Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
Vakıa Suresi Tefsiri

Tüm kadın giyim markası fırsatları için tıklayın !

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

46

Âyet sayısı :

96

Nüzulü

Mushaftaki sıralamada elli altıncı, iniş sırasına göre kırk altıncı sûredir. Tâ-hâ sûresinden sonra, Şu’arâ sûresinden önce Mekke’de nazil olmuştur. Sadece 81-82. âyetlerinin Medine’de indiği rivayet edilmiştir; fakat bunların önceki ve son­raki âyetlerle konu ve üslûp açısından bir bütün oluşturması bu rivayetin gerçekli­ğinde tereddüt uyandırmaktadır.[1] İbn Atıyye de bu sûredeki ba­zı âyetlerin Medine’de veya bir sefer sırasında indiğine dair rivayetlerin sağlam ol­madığını belirtir. [2]

Adı

İlk âyetindeki “olay, hâdise” anlamına gelen ve kıyamet gününü ifade etmek üzere kullanılan “vâkı’a” kelimesi sûreye ad olmuştur.[3]

Konusu

Kıyamet gününün gerçekliğinde asla kuşku duyulmaması gerektiği uyarısıy­la başlayan sûrede geniş biçimde cennet ve cehennem tasvirleri yapılmakta; Allah Teâlâ’nın kudretinin kanıtlarından örnekler verilmekte, Kur’an’ın Allah katından indirilmiş bulunduğuna ve bunun insanlar için büyük bir nimet olduğuna dikkat çekilmektedir.

Mushaf sırasına göre bundan önce yer alan Rahman süresiyle bu sûre arasın­da konu birliği açısından şöyle bağlar kurulmuştur:

a) Önceki sûre Allah Teâlâ’nın celâl ve ikram (azamet ve kerem) sahibi olduğu belirtilerek sona ermiş, bu sûrede onun bu sıfatlarının tecellileri açıklanmıştır.

b) Önceki sûrede Allah’ın nimetleri hatırlatılıp bunları yalan sayma tavrı ısrarla kınanmış, bu sûrede de kıyametin kopmasıyla artık bu gerçeğin inkâr edilemeyeceği bildirilip orada verilecek karşılık­lardan söz edilmiş ve iş işten geçmeden bu gerçeğe uygun davrarulması uyarısı ya- pılmıştır.

c) Önceki sûrede yükümlüler inkarcılar ve müminler şeklinde iki ana gruba ayrıldıktan sonra müminlere de derecelerine göre farklı nimetler (cennetler) verileceği bildirilmiş, bu sûrede de buna paralel üçlü bir tasnif yapılmıştır.

d) Ön­ceki sûrede göğün yani masından söz edilerek kıyamet tasvirine başlanmış, bu sû­rede yerin sarsılması ve dağların toz duman olması haline değinilerek bu anlatım sürdürülmüştür. [4]

Meali

Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla,.. 1. Büyük olay gerçekleştiği za­man; 2. Artık onu yalan sayacak kimse kalmayacaktır. 3,0, alçaltır, yüksel­tir. 4. Yer şiddetle sarsıldığı; 5-6. Dağlar parçalanıp toz duman haline geldi­ği; 7. Sizler de üç guruba ayrıldığınız zaman: 8. Biri, hakkın ve erdemin ya­nında olanlardır; ne mutlu o hakkın ve erdemin yanında olanlara! 9. Diğeri bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlardır; ne kadar bedbahttır o bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlar! 10. Bir diğeri ise önde olanlar; o önde olanlar; 11-12. İşte onlar nimetlerle dolu cennetlerde (Allah’a) en yakın olanlardır. 13. Çoğu önce gelip geçmişlerden; 14. Birazı da sonrakilerdendir. 15-16. Kar­şılıklı olarak mücevherlerle işlenmiş tahtlar üstüne oturup kurulmuşlardır. 17-18. Çevrelerinde kaynaktan doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle sonsuza dek hizmet sunacak gençler dolaşır. 19. Bundan dolayı ne baş ağrısı­na tutulurlar ne de sarhoş olurlar. 20. Beğendikleri meyvelerle, 21. Ve canla­rının çektiği kuş etleriyle. 22. Güzel gözlü huriler; 23. Saktı inciler misali. 24. Yaptıklarının karşılığı olarak. 25. Orada ne boş bir söz işitirler ne de gü­naha sokacak bir şey. 26. Sadece şu söz: ”Size esenlikler, size mutluluklar!” 27. Hakkın ve erdemin yanında olanlara gelince, ne mutlu o hakkın ve erde­min yanında olanlara! 28-29. Onlar dalbastı kiraz ve meyve yüklü muz ağaç­lan arasında, 30. Kesintisiz gölgeler altında; 31. Çağlayanların kenarında; 32-33. Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan bol meyveler arasında; 34. Ka­bartılmış döşekler üzerinde. 35. Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir ya­ratılışla yaratmışızdır. 36-37. Onları bakire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. 38. Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir. 39. Onların bir kısmı öncekilerdendir; 40. Bir kısmı da sonrakilerdendir. [5]

