Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
Nisa Suresi Tefsiri
meal

İndiği Yer : Medine

İniş Sırası : 92

Âyet Sayısı : 176

Nüzulü

Mushaftaki sıralamada dördüncü, iniş sırasına göre doksan İkinci suredir. Mümtehine sûresinden sonra Zilzâl’den önce inmiştir. Bakara, Enfâl, ÂI-i İmrân, Ahzâb ve Mümtehine sûreleri Medine’de Nisa’dan önce nazil olmuştur. Uzun bir sûre olduğu için çeşitli sebeplerle veya Allah Teâlâ bazı hükümleri açıklamak is­tediğinde doğrudan ve farklı zamanlarda gelmiştir. Buhârî’de yer alan bir rivaye­te göre[1] 176. âyet Kur’an’ın son âyetidir. Sûre teyemmüm âyetini ih­tiva etmektedir; teyemmümün ise hicretten sonra 5 veya 6. yılda, Müreysî Gazve-si’nde, dinî hükümler ve uygulamalar arasına girdiği bilinmektedir.

Sûrenin hicret günlerinde veya Mekke’de nazil olduğunu ifade eden rivayet­ler zayıf bulunmuştur. “Ey insanlar!” hitabıyla başlayan sûrelerin Mekke’de vah-yedildiği genel hükmüne dayanılarak ileri sürülen son iddia çürütülürken bu hita­bın, Mekke’de iniş işareti olmadığına, Medine’de geldiği bilinen birçok âyette benzer hitapların bulunduğuna, Medine’de “ey insanlar!” denildiğinde bundan, yalnızca Medineliler değil, aynı zamanda Mekkeliler’in de kastedilmiş olduğuna işaret edilmiştir[2]

Adı

Sûrenin tek ismi vardır, o da “kadınlar” manasına gelen en-Nİsâ’dır. Sûre ak­rabalık bağında belirleyici rol oynayan ana rahmine atıfta bulunarak başlamış, ka­dın (ana rahmi) aracılığı île birbirinin mirasçısı olanların miras hükümlerini dü­zenleyen bir âyetle son bulmuş, arada ise birçok âyet kadınlarla ilgili hükümler, açıklamalar ve değerlendirmeler getirmiştir. Bu durumda sûre adını muhtevasın­dan almaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’İn 114 sûresi İçinde “er-ricâl” (erkekler) ismini taşıyan bir sûre bulunmadığı halde bu sûreye “en-Nisâ’ (kadınlar) adı verilmiştir. Bu durum, kadınlar için bir onurlandırma, daha önce hep ikinci planda tutulmuş ve haklan verilmemiş kadınlarla ilgili -büyük ölçüde Medine döneminde gerçekleştirilen- İnkı­lâbın bir sembolü ve işareti olarak da değerlendirilebilir. [3]

Konusu

Kur*ân-ı Kerîm’in özü ve özeti olan Fatiha sûresinde müminler, “(Rabbi-miz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yo­la ilet” (1/5-6) diyorlardı. Bu sûrede, Fâtiha’da yer alan ilkelerin -daha ziyade kul­luk ve doğru yolla ilgili- detayları üç ayn alanda verilmektedir:

a) Kadın-erkek ilişkisi ve aile hayatı. Bu alanla ilgili olarak bütün insanların aynı kökten geldiği, kadının da aynı nefisten yaratıldığı, insanların hemcinslerine iyi davranmaları, erkek ve kadın her insanın hayata başladıkları koruyucu ve bes­leyici yatak olan ana rahmini ve akrabalık ilişkisinin doğurduğu haklan unutma­maları gerektiği bildirilmiş; akraba, eş, analı-babalı, yetim, hür ve câriye olarak kadınların haklan, aile hayatının kuralları ve miras hükümleri açıklanmış, gerekti­ği yer ve durumda hükümler müeyyidelere bağlanmıştır.

