, Bunları kendilerine boyun eğdirdik ki bir kısmı binekleridir, bir kısmım da yerler. 73. Bunlarda kendileri için içecekler ve başkaca yararlar da vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi! 74. Onlar yardım göreceklerini umarak Allah’tan başka tanrılar edindiler. 75. Halbuki o sözde tanrılar kendilerine yardım edemezler, aksine kendileri onların hizmetindeki askerlerdir. 76. Onların sözleri seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette biliyoruz. 77. İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi? Oysa bak, şimdi o, açıktan açığa bize karşı duran biri olmuştur. 78. Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve “Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş!” diyor. 79. De ki: “Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. O yaratmanın her türlüsünü bilir.” 80. Yemyeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur; işte ondan yakıp durmaktasınız. 81. Gökleri ve yeri yaratan Allah onların benzerini yaratmaya kadir değil mi? Elbette kadir. O eşsiz yaratıcıdır, her şeyi bilir. 82. Bir şey murad ettiğinde O’nun buyruğu “01!” demekten ibarettir; hemen oluverir. 83. Her şeyin egemenliği kendi elinde olan Allah bütün eksikliklerden uzaktır ve hepiniz sonunda O’na döndürüleceksiniz. [112]

Tefsiri

71-76. İlk âyette geçen “en’âm” kelimesini (tekili: neam) belirli tür hayvanlarla sınırlandırarak tercüme etmek de mümkün olmakla beraber. [113] kelime bu bağlamda insanların binmek, etlerinden, sütlerinden vb. ürünlerinden yararlanmak üzere kendi hakimiyetleri altına alabildikleri hayvanlar için kullanılmıştır. Ayetin devamından ve müteakip iki âyetten bu mâna zaten anlaşıldığı İçin mealde “hayvanlar” şeklinde mutlak bir karşılık verilmiştir. 71. âyetin “kendi kudretimizin eserlerinden” şeklinde çevrilen kısmı lafzan “kendi ellerimizle yaptıklarımızdan” mânasına gelmektedir. Burada İnsanlara lütfedilmiş bir nimet olarak zikredilen hayvanların meselâ tarımsal veya endüstriyel ürünlerde olduğu gibi insanın da katkılarıyla oluşan ürünlerden farklı ve doğrudan doğruya ilâhî kudretin eserleri olduğunu belirtmek üzere böyle bir üslûp kullanıldığı düşünülebilir. Ayrıca bu hayvanların doğasına güdülme, üzerinde hakimiyet kurulabilme özelliğini yerleştirenin de Cenâb-ı Allah olduğu bu âyetlerde açıkça ifade edilmiştir. Âyetlerin asıl amacının da Allah Teâlâ’nın insanlara lütfettiği nimetlerin kadrini bilmediklerini, gereğince şükretmediklerini, üstelik kendilerine hiçbir yaran dokunmayan varlıkları tanrı edindiklerini hatırlattıktan sonra Resûlullah’a teselli vermek ve onlarm sözlerinden ötürü üzülmesine gerek olmadığını bildirmek olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim 77 ve 78. âyetlerde müşriklerin küstahlık dercesine varan had bilmez tavırları için canlı bir örnek üzerinde durulacaktır. Burada verilmek istenen mesajın da şu olduğu söylenebilir: Bunca nimetine karşılık Allah’a şükretmek şöyle dursun bir de O’na ortak koşarak nankörlüğün en büyüğünü yapan bu insanların Peygamber hakkında ağır hakaretlerde bulunmaları ve haksız sözlerle onu İncitmeleri yadırganacak bir şey değildir. Şu halde Resûlullah ve onun yolunu izleyen müminler bu durumdan müteessir olmamalı, haklı mücadelelerini azimle sürdürmelidir. 74. âyette müşriklerin düzmece tanrılardan yardım göreceklerini umdukları belirtilirken, putların -dünya işleriyle ilgili olarak- Allah katında kendileri için şefaatçilik yapacağı yönündeki inançlarına işaret edilmektedir. [114] 75. âyetin ilk cümlesinde meal öznenin sahte tanrılar (putlar), tümlecin müşrikler oluşuna göre verilmiştir; bunun aksini düşünmek de mümkündür. Yine, bu âyetin ikinci cümlesindeki zamirlerden ilkinin müşriklerin, ikincisinin ise sahte tanrıların (putların) yerini tuttuğu görüşü esas alındığında âyetin meali değişir ve açıklaması şöyle olur: Halbuki o putlar âhirette müşriklerin çarptırıldığı azabı seyretmek üzere toplanmış ve sayılan da çok olduğu halde onlara yardım edemezler. [115]