Tefsiri

1-10, Kıyamet sahneleriyle ilgili çarpıcı bir tasvire yer verildikten sonra, âhi-rette insanların üç gruba ayrılacakları belirtilmektedir. Bu gruplardan ilki, 8. âyet­te “ashâbu’l-meymene”, 27, 38,90 ve 91. âyetlerde “ashâbu’l-yemîn” olarak ad­landırılmış olup, Kur’an’daki başka açıklamalardan anlaşıldığına göre bu, “amel defteri sağ tarafından verilenler” demektir. [6] İkinci grup 9. âyette “ashâbü’l-meş’eme” ve 41. âyette “ashâbü’ş-şimâl” olarak adlandırılmış, ayrıca 51 ve 92. âyetlerde “yoldan sapmış inkarcılar” diye anılmıştır. Bunlar amel defteri sol tarafından veya arka tarafından verilenlerdir. [7] Üçüncü grup ise 10. âyette “es-sâbikûne’s-sâbi-kûn” (önde olanlar, o önde olanlar), 11 ve 88. âyetlerde “mukarrebûn” (Allah’a en yakın olanlar) şeklinde nitelenmiştir; bunların, amel defteri sağından verilenlerin önde gelen, mertebesi yüksek olan kesimi oldukları anlaşılmaktadır. Birinci grup için kullanılan “ashâbu’l-meymene” tamlamasındaki meymene kelimesi “uğur, bereket”, “ashâbü’l-meş’eme” tamlamastndaki meş’eme kelimesi “uğursuzluk” anlamına gelmekle beraber esasen bunlar da Araplarda hayrın sağdan ve şerrin sol taraftan geldiği tetakkisiyle bağlantılıdır. Yine, Arapça’da bu mâna ile ilişkili ola­rak söz konusu tabirlerden birincisi değerli ve yüksek mevkideki İnsanları, ikinci­si de düşük mertebede bulunanları ifade etmek üzere kullanılır. Bazı müfessirler Hadîd 57/12 ve Tahrîm 66/8 âyetlerine dayanarak burada birinci gruptakilerin sağ yanlarının Allah’ın nuruyla aydınlanacağına işaret bulunduğu yorumunu yapmış­lardır. [8] Bu bilgiler dikkate alınarak, -bağlama göre farklı tercümeler yapılabilirse de- “ashâbü’l- mey mene” ve “ashâ-bü’1-yemîn” tamlamaları için “Allah’ın hoşnut olduğu tavırları benimseyen, O’nun katında değerli kimseler” anlamını yansıtacak bir tercüme yapılması uygun olur. Bu sebeple, belirtilen âyetlerin meallerinde bu deyimler “hakkın ve erdemin yanında olanlar” şeklinde çevrilmiştir. Aynı anlayışla, “ashâbü’l-meş’eme” ve “ashâbü’ş-şimâP deyimleri de ilgili âyetlerde “bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlar” şeklinde karşılanmıştır.

1. âyette geçen vâki’a kelimesi “meydana gelen, vukuu kesin olan önemli hâ­dise” demektir. Kıyametin geleceğinde kuşku bulunmadığı için bu kelimeyle anıl­mıştır. Müfessirlerin bir kısmı, “büyük olay gerçekleştiği zaman” ifadesinin deva­mında “göreceksiniz neler olacak!” gibi bir mânanın bulunduğunu düşünmüşler­dir. Buna göre 2. âyete “Ki onun meydana geleceğini kimse yalan sayamaz” şek­linde mâna vermek uygun olur. Yine bu âyetteki “kâzibe” kelimesinin cümledeki görevini farklı değerlendirerek “onun oluşu asla yalan değildir” anlamı da verile­bilmektedir. [9]