b) Kur’ân-ı Kerîm’in inanan muhatapları, kadm-erkek ve aüe ilişkilerinde Allah’a kulluk edecekleri gîbi inanan ve inanmayan diğer insanlarla ilişkilerinde de Allah’a kul olma şuurunu koruyacak, O’nun talimatına uygun davranacaklar­dır. Bu alana ait olmak üzere sûrede canın, malın ve mülkiyetin korunması, bun­lara karşı yapılan tecavüzlerin cezalandırılması; adalet, iyilik, yardımlaşma, ema­nete riayet edilmesi gibi konulara ve hükümlere yer verilmiş; müminlerle “müna­fıklar, yahudiler ve müşrikler” arasındaki ilişkilere ait kaide ve hükümler getiril­miş; hicretin hükmü açıklanmış ve câhil iye izlerinin silinmesi teşvik edilerek al­kollü içki kullanımının yasaklanmasına ilk adımlar atılmıştır.

c) Üçüncü olarak da çeşitli âyetlerde vakit namazı, korku namazı, namaz için gerekli bulunan temizlik (taharet) gibi ibadetlere, ferdî ve sosyal ahlâk kurallarına yer verilmiş; böylece sosyal kurallar, düzenlemeler ve kurumlardan maksadın sağ­lıklı bir “Allah-kul ilişkisi” kurmaya, yalnızca Allah’a kul olmak isteyenlerin önündeki engelleri kaldırmaya yönelik olduğuna işaret buyurulmuştur. [4]

Meali

Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla… 1. Ey insanlar! Sizi bir tek ne­fisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üre­tip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sa­kının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. [5]

Tefsiri

1. Kur’ân-ı Kerîm’de “ey insanlar!” hitabının hedef kitlesi yalnızca mümin­ler değil, bütün insanlardır. Bu sebeple âyette “Allah’tan sakının” yerine “Rabbi-nİzden sakının” mealinde bir ifade kullanılmıştır. Çünkü insanların yaratıcı ile kut­luk ilişkisine “Allah ve ilâh”, insan olarak yaratılma ve geliştirilme ilişkilerine ise rab ismi uygun düşmektedir. Zira bu isim, yaratmayı ve yaratılana belli özellikler İçinde var oluş imkânı vermeyi ifade etmektedir.

Hitabın, arkadan gelecek hükümler bakımından, hiçbir fark gözetmeksizin bütün insanları hedeflemiş olmasının ikinci delili de insanlar arasındaki ilişkilere -biri geniş, diğeri nispeten dar olan- iki unsuru temel kılmış olmasıdır: a) Bütün insanların asıl maddesi, özü olan “nefis”, b) İlk rahimden (bütün insanların anne­si olan Havva’nın rahminden) son rahime (her bir İnsanın annesinin rahmine) ka­dar gelen rahimler. Yaratanı bir, özü ve aslı bir, ilk oluşta anası babası bir, sonra­ki oluşlarda da soyu ve ailesi bir olan insanların yalnızca bu birlikten kaynaklanan birtakım haklan ve ödevleri (bu mânada insan haklan) olacaktır, olmalıdır; Nİsâ sûresi de bu hakların ve ödevlerin önemli bir kısmını açıklamak üzere gönderil­miştir.