77-79. İnsanın kendi yaratılışı üzerinde düşünmeyi bir kenara bırakıp, küstahça bir tavırla yüce yaratıcının ve peygamberinin bildirdiklerini yalnızca aklıyla yargılamaya kalkışmasının ne kadar çelişkili olduğu somut bir örnek ışığında ortaya konmaktadır. Bu örnekte iki nesne (nutfe ve çürümüş kemik) kıyaslanmaktadır. Bunlardan nutfe, Kur’an’daki kullanımlarına göre erkeğin menisi veya döllenmiş hücre (zigot) mânasına gelmektedir. Böylesine önemsiz görünen bir cismin belirli süreçlerden geçtikten sonra yetişkin bir insan haline gelebilmesini sağlayan bir irade ve kudretin yani yaratıcının bulunduğunu kabul eden kişinin -ki başka âyetlerde belirtildiği üzere müşrik Araplar evrenin ve evrendeki varlıkların yaratıcısının Allah olduğunu itiraf ediyorlardı-, işte bu gücün çürümüş kemiğe de can verebileceğini yadırgamaması gerekir. Ne var ki Resûlullah’rn peygamberliğini ve onun bildirdiklerini, dolayısıyla öldükten sonra dirilme gerçeğini kabul etmemek, sonuç olarak da Allah’ın yanısıra başka mabudlara tapma esasına dayalı kurulu düzenlerini sürdürmek için kırk dereden su getiren Mekke müşrikleri, akıllarınca bu tür örneklerden de yararlanarak alaycı ifadelerle çevrelerindekileri etkilemeye çalışıyorlardı. Tefsirlerde bu âyetlerin nüzul sebebi olarak şöyle bir olaya yer verilir: Müşriklerin önde gelenlerinden biri Hz. Peygamber’e elinde çürümüş bir kemik narrasıvlfl fmlir ve onu ufalaviD “Bövle un ufak olduktan sonra Allah bunu diriltecek öyle mi?” der. Resûl-i Ekrem de “Evet. Nitekim O seni de öldürecek, sonra diriltip cehenneme atacak!” cevabını verir. Rivayetlerde Resûlullah’la konuşan kişi ile ilgili olarak Übey b. Halef, el-Âsî b, Vâil, Ebû Cehil ve Velîd b. Muğîre isimlerinin geçmesi, olayın benzerlerinin birkaç defa meydana gelmiş olması ihtimalini düşündürmektedir. [116] Fakat en çok adı geçen Übey b. Halefin, isimleri belirtilen diğer kişilerin bulunduğu bir toplulukta “Muhammed Allah’ın ölüleri dirilteceğini söylüyor, bunu onunla tartışacağım!” dedikten sonra çürümüş bir kemik alıp Re-sûlullah’a gittiği rivayeti daha makul görünmektedir[117] Râ-zî’nin belirttiği üzere önemli olan, özel sebep ne olursa olsun sözün genelinden çıkan mânadır, ki bu da Allah’ın kudretini ve haşri inkâr eden zihniyetin mahkum edilmesidir (XXVI, 107-108). 79. âyetin son cümlesinde geçen “halk” kelimesi hem yaratma hem yaratılanlar (mahlûkat) anlamına geldiği için, bu cümle genellikle bu iki mânayı da yansıtmak üzere şu şekilde açıklanmıştır: Allah Teâlâ, yaratılanların hepsini bütün ayrıntılarıyla, her birini toplanan ve dağılan parçalarıyla, usûlü ve fürûu, içinde bulunduğu durumları, nitelik ve nicelikleri, her türlü özellikleriyle bilir; yaratmanın da her türlüsünü, maddelı-maddesiz, âletli-âletsiz, örnekli-örneksiz, ilkin ve sonra her çeşidini bilir. [118]

80. Ölüden dirinin çıkarılması İle ilgili tereddüt ve itirazlara karşı verilen bu örnekte yine birbirine tamamen zıt görünen iki özellikten ve birincinin diğerine dönüşmesinden söz edilmektedir: Islaklık ve ateş. Âyette ağaç İçin yeşil sıfattmn kullanılması renk belirtmek için değil, bu durumdaki ağacın temel özelliği olan ıslaklığa dikkat çekmek içindir. [119] Yemyeşil ağaçtan ateş çıkarma, genellikle, bedevi Araplar’ca iyi bilinen merh ve afar adlı ağaçların –ikisi de yemyeşil ve üzerlerinden su damlarken- birbirine sürtülmesiyle ateş çıkması olayı olarak açıklanmıştır. Bunların biri dişi diğeri erkek olarak düşünülmüştür. Bazı müfessirler, “Her ağaçta ateş vardır; ama merh ve afarda bolca bulunur” anlamındaki meşhur sözü de dikkate alarak burada maksadın ağaç cinsi olduğunu ve bu iki türün örneklendirme amacıyla zikredildiğini belirtmişlerdir. [120]