Bazı müfessirlere göre 3. âyette söz konusu edilen “alçaltına ve yükseltme” kıyametle birlikte evrende meydana gelecek fiziki değişikliklerle ilgili olup mev­cut düzen ve dengenin altüst olacağı anlamındadır; bu yorum 5-6. âyetlerdeki tas­vire uygun düşmektedir. Diğer bir yaklaşıma göre alçaltına ve yükseltme insan un­suruyla ilgilidir. Bu da iki farklı yorum ortaya çıkarmaktadır: a) Kıyametin kop­ması âhirette inkarcıları cehennemin aşağılarına düşürecek ve müminleri cennetin yukarılarına yükseltecektir; b) Kıyametin kopması bu dünyada büyüklenen nice kimseleri ve toplumları alçaltacak, rezil rüsvâ edecek, horlanan veya tevazu gös­teren nicelerini de yüceltecektir. [10]

11-26. “Mukarrebûn” (Allah’a en yakın olanlar) diye nitelenen “es-sâbikû-ne’s-sâbikûn” (önde olanlar, o önde olanlar) grubu ile, Allah ve Resûlü’ne İlk iman edenler, ilk muhacirler, iki kıbleye doğru da namaz kılmış sahâbîler şeklin­de belirli kimselerin kastedildiği yorumlan yapılmış olmakla beraber, İbn Atıyye esasen âyetin dünyada iken İyilik yapma ve kötülüklerden sakınma hususunda ön­cü konumunda olan ve âhiret mutluluğunda da en önde olmayı hak eden bütün in­sanları kapsadığını belirtir. [11]

13. âyette geçen ve “çoğu” diye tercüme edilen “sülle” kelimesi “az olsun çok olsun insan topluluğu”nu ifade eden bir kelimedir. Buna göre âyeti “bir kısmı öncekilerdendir” şeklinde çevirmek mümkündür. Fakat sonrakilerden söz eden 14. âyette “birazı” dendiği için buna da “çoğu” anlamı verilmiştir. Burada Kur’an’ın muasırları ve sonrasını kapsayan bir tasniften söz edildiği kabul edilirse, “sâbi-kûrTdan çoğunun öncekilerden olduğunu izah kolaylaşır; zira bu grubun öncüleri sahâbe-i kİrâmdır. Bu tasnifin geçmiş ümmetleri de kapsadığı kabul edildiğinde ise, gelip geçmişlerden “sâbikûn”un çokluğu, bütün peygamberleri içine almasıy­la izah edilebilir. [12]

15-26. âyetlerde ve daha sonra da 28-37. âyetlerde cennet nimetiyle ödüllen­dirilecek ve onurlandırılacak kimseleri bekleyen hayata ilişkin canlı tasvirlere yer verilmektedir. 17. âyette, dünyadaki tasavvurlarımıza göre hatıra gelebilecek bir soruya cevap verilmekte; cennette dünyada olduğu gibi bir kısım insanların diğer­lerine hizmet vermesinin söz konusu olmayacağı, cennetle ödüllendirilen herkesin “hizmet edilen” konumunda bulunacağı, ikramları sunmak üzere -sonsuza dek genç kalacak- hizmetçiler tahsis edileceği bildirilmektedir. [13] 19. âyetteki cennet içkilerinin içenlere baş ağrısı vermeyeceğine dair ifade “toplantıları dağıtılmaz, ağızlarının tadını kaçıracak bir durumla karşılaşmazlar”, aynı içkinin sarhoşluk vermeyeceğine dair İfade ise “iç­tikleri tükenmez” nıânalanyla da açıklanmıştır. [14]

27-40. Hakkın ve erdemin yanında olanları bekleyen âhiret nimetlerine iliş­kin bazı ayrıntılı bilgiler verilmektedir. 39-40. âyetlerde, 13-14. âyetlerdekinden farklı olarak hem öncekiler hem de sonrakiler için “bir çoğu” anlamı verilen “sül­le” kelimesi kullanılmıştır. 14. âyette sâbikûn’un “az” olmasının ifade edilmesi bir yandan bu mertebeye erişmenin zorluğunu belirtirken diğer yandan da iyi davra­nışlar İçin yarışmaya özendirme taşımaktadır. Burada ise sâbikûn’a göre bir alt de­recede bulunacak müminlerin hemen bütün nesillerde çoğunluğu teşkil edeceğine işaret edilmiş olup olayın tabiatına uygun olan da budur. [15]