Kur’an’da nefis (çoğulu enfus), “insan, insanın veya başka bir şeyin kendisi, insanın hayatta iken insan olmasını sağlayan (İnsanın onun sayesinde, ona sahip olduğu için insan olduğu), ölünce de ebedî varlığını devam ettiren unsuru” mâna­larında kullanılmıştır. Bazı âlimler, filozoflar ve sûfîler ruh ile nefsi aynı varlığın iki adı olarak açıklamışlar[6] bazıları ise nefis ile ruhu farklı mahiyetler olarak tanımlamışlardır. İkinci tanımlamaya göre Allah Teâlâ her bir insan için tıpkı bedeni gibi bir de nefis yaratır, Şah Veliyyullah’ın “neşeme” adını verdiği bu nefis, insantn hayatı boyunca yapıp ettiklerine göre ma­nevî bir yapı ve kişilere göre farklı özellikler kazanır. Ruh ise şahsî değil umumi­dir; tek bir enerji merkezinden gelip ampulleri aydınlatan elekrik gibidir ve ilâhî­dir, Allah’a aittir, halk âlemine değil emir âlemine dahildir, nefis için Allah’ın rı­zâsına götüren yolu aydınlatır veya onu bu yola çeker. İnsanın tabiatında ve yapı­sında Allah’ın rızâsına aykırı yola çeken güçler de (heyecanlar, güdüler, ihtiyaçlar) vardır, ayrıca şeytanın da İşi, insanı Allah yolundan saptırmaya çalışmaktır. İnsan (nefis), aldığı eğitim ve iradesi sayesinde bu iki çekim merkezi arasında mü­cadele ve imtihan vererek dünya hayatında kulluğunu ve tekâmülünü gerçekleştir­meye çalışır; “emmâre” (kötüye çeken, kötüyü emreden) nefis olmaktan kurtula­rak, “levvâme” (kendini tenkit eden, kınayan), “mülheme” (ilâhî ilhama mazhar olan), “mutmaİnne” (şüphelerden ve geçici zevk bağımlılığından kurtularak huzu­ra eren), “râdıye” (Allah’ın takdirine razı olan), “merdiyye” (Allah’ın rızâsına mazhar olan) nefis basamaklarına veya derecelerine tırmanmak için çabalar[7] Ayette önce “sizi bir tek nefisten yaratan” denilmiş, sonra “ondan da eşini ya­ratan” buyurulmuştur; insanlardan her birinin babası ve anası bulunduğuna, her bi­rey üreme kanunları çerçevesinde meydana geldiklerine göre burada “nefisten, on­dan yaratan” sözünü “onun bir parçasından” (meselâ kaburgasından) şeklinde de­ğil, “onun özünden, ona benzer (mislî) olan asıldan ve kökten (buradaki ifadeye göre nefisten) yaratan” şeklinde anlamak gerekir. Nitekim “Onlara ısınıp kaynaşa-sınız diye size kendi türünüzden (nefislerinizden) eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duygulan yerleştirmesi de O’nun kamtlarrndandır” mealindeki âyette de bu kelime aynı mânada kullanılmıştır (Rûm 30 !21), Nahl (16112) ve Şûra (42/11) sû­relerinde de benzer ifadeler vardır. Bütün bu âyetlerde “nefsinden yaratmak”, “vü­cudunun bir parçasından yaratmak” mânasında değildir. Buna göre meali ve nu­maralan verilen âyetler, Havva’nın aslının, Âdem’in kaburgası olduğu şeklindeki yaygın inancın delili olamaz. Havva’nın veya kadınlann eğri kaburgadan yaratıl­dığını ifade eden hadisler, kadınla erkeğin tabii (fıtrî) olan ve değişmemesi gere­ken farklılıklarını ve özelliklerini anlatmak üzere yapılmış bir benzetmedir, meca­zî bir anlatımdır. Nitekim bazı rivayetlerde açıkça “Kadın kaburga gibidir” buyu­rulmuştur[8]. Hadîslere göre kadınları er­keklere benzetmeye, tabii özelliklerini yok etmeye kalkışmak, eğimli yaratılmış kaburga kemiğini düz hale getirmeye uğraşmak gibidir. Kaburga ancak kavisti ol­duğunda uygun, sağlam ve kâmildir, fonksiyonunu yerine getirir; düz olsaydı ak­ciğerin şekline uymaz ve onu koruyamazdı. Şu halde onu düzeltmeye çalışmak bozmaya ve kırmaya çalışmak demektir.