81. Göklerin ve yerin İhtişamına ve bunların yaratılışındaki sırlara işaret eden âyetlerden sonra, aklını kullananlara, Allah Teâlâ’nm insanları diriltip huzuruna getirmeye kadir olup olmadığı hususunda bir soru yöneltilmekte ve hemen ardından O’nun ilminin ve yaratma gücünün sonsuzluğunu belirten sıfatlarına vurgu ya-
oılarak hiçbir tereddüt bırakmayacak biçimde soru cevaDİanmaktadır: Elbette kâdir. “Onların benzerini yaratmaya kadir değil mi?” diye tercüme edilen soruda, “onların benzeri” anlamına gelen “mislehüm” tamlamasının geçmesi İslâm âlimlerini, öldükten sonra diriltilmenin nasıl gerçekleşeceği problemi üzerinde durmaya yöneltmiştir. Bu ifadenin başka âyet ve hadislerle birlikte değerlendirilmesi neticesinde âlimler, öldükten sonra diriltilmenin sadece ruhanî değil aynı zamanda bedenle de (cismânî) olacağı kanaatine ulaşmışlardır. [121] Fakat âhiret hayatıyla ilgili olduğu dikkate alındığında, bu olay için dünyadaki tasavvurlarımıza göre bir keyfiyet biçmemizin doğru olmayacağı, bedenle haşrin de âhirete mahsus bir şekilde gerçekleşeceği söylenebilir. Bu ve benzeri âyetlerdeki asıl amacın, diriltmenin mahiyetine ilişkin ayrıntı vermek değil, mahlûkatı ilkten yaratmaya muktedir olan Allah Teâlâ’nın tekrar yaratma gücünden kuşku duyulmasının tutarsızlığını ortaya koymak olduğu anlaşılmaktadır. [122]

82. Zemahşerî, buradaki ifadenin Allah Teâlâ’nın evrendeki egemenliğinin mutlak olduğunu, irade buyurduğu bir şeyi gerçekleştirmek için vasıtaya İhtiyacının bulunmadığını ve O’nun hakkında zorluk, yorgunluk gibi yaratılmışlara ait kusurların düşünülemeyeceğini vurgulayan mecazî bir anlatım olduğu kanaatindedir (III, 294). Katâde’nİn bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak Arap dilinde “kün” (ol) demekten daha kolay bir ifade bulunmadığını belirtir. [123] Şu halde “kün” kelimesinin basit yapısı da konuyu bizim zihnimize yaklaştırma amacı taşır[124]

83. Sûre, yüce Allah’ın mutlak İlâh ve rab olduğunun en veciz ifadesi olan bir âyetle son bulmaktadır. “Egemenlik” diye çevirdiğimiz melekût kelimesi mülkiyette mübalağayı ifade eder; bununla, Allah Teâlâ’nın her şeyin sahibi ve mâliki olduğu, onlar üzerinde dilediği gibi ve hikmetine uygun olarak tasarruf gücünün bulunduğu anlatılmaktadır. [125]

Sonunda herkesin Allah’a döndürülmesi, genellikle, mahşer günü verilecek hesap için bütün insanların O’nun huzuruna çıkarılması şeklinde açıklanır. Bazı müfessirler bu dönüşün izahı sadedinde, iman sahiplerinin 20. âyette zikri geçen mümin kişi gibi koşarak ve kendi istekleriyle Allah’a yöneleceklerini, ilâhî bağış ve ikrama erişmek istemeyen münkirlerin ise zorla O’nun huzuruna sevkedilecek-lerini belirtirler.

3.832 Defa Görüntülendi

Did you like this? Share it:
BİLGİLER
tarafından 13 Şubat 2013 - 22:28 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 5.986 kez Okunmuştur.
PAYLAŞ
Did you like this? Share it:
Yorum yapın
İsim
:
E-Posta
:
Boşbırak
:
Yorumunuz
:

Facebook'da Bizi Takip Edin!
SOHBETE GİRİŞ


Nickiniz :
Şifre(varsa):
Sifreniz yok ise lütfen bos birakiniz

Ara Bul
Sohbet Programı İndirin
Hızlı Menu
 

Namaz Vakitleri
Son Yazılar
Top 10
ISTANBUL'da 5 Günlük Hava Tahmini
Anket
Sitemiz Nasıl Olmuş?
Gayet Güzel
İyi
Normal
İdare eder
Kötü
toplist Toplist25 TOPlist