28. âyette geçen ve “dalbastı kiraz” olarak çevrilen tamlama daha çok Ara­bistan kirazının dikensiz olanı manasıyla açıklanır. [16] 29. âyette geçen tamlama müfessirlerin çoğunluğunca “mey­ve yüklü muz ağaçlan” diye anlaşılmış olmakla beraber başka ağaç tasvirleri de yapılmıştır. [17] 34. âyet daha çok “Ka- bartılmış döşekler üzerinde (olacaklar)” diye anlaşılmıştır. Birçok, müfessir ise -müteakip âyetlerin ifadesi ile Hz. Peygamber’in cennet ehli kadınların genç ve ay­nı yaşta olacakları ve hep öyle kalacakları yönündeki açıklamalarım dikkate ala­rak- bunu “Ve mertebeleri yükseltilmiş eşleriyle birlikte olacaklar” şeklinde yo­rumlamıştır. [18]

35 ve 61. âyetler, âhiret hayatında insanların ve eşlerinin hangi biçimde ola­cağı hususunda önemli bir ilkeyi hatırlatmaktadır: Yüce Allah orada herkesi ora­ya mahsus bir biçimde yeniden yaratacak, -âyetin ifadesiyle- “inşâ” edecektir; bi­zim bu dünyadaki tasavvurlarımızla bunun mahiyetini bilmemiz, anlamamız mümkün değildir. Şu halde oraya ilişkin olarak verilen diğer bilgi ve ayrıntıları hep bu ilke ışığında düşünmek gerekir. Buna göre öyle anlaşılıyor ki, âyet ve ha­dislerde cennet hayatı anlatılırken gençlik, bakirelik, aynı yaşlarda olma gibi özel­liklerden söz edilmesindeki amaç mahiyet bilgisi vermek değil, oradaki nimetle­rin, dünya nimetleri gibi gelip geçici olmadığını, dolayısıyla insanların bunlardan mahrum kalıp tekrar elde edebilmek için özlem ve hasret hissetmeyecekleri yahut paylaşma kaygısı, kıskançlık ve birbirlerini çekememe gibi olumsuz durumların söz konusu olmayacağım belirtmek, bu hayatta gerçekleşmesi mümkün olmayan istek, özlem ve hayallerin, kısacası mükemmelliğin ve tam manasıyla mutluluğun ancak orada bulunabileceğini somut bir anlatıma kavuşturmaktır. [19]

Meali

41. Ama bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlar var ya, ne kadar bed­bahttır o bâtılın ve erdemsizliğin yanında olanlar! 42. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler. 43-44. Serin ve rahatlatıcı olmayan, kapkara bir duman gölgesindedirler. 45. Çünkü daha önce onlar nazlarına tutsak olmuş- lardı. 46. O büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı. 47. Şöyle diyorlardı: ”Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmişiz! 48. Üstelik gelip geçmiş atalarımız da mı!” 49. De ki: “Hem önce­kiler hem sonrakiler; 50. Bilinen bir günün belirlenmiş bir vaktinde mutlaka bir araya getirilecekler!” 51. Sonra siz ey yoldan sapmış inkarcılar! 52. Mut­laka zakkum ağacından yiyeceksiniz. 53. Karınlarınızı onunla dolduracaksı­nız. 54. Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz. 55. Hem de susamış develerin suya kanmaz içişleriyle. 56. İşte hesap günü onların ağırlanışı böyle olacak! [20]

Tefsiri

41-56. Bu defa, âhireti inkâr ederek dünya hayatım boşa geçirenlerin acı akı­beti ve içine düşecekleri vahim durumlar canlı bir anlatımla tasvir edilmektedir. [21]