Adem ile Havva yaratıldıktan sonra bunlardan birçok erkek ve kadının mey­dana getirildiği ve yeryüzüne dağıtıldığı ifade buyurulmaktadır. Bazı müfessirler dünyada yalnızca bir erkekle bir kadının bulunduğu bir zamanda bunların çocuk-lannın nasıl çocuk meydana getirebilecekleri üzerinde durmuş ve “birinci batında ikiz doğan bir erkek ve bir kızın, ikinci batında yine ikiz doğan bir kız ve bir er­kekle evlendiklerini, o tarihte başka yolu bulunmadığı için Allah’ın farklı batınlar­da doğan kardeşler arasında evlenmeyi caiz kıldığını ifade etmişlerdir[9]. Bize göre böyle bir tasavvur zaruri değildir; çünkü Allah Teâlâ’nın insa­nı nasıl yarattığını açıklayan âyetlerde topraktan, çamurdan, nefisten ve Allah’ın ruhundan üflemesiyle yaratıldığı kayıtlan ve şekilleri vardır. Son şekil Hz. îsâ’nın yaratılmasıyla ilgilidir. Meryem, bir erkekle beraber olmadan Allah’ın ruhundan üflemesi[10] ve bunun açıklaması mahiyetinde olan “ruhun insan şekline bürünüp Meryem’e görünmesİ”yle (Meryem 19/17) hamile kalmış ve Allah’ın ona ulaştırdığı bir “kelimesi”[11] olarak Hz. îsâ’yı do­ğurmuştur. Keza Hz. Zekeriyyâ bir zürriyet vermesi için rabbine dua etmiş, rabbİ-nin de duasını kabul ederek Yahya’yı ona vereceğini müjdelemesi üzerine “kendi­sinin yaşlandığını, eşinin de çocuktan kesildiğini” ifade ederek bunun nasıl olaca­ğını sormuştu. Rabbin ona cevabı şöyle olmuştur: “İşte böyle; Allah dilediğim ya­par”[12]; “… O, bana kolaydır; daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım” (Meryem 19/9). Hz, Âdem’in yaratılmasında ana da yoktur baba da; Hz. îsâ’nın yaratılmasında yalnızca ana vardır; Hz. Yahya’nın yaratılma­sında ana ve baba vardır, fakat çocuk yapma kabiliyetleri mevcut değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve sağlam rivayetlerde “kardeşlerin birbiriyle evlendikleri” bilgisi veril­mediğine göre ilk yaratılan erkekle kadından birçok erkek ve kadının türetilmesi-nin nasıl olduğunun bilinmediğini, yukarıda zikredilen şekillerden birisine göre veya bir başka şekilde yaratma ve çoğaltmanın olabileceğini ifade etmek bize da­ha uygun görünmektedir.

Akrabalık bağının (sıla-i rahim) hakkını vermemekten sakınmanın, Allah’ın emirlerine aykırı davranmaktan sakınma ile beraber zikredilmesi İslâm’da akraba­lık ilişkisine ne kadar önem verildiğine güçlü ve açık bir işaret teşkil etmektedir. Ayrıca bu giriş, sûrede “ana, kız kardeş, eş” gibi sıfatlarla erkeğe bağlı (araların­da akrabalık veya akid ilişkisi bulunan) kadınların haklarına riayet edilmesi gerek­tiğine ve bunun Allah’ın emirlerine riayet mahiyetinde olduğu hükmüne de işaret etmekte, gelecek hükümler için manevî bir müeyyide vermektedir. [13]

Meali

2. Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mal­larını kendi mallarınıza katarak yemeyin; zira bu büyük bir günahtır, 3. Ye­timlerin hakkına riayet edemeyeceğinizden korkarsamz, beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın. Haksızlık etmekten korkarsamz tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrılma­manız için en uygun olanıdır. 4. Kadınlara mehirlerini borcunuzu öder gibi verin. Eğer onun bir kısmını size gönül razısıyla verirlerse onu da afiyetle yi­yin. 5. Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere verme­yin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel şeyler söyleyin. 6. Ev­lilik çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin; eğer onlarda akılca bir olgun­laşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin, büyüyecekler de malla­rını alacaklar diye o mallan israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin. Zengin olan (veli) yetim malına tenezzül etmesin, yoksul olan da kararınca yesin. Mallarım kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun; hesap sorucu olarak da Allah yeter. [14]

Tefsiri

2. İnsanoğlunun dünya hayatında mutluluğu bulabilmesinin ve yaratılış ama­cını gerçekleştirmesinin maddî şartları içinden ikisinin önceliği vardır: a) Aile ve cemiyet içinde sağlıklı, dengeli ve düzenli insanî ilişkiler, b) Âdil ve mâkul bir İn-san-servet ilişkisi. 1. âyette önemle tavsiye edilen aile ve akrabalık bağlarına ri­ayetin tabii sonuçlan olarak, 2. âyetten 6. âyetin sonuna kadar geniş ailede yetim­lerin haklarından söz edilmiş, velisiyle yetim arasındaki şahsî ve malî tasarruf iliş­kisi kaidelere bağlanmıştır. Aradaki iki âyette evlilik ve mehîr konularına temas edilmiştir. Ancak bu temas, yetimlerin hukuku ile ilgili kaideler koyma ve tavsi-velerde bulunma iradesinden doğduğu için dolaylı olmuştur, yani meşhur teaddüd-i zevcât (birden fazla kadınla evlenme) izni doğrudan hüküm konusu olma­mış, yetimlerin haklarını korumak için bir araç olarak ve bu münasebetle zikredil­miştir. 7. âyetten İtibaren de servet dağılımının en önemli unsurlarından biri olan miras hükümlerine yer verilecektir.

İnsanoğlu bugüne kadar savaşa, tabii felâketlere ve ölüme çare bulamamıştır. Bir gün savaşa çare bulsa ve devamlı bir barış ortamı sağlasa bile dünya hayatını, diğer ikisiyle beraber yaşayacağı anlaşılmaktadır. Savaşlar, tabii felâketler ve ölümler arkada babalarını ve analarını kaybetmiş çocuklar bırakmaktadır. Babası­nı kaybeden her çocuk (yetim) şahsı ve malları için bir koruyucuya, eğitici ve tem­silciye muhtaç olur, işte bu koruyucu ve temsilciye veli denir. Velinin vazifesi ye­timi görüp gözetmek, onun şahsî ve malî menfaatini kollamaktır: Yetimi himaye­si altına alan, koruyup yetiştiren kimselere Resûlullah’ın, cennette kendileriyle be­raber olacağı müjdesi vardır[15]. Bunu yapmayan, üstelik yetim malını yemeye, gasbetmeye, onu kendine ait kötü malla değiştirmeye kalkışan veli, görev ve yetkisini kötüye kullanmış, ema­nete hıyanet etmiş olmaktadır. “Temizi ve iyiyi, pis ve kötü olanla değiştirme”nin bir başka şekli de helâli bırakıp haram olanı, hakkı olmayan şeyi almak ve yemek­tir, haramdan yararlanmaktır. [16]

3. Yetimler çoğu defa velileri tarafından evlendirilmekte, damat adayı ve ev­lilikle ilgili olarak ileri sürülen şartlar konusunda da velilerin isteği belirleyici ol­maktadır. Yetim bir başkasıyla evlendirilirken onun menfaatinin koruyucusu veli­dir. Eğer yetim bir kızı bizzat veli almak, nikahlamak isterse bu takdirde onun ko­ruyucusu yoktur, şartlan belirlemek de -aynı zamanda evlenme akdinin diğer tara­fı olan- veliye kalmaktadır. Bu durumda hakkın kötüye kullanılması,.yetimlerin hukukunun zayi olması ihtimali artacağından velilere, adaletten sapma riski karşı­sında, himayeleri altında bulunan ve kendileriyle evlenmeleri caiz olacak kadar da uzak akrabaları olan yetim kızlarla evlenmek yerine, başka kadınlarla evlenmele­ri tavsiye edilmekte; “ikişer, üçer, dörder” demek suretiyle de dünyada evlenile­cek kadınların tükenmediğine, velayeti altındaki yetim kızlar dışında birçok kadı­nın bulunabileceğine işaret buyunılmaktadır. Hz. Âişe’nin “yetimlerin hakkına ri­ayet edemeyeceğinizden korkarsanız…” mealindeki âyetin geliş sebebi olarak zik­rettiği yaygın âdet ve sorular, yukarıdaki açıklamanın tarihî bir vakıa olduğunu göstermektedir. Buna göre veliler ya mallarına göz koydukları için -istemedikle­ri, sevmedikleri halde- himayeleri altındaki yetimlerle evleniyorlardı yahut da is­teyerek evleniyor, fakat mehİrlerinİ ve çeyizlerini emsaline göre eksik beürliyor lardı[17].