âyetteki “mütrefîn” kelimesi -Kur’an’da aynı kökten gelen kelimelerin kullanımı da dikkate alınarak- genellikle “sahip olduğu imkânlardan Ötürü, refah içinde şımaran insanlar” mânasında anlaşılmıştır. Bu bağlamda kelimeyi “Allah’a şirk koşanlar” veya “kibirlenenler” şeklinde yorumlayan müfessirler de vardır. [22] Râzî’nîn dikkate değer açıklamasından da[23] yararlanarak bu konuda şöyle bir değerlendirme yapılabilir: Amel defteri solundan verilecek cehennemlikler hep zenginlerden olmayacağına göre burada kötülenen şey, insanların nimetler içinde olması değildir; asıl eleştirilen tutum, müteakip âyette değinilen, günahta ve inkarcılıkta ısrar etmektir. Esasen yoksulluk ve zen­ginlik hem toplumsal şartlara hem de kişinin algılamasına göre izafîlik taşır ve he­men bütün insanlar -sahip oldukları imkânlar çerçevesinde- nimetin asıl sahibini görmezden geliyorsa “mütref” olarak nitelenebilir. Dolayısıyla, burada eleştirilen­ler, âhiret endişesi taşımayan, ahlâkî değerlere sırt çevirerek gününü gün eden, böylece nazlarının tutsağı haline gelen ve ebedî kurtuluşları için ellerindeki en bü­yük fırsat olan ömürlerini hoyratça tüketenlerdir. âyetin mealinde “hins” kelimesinin “günah” anlamı esas alınmıştır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre burada, cehennemliklerin Lokman 31/13′te en büyük günah olarak nitelenen şirk (Allah’a ortak koşma) üzerindeki inatçı tavırlarından söz edilmektedir. Bu kelimenin “yemini bozma” anlamından hareketle âyet, “On­lar o büyük yeminlerini bozmamakta ısrarcı davranıyorlardı” şeklinde de çevrile­bilir; bu takdirde Nahl 16/38′de belirtildiği üzere müşriklerin “Allah’ın ölen biri­ni diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri etmeleri”ne atıfta bulunulmuş olur[24]

Meali

57. Sizi biz yarattık; artık inansanıza! 58. Attığınız meniyi düşündünüz mü? 59. Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa biz iniyiz yaratan? 60-61. Aranız­da ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bilemeyece­ğiniz bir şekilde sizi yeniden var etmemiz hususunda bizim önümüze asla ge­çilemez. 62. Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret alsa-nıza! 63. Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü? 64. Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz miyiz bitiren? 65. Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşı­rır kalırdınız: 66. “Doğrusu çok zarara uğradık! 67. Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık” (derdiniz). 68. İçtiğiniz suyu düşündünüz mü? 69. Onu bu­luttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren? 70. Dileseydik onu tuzlu ya­pardık. O halde şükretmeli değil misiniz! 71. Tutuşturmakta olduğunuz ate­şi düşündünüz mü? 72. Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz mi­yiz? 73. Biz onu çöl yolcularına re açlık çekenlere bir işaret ve nimet kıldık. 74. Öyleyse ulu Rabbinin ismini teşbih et. [25]

Tefsiri

57-74. İnsanın kendi varlığı ve yakın çevresinde her gün yararlandığı imkân­lar üzerinde, bütün bu varlık ve oluşların hangi irade ve gücün eseri olduğu hak­kında düşünmeye çağıran çarpıcı sorularla Allah Teâlâ’nm irade ve yaratına gücü­ne, bunun da insana yüklediği kulluk görevine dikkat çekilmektedir. Burada özel­likle zikredilen, insanın yaratılışı, tuzlu deniz sularının yağmura, tatlı suya dönüş­türülmesi, ekinlerin ürün vermesi ve ateşin yararı konularına başka birçok âyette değişik vesilelerle geniş biçimde yer verilmiştir.

61 ve 62. âyetlerin bağlamı, öldükten sonra diriltilmeyi ve ilâhî huzurda mahkeme-i kübrâda yapılacak büyük yargılamayı İnkârla ilgili olduğu için meal­de “Aranızda ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bileme­yeceğiniz bir şekilde sizi yeniden var etmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez” şeklindeki mâna tercih edilmiştir. 61. âyetteki “emsal” kelimesi “misi” veya “mesel”in çoğulu olmasına göre farklı mânalara geldiği ve gramer açısından önceki âyete iki ayn şekilde bağlanabildiği için bu âyetlere şöyle mâna vermek de mümkündür: “Yerinize benzerlerinizi getirmek ve bilemeyeceğiniz bir şekilde si-zİ yeniden var etmek üzere aranızda ölümü biz takdir ettik.” Bu anlayışa göre âyet­lerin yorumu da şöyle olmaktadır: Ölümü insan nesline son vermek için değil, ölenlerin yerine yeni nesiller var etmek üzere takdir ettik; ama haşir günü sizi ye­niden yaratmaya da kadiriz”[26] İbn Âşûr “Aranızda ölümü biz takdir ettik” cümlesinde “hakkınızda” değil, “aranızda” denerek, ölümün âde­ta herkesin sırası geldiğinde payını aldığı ortak bir şey olduğuna ve insanların ya­rarına bir realite olarak düzenlendiğine İşaret edildiğini belirtir. [27]