Âyetin dolaylı olarak temas ettiği birden fazla kadınla evlenme (teaddüd-i zevcât, poligami) imkânı ve âdeti, İslâm’ın geldiği çağdan çok öncelere kadar uzanmaktadır. O çağlarda Mısır, Hindistan, Çin ve İran’da, eski Yunan ve Roma toplumlarında, yahudilerde ve Araplar’da ya nikahlamak ya da evde veya evin dı­şında bir yerde dost tutmak suretiyle erkekler, birden fazla kadınla evlilik yapıyor veya evliliğe benzer İlişkiler yaşıyorlardı. Bu devirlerde birden fazla kadınla ev­lenmenin çeşitli sebepleri vardı. İslâm’ın geldiği bölgede özellikle köylerde ve dağ başlarında yaşayan bedevilerin çok kadınla evlenmelerinin baş sebebi, hem düş­mana karşı korunmanın, hem de çevresi üzerinde hâkimiyet sağlamanın güçlü ve muharip nüfusa ihtiyaç göstermesidir. Diğer sebepler arasında kırsal hayatın güç­lüğü ve birçok emekçiyi gerekli kılması, kabileler arasında sürüp giden savaşların, yağma, baskın ve talan hareketlerinin çok sayıda erkek ölümüne sebep olması, bu­nun sonucu olarak da kadın-erkek arasındaki sayı dengesinin erkek aleyhine bo­zulması gösterilebilir.

Şu halde erkeğin birden fazla kadınla evlenme imkân ve uygulamasını İslâm getirmemiş, mevcut uygulamayı belli şartlara ve hukuk kurallarına bağlamak su­retiyle İyileştirerek devam ettirmiştir. Devam ettirirken de iki durumu birbirinden ayırmış gibidir: a) Henüz evlenmemiş olanlara -bu âyette- bir kadınla yetinmeleri tavsiye edilmiş, birden fazla kadınla evli olanlar için adalete riayet edememe teh­likesinin bulunduğu, bundan uzak kalmanın en uygun yolunun ise bir kadınla ev­lenmek olduğu dile getirilmiştir, b) 129. âyette ise birden fazla kadınla fiilen evli olanlara hitap edilmiş, birden fazla kadın arasında adalete tam riayetin mümkün olmadığı bir kere daha hatırlatıldıktan sonra hiç olmazsa adaletsizlikte, farklı ilgi ve muamelede ölçünün kaçırılmaması istenmiştir.

Beşerî sistemler köklü değişikliklere uğratılarak amaca uygun hale getirilir­ler. İslâm’da bir bütün halinde köklü değişim söz konusu değildir, onda değişmez kurallar vardır. Ancak bir kural, bir hüküm uygulandığında tabii olmayan olumsuz bir sonuç doğuyorsa uygulamayı durdurma imkânı da mevcuttur. Bu cümleden olarak, tarihî ve sosyal şartlara bağlı bir cevazdan (izin, serbest bırakma) ibaret olan çok kadınla evlilik, genellikle kötüye kullanıldığı ve olumsuz sonuçlar doğur­duğu takdirde, müslümanların veya yetkili temsilcilerinin kararıyla engellenebilir. Bu tasarruf, Allah’ın hükmünü değiştirme anlamına gelmez. Bu, tıpkı şartlarını ye­rine getirememekten korkan ferdin tek kadınla evli kalmayı yeğlemesi gibidir; şartları oluşursa ruhsat da geri döner[18].

“Mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin” tavsiyesi de yetimlerin ve kadınlann haklanna riayet gerekçesine dayanmaktadır; ancak bunda cariyelerin de men­faati vardır. Allah Teâlâ önce aile bağı İçinde hür kadınlara ve yetimlere yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmayı murat etmiş, bunu sağlayacak hukukî düzenleme­lere ışık tutmuştur. Aynı zamanda ve bir çırpıda kölelik ve cariyeliği kaldırmak hikmete uygun bulunmadığından bunu da zaman içinde kaldırmanın çok yönlü tedbirlerini vahyetmiştir. Kefaretler, İbadet sayılarak teşvik edilen ihtiyarî azat et­meler, kölelere tanınan çeşitli haklar, onların özgürlüklerini kazanmaları konusun­da kendilerine maddî yardım yapılması yönündeki teşvikler, köleliğin kaynakları­nı kurutmaya yönelik yasaklar bu tedbirler arasındadır. Yetimlerin ve hür kadınla­rın haklanna riayet edememekten korktuğu için sahip olduğu câriye ile evli gibi yaşayacak olan müminin avantajı, cariyenin hür kadınlara nispetle daha az hakka sahip bulunmasıdır. Bu tavsiyenin, câriye lehine olan yanı ise bir aile kadını olmak ve çocuk doğurması halinde, alınır-satılır bir câriye olmaktan kurtulmaktır. Çünkü İslâm’ın getirdiği bir ıslahat olarak sahibinden çocuğu olan câriye “çocuk annesi” (ümmü’l-veled) adını almakta, artık evden ve elden çıkarılması caiz olmamakta, kocası ölünce de tamamen hürriyete kavuşmaktadır. [19]

4. Mehir, sadak, nihle, ecir (çoğulu ücûr) kelimeleri, evlenme akdinde er­keğin kadına verdiği (muaccel) veya borçlandığı (müeccel) malı ve meblağı ifade eder. Bazı toplumlarda erkekler kadınları zorla alırlardı; sonra velilerine (yakın ak­raba olan erkeklere) bir ödeme yaparak kadınlarla evlenme yoluna gidildi. Ülke­mizin bazı yörelerinde âdet olan başlık ödemesi bu uygulamanın bir kalmtısıdır. İslâm bunları ortadan kaldırdı, velilerin bir mal veya meblağ karşılığında velayet­leri altındaki kızları kocaya vermelerini yasakladı. Bunun yerine, bir karşılık bek­lemeden, ahm-satım mahiyetinde olmaksızın, kocanın eşine bir hediye vermesini veya borçlanmasını gerekli kıldı, bu “gerekli hediye”nin adı da -en yaygını mehir olmak üzere- yukarıdaki kelimelerle ifade edildi.

Kadınların zayıflığından istifade ederek borçlandıkları mehri ödemeyen ve­ya verdiklerini geri alan erkekler de bulunduğu için âyette “Kocaları eşlerine ver­sin” gibi bir ifade yerine “Kadınlara mehirlerini verin” ifadesi tercih edilmiş, bu hakkın yerine getirilmesi bir sosyaLve hukukî vazife olarak telakki edilsin isten­miştir.

Mehir bir yandan kadınlara verilen değerin ve onlara karşı gösterilen rağbetin bir sembolü, diğer yandan da bir teminat, bir güvenlik vasıtasıdır. Mehrin teminat oluşu iki noktada kendini gösterir: a) Boşamayı güçleştirmesi. Çünkü mehir borç­lanılmış ise boşama halinde erkek tarafından derhal ödenecektir, yani boşama bir malî külfet getirmektedir. Peşin ödenmiş ise yeniden evlenme yeni bir ödemeyi gerektirecektir. b) Kendi imkânlarına dayalı ekonomik yeterliği bulunmayan kadınlar için mehrin bir müddet İhtiyaç karşılama vasıtası olması. Boşanmış kadın, bu saye­de yeni bir iş, eş veya himaye elde edinceye kadar aç ve açıkta kalmayacaktır.

Mehrin kocaya bağışlanması caizdir; ancak bu konuda maddî veya manevî bir baskı yapılmayacak, bağışlama mutlak mânada gönül rızâsına dayanacaktır. Bu konuda titiz davranan bazı müctehidler, dilediği zaman kadının bağışladığı mehri geri isteyebileceğine hükmederken “rızânın devamlı olmasını” şart koşmuş gibi­dirler. [20]

5. Kısıtlı olanlara ait (onların mülkiyetinde bulunan) mallar için “mallarınız” ifadesinin kullanılması “millî servet” kavramına, “geçiminize dayanak kıldığı” ifadesi de insan hayatında malın önemine işaret etmektedir. Buna benzer âyetlerle hadislerden bir dinî maksat çıkarılmıştır ki, buna malın korunması ilkesi denir. İslâm, kimin mülkiyetinde bulunursa bulunsun malda, servette diğerlerinin de haklan ve menfaatlerinin bulunduğuna, bu sebeple mülkiyetin ve malın korunma­sı sorumluluğuna bütün toplumun katılmasının gerekli olduğuna dikkat çekmiştir.