72. âyette geçen “ağaç” anlamındaki şecere kelimesi genellikle bedevi Arap-larca iyi bilinen ve birbirine sürtülmesiyle ateş çıkaran ağaç türü olarak anlaşılmış­tır[28] Buna göre 73. âyetteki “mukvîn” kelimesinin de sözfük anlamıyla “çöl yolcuları ve açlık çekenler” diye çevrilmesi uygun olmak­tadır. Belirtilen kişiler açısından ateşin ve ona kaynaklık eden ağacın -gerek ye­mek pişirip açlığı giderme gerekse satıp maişet temin etmede- sağladığı yarar açıktır. Fakat âyetin lafzî anlamı bu olsa da, burada ateşin, sürtünme yoluyla mey­dana gelen yanma olayının, hatta daha geniş bir yorumla ışığın insan hayatındaki önemine, yine ateşin kontrol edilebilir hale gelmesinin medeniyetin oluşmasında­ki rolüne dikkat çeken bir örneklendirme yapıldığı söylenebilir. Buradaki “tezki­re” kelimesine, bağlam ve sözün akışı dikkate alınarak mealde “işaret” anlamı ve­rilmiştir, Mücâhid’İn yorumu da bu yöndedir. Birçok müfessir ise belirtilen keli­meyi “ibret” mânasında anlamış ve bu ifadede, ateşin cehennem azabını hatırlatı-ci yönüne işaret bulunduğunu belirtmiştir. [29] Bağlam göz önüne alındığında bu ifadenin öncelikle Allah’ın insanlara verdi­ği nimetler üzerinde düşünüp sonuçlar çıkarma ve özellikle O’nun insanları öldük­ten sonra diriltmeye kadir olduğu yargısına ulaşma[30]manasıyla anlaşılması uygun olur. Esed ise burada insana “Allah’ın göklerin ve yerin nuru olduğu”nun hatırlatıldığı yorumunu yapar[31]

74. âyetteki “azîm” kelimesi genellikle “rab” kelimesinin sıfatı kabul edildi- ği için mealde “Öyleyse ulu rabbinin adını teşbih et” anlamı tercih edilmiştir; fa­kat bunu “isim” kelimesinin sıfaü olarak da düşünmek mümkündür; buna göre meal şöyle olur: “Öyleyse rabbini yüce ismiyle teşbih et”[32]

Meali

75-77. Bakın! Yıldızların yerlerine yemin ederim, -ki bilseniz, bu gerçek­ten pek büyük bir yemindir- kuşkusuz o değeri çok yüce Kur’an’dır. 78. Ko­runmuş bir kitaptadır. 79. Ona ancak temizlenenler dokunabilir. 80.0, âlem­lerin rabbinden indirilmiştir. 81. Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz! 82. Size verilen rızka yalanlamayla mı karşılık veriyorsunuz! 83. Ama can bo­ğaza gelip dayandığında; 84. İşte o zaman siz bakar durursunuz. 85. Biz ona sizden yakınız, fakat göremezsiniz. 86. Madem ki kimsenin hâkimiyeti altın­da değilmişsiniz; 87. Haydi onu (hayatı) geri döndürUn, sözünüzde doğruysa-mz! 88. Şayet o, Allah’a yakın olanlardan ise; 89. Ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır. 90-91. Eğer o hakkın ve erdemin yanında olan­lardan ise, (ona şöyle denir:) “Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında ol­muş kişi!” 92. Ama yoldan sapmış inkarcılardan ise; 93-94. Onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı cehennem ateşi beklemektedir! 95. Şüphesiz bu kesin gerçeğin ta kendisidir. 96. Öyleyse ulu rabbinin ismini teşbih et. [33]

Tefsiri

75-80. İlk âyette “yıldızların yerleri” diye çevrilen tamlama müfessirlerce da- ha çok “yıldızların doğduğu veya battığı yerler, dolaştığı menziller yani yörünge­ler” ve özellikle “kıyamet sırasında yıldızların düşeceği yerler” mânalanyla açık­lanmıştır. Bazı ilk dönem müfessirlerinden, burada “Kur’an’ın parça parça indiri-lişi veya indirilmiş kısımlan”nın veya “Kur’an’ın muhkem âyetleri”nin yahut “Kur’an’ın başı ve sonu arasındaki uyumun, tutartılığı”nın kastedildiği yorumlan nakledilmiştir. [34] Râzî, maksadın “Kur’an’ın girdiği kalp­ler” olabileceği yorumunu da zikreder. [35] Öte yandan, bu tamlamanın sözlükte “yıldızların düştüğü yerler” anlamına gelmesi, günümüzdeki bazı Kur’an araştırmacılarını burada astrofizik uzmanlarının “kara delik” tabir ettikleri “büyük kütleli yıldızların ömürlerini tüketmeleri sonucu meydana gelen farazi gök cisim-leri”ne veya “yıldız kökenli olmayıp yıldızlar arası uzaydaki gaz kütlesinin sıkış­tırılmasının yol açtığı oluşumlar”a işaret edildiği yorumunu yapmaya yöneltmiştir. [36]

77. âyette Kur’an, “mertebesi yüksek, değerli, yüce” anlamlarına gelen “ke­rîm” sıfatıyla nitelenmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, son kitap olması dolayısıyla onu bütün ilâhî kitaplardan mükemmel kılmış, gerçek dışı unsurların ona karışmasını önlemiş, onda yüksek ahlak ilkelerine ve önemli konulara yer vermiştir. Onu ez­berleyenin ve okuyanın değeri artar; o, gerçeğe ulaştıran kanıtlarla doludur, içer­diği hidayet, bilgi, açıklama ve hikmetlerle her türlü övgünün üzerinde bir kıyme­ti haizdir. Ardından gelen ve “korunmuş bir kitaptadır” diye tercüme edilen ifade Kur’an’ın ikinci sıfatı olduğuna göre bu da onun değerini anlatan manevî bir nite­lemedir. Başka izahlar da bulunmakla beraber birçok müfessir tarafından güçlü bulunan yoruma göre buradaki “kitap” kelimesinden maksat “levh-i mahfûz”dur. [37]. Şu halde 77 ve 78. âyetler arasındaki anlam bağı şu olmalıdır: Kur’an’ın -Resûlul-lah’tan işitildiği şekliyle- lâfızları ve mânaları, Allah’ın ilmindekine uygundur ve o asla beşer sözü değildir. Allah’ın katındakiler bizim açımızdan saklı ve mahiye­tini idrak edemeyeceğimiz hususlar olduğu için O’nun ilmini ifade eden “kitap” kelimesi “saklı, korunmuş” anlamına gelen “meknûn” sıfatıyla nitelenmiştir; “kı-tap” kelimesinin kullanılması da O’nun ilminin sabit ve değişmezliğini belirtmek içindir. 79. âyetteki “temizlenenler” anlamına gelen “mutahharûn” kelimesiyle il­gili olarak da farklı açıklamalar bulunmakla beraber müfessirler genellikle, bura­da meleklerin kastedildiği kanaatindedir; Abese 80/11-16. âyetleri bu anlamı des- teklemektedir. Dolayısıyla, buradaki “dokunma” anlamına gelen “mess” kelimesi, Kur’an’ın içeriğinin Peygartıber’e iletilmesinde meleklerden başkasının rolünün olamayacağını ve müşriklerin iddia ettikleri gibi kâhin veya şâir sözü olmadığını ifade etmektedir. Zira müşrikler cin ve şeytanların gökten gelen haberlerden çalın­tı yapabildiklerine, kâhinlerin de onlardan bilgi aldıklarına, yine her şairin kendi­sine şiiri dikte eden bir şeytanın bulunduğuna inanıyorlardı; Hz. Peygamber’in de Kur’an’ı böyle bir yolla elde ettiğini ileri sürmüşlerdi.

Kur’an’ın Allah Teâlâ tarafından böylesine yüceltici ifadelerle anılması ve âyette, -asıl anlam yukarıda açıklandığı şekilde olsa bile- temiz olarak dokunma­nın ona saygıyı belirten bir niteleme olarak yer alması sebebiyle ilk zamanlardan itibaren müslümanlar Kur’an âyetlerinin yazılı olduğu malzemeye ve mushafa iba­det temizliği olmadan yani abdestsiz olarak dokunmamaya özen göstermişlerdir. İslâm âlimlerinin çoğunluğu da Hz. Peygamber’den nakledilen bazı söz ve uygu­lamaları[38] bu yöndeki çıkarımı destekleyici bulmuşlar ve mushafa el sürmek için abdest almak gerektiğine hükmetmişlerdir. Öte yandan İbn Abbâs, Davud b. Ali, İbn Hazm ve Şevkânî gibi âlimler âyetin mushaf ile değil levh-i mahfuz ile ilgili olduğunu, abdestli olmayanın mushafa dokunmasını mene-den hadisin de sahih olmadığını yahut sahih olsa bile orada müşriklerin kastedil­diğini ileri sürerek abdestli olmayan, cünüp ve âdet halindeki kimselerin mushafa dokunmasını ve onu okumasını câîz görmüşlerdir. [39] Bu uygulamaları ve abdestin gerekliliği yönün­deki içtihadı esas alan ve kutsal kitabına saygısının bir nişanesi olarak ona el sü­rerken abdestli olmaya gayret eden bir müminin bu davranışı onun ecrini ve fey­zini arttırır; fakat bu hükmün Kur’an’la yakından ilgilenme ve mânaları üzerinde düşünme çabasını engelleyen bir set gibi algılanması kuşkusuz yanlış olur. Zaten İmâm Mâlik gibi İslâm âlimleri Kur’an eğitim-öğretiminin ve sıkıntıya yol açan durumların ayrı mütâlâa edilmesi gerektiğini gösteren fetvalar vermişlerdir. Mus­hafa dokunmadan Kur’an’ın okunması veya tercümesine el sürülmesi için abdest almak ise genel olarak gerekli görülmemiş, sadece tavsiye edilmiştir. [40]

81-82. Müfessirler genellikle, 81. âyetteki (“söz” şeklinde çevrilen) hadîs ke­limesiyle Kur’ân-ı Kerîm’in kastedildiği, 82. âyette de inkarcıların verilen nimet­lere şükredecekleri yerde bunların Allah’tan geldiğini yalanlama yoluna girmele­rinin eleştirildiği kanaatindedirler. Nimete nankörlük hususunda da çoğunlukla, yağmurun yağmasını bir takım yıldızların gücüne izafe edici sözler söyleyenler ör- nek gösterilir. Bazı müfessirler ise bu âyetlerden şu mânaları çıkarmışlardır: Siz yukarıda söylenenleri mi veya öldükten sonra diriltileceğinize dair sözü mü hafife alıyorsunuz! Bu Kur’an’dan nasibiniz yalancılıkla itham etmekten ibaret nü ola­cak veya yalancılıkla ithamı bir nzık, bir gıda yahut geçim kaynağı mı görüyorsu­nuz! [41]

83-87. Öldükten sonra diriltilmeyi ve âhiret hayatını inkârda inat edenler, kimsenin kaçamadığı ölüm gerçeği üzerinde düşünmeye, Allah’ın kulları üzerin­deki mutlak gücü ve hâkimiyetini kabullenmek istemeyenler öleni geri döndürme­ye çağınlmaktadır. 86. âyet “madem ki hesaba çekilmeyecekmİşsiniz” veya “ma­dem ki ceza görmeyecekmişsiniz” mânalarında da anlaşılmıştır. [42]

88-95. Ölüm gerçeğinin ardından gelecek bir gerçek daha var ki o da sûrenin başında belirtildiği şekilde herkesin bu dünyada yaptıklarına göre bir gruplandır-maya tâbi tutulup ona uygun muamele göreceğidir. 95. âyette geçen “hakku’1-yakîn” tamlaması konusunda değişik açıklamalar yapılmıştır. Esasen aynı mânaya gelen bu iki kelimenin pekiştirme amacıyla birbirine İzafet yapıldığı anlaşılmakta­dır. [43] bu sebeple mealde “ger­çeğin ta kendisi” şeklinde karşılanmıştır. [44]

96. Âhirette insanların üç gruba ayrılmalanyla ilgili ayrıntılı bilgi verilmesi­ni takiben 74. âyette yapıldığı gibi, burada da[45]Resûlullah’ın şahsında onun yolunu izleyenlerden, İn­karcıların tutumu ne olursa olsun, Yüce Allah’ı O’na yaraşır biçimde anmaya, O’nu her türlü noksanlıktan tenzih etmeye devam etmeleri istenerek sûre sona er­mektedir.

Did you like this? Share it:
BİLGİLER
tarafından 16 Şubat 2013 - 22:10 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 745 kez Okunmuştur.
PAYLAŞ
Did you like this? Share it:
Yorum yapın
İsim
:
E-Posta
:
Boşbırak
:
Yorumunuz
:

Facebook'da Bizi Takip Edin!
Ara Bul
Sohbet Programı İndirin
Hızlı Menu
 

Namaz Vakitleri
Son Yazılar
Top 10
ISTANBUL'da 5 Günlük Hava Tahmini
Anket
Sitemiz Nasıl Olmuş?
Gayet Güzel
İyi
Normal
İdare eder
Kötü
toplist Toplist25 TOPlist