“Aklı ermez” diye çevirdiğimiz sefih hukuk dilinde, “malını akıllıca kullan­ma yeteneğinden mahrum bulunan insan” anlamında kullanılır. Böyle kimseler için bir vasî tayin edilir. Normal durumlarda çocukların velileri aynı zamanda va­sileridir. Vasî kısıtlının malını korur ve akıllıca nemalandınr, bu arada onun ihti­yaçlarının da bu maldan karşılanmasını sağlar. [21]

6. Çocukların evlenme çağına gelmeleri, normal hallerde reşîd olmalarının, yani rüşd dönemine girmelerinin de zamanıdır. Ancak evlenme yaşı geldiği halde riişdün hâsıl olmaması veya riişd hali görüldüğü halde yaşın gelmemiş olması da mümkündür. Bu sebeple âyet malın teslimini iki şarta bağlamıştır: a) Evlenme ya­şının gelmesi. Müctehidlere göre bu, on beş-on dokuz yaşları arasında değişmek­te, bazılarına göre kızlarla erkek çocuklar için farklı yaşlar öngörülmektedir. Dev­let ictihadlar arasından birini seçerek kanunlaştırma ve uygulamayı buna göre yap­ma imkânına sahiptir, b) Fiilen riişdün yani malı akıllıca kullanma yeteneğinin oluşmasıdır. Veliler ve vasiler uygun vasıtalarla kısıtlıları deneyecekler, riişdün oluştuğuna kanaat getirdiklerinde şahitler huzurunda mallarını, artık reşîd olan sa­hiplerine teslim edeceklerdir.

Kısıtlıların mallan üzerinde tasarrufta bulunan vasilerin, ihtiyaçları bulundu­ğu takdirde, örfe veya kanuna göre bu maldan uygun bir pay yahut ücret almaları caizdir. İhtiyacın bulunmaması halinde hem kısıtlının hem de cemiyetin menfaati­ne olan bu işin ücretsiz, hasbî olarak, kamu yararı düşüncesiyle ve Allah rızası için yapılması tavsiye edilmiştir. [22]

Meali

7.Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere pay vardır; yi­ne ana-babanm ve akrabanın bıraktıklarından kadınlara da pay vardır; azın­dan çoğundan, belli pay. 8. (Vâris olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunurlarsa bundan, onları da rızıklandırın ve onla­ra güzel söz söyleyin. 9. Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde korkacak olanların (başkalarının yetimleri için de) kalpleri sızlasın; Allah’tan sakınsın ve doğru söz söylesinler. 10. Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir. [23]

Tefsiri

7. Nisa sûresi, başta kadınlar olmak üzere aile fertlerinin haklarını açıklama­ya devam ediyor ve bu âyetle bir Câhilİye adetini daha kaldırarak miras paylaşı­mında adaletli bir düzen kovuyor. İslâm’dan önce Araplar mirastan kadınlara ve kızlara pay vermezlerdi. Vârisler ya vasiyet ile ya da -vasiyet yok ise- güç ve ya­şa göre belirlenen erkeklerden ibaret idi. Doğumdan akraba olan erkeklerden baş­ka, evlât edinme ve kan kardeşliğine benzer kardeşlik sözleşmeleri yapmak sure­tiyle ilişki kurulan erkeler de vâris olurlardı. Mekke döneminde uygulanması mümkün olmadığı için miras taksimiyle ilgili bir değişiklik yapılmadı. Medine’ye hicret edilince muhacirlerin birçok yakın akrabası -çoğu müşrik olarak- Mekke’de kalmış oldular. Önce Hz. Peygamber’in “her bir muhacire bir Medİneli müslüma-nı kardeş etmesi” sonucunda doğan yakınlık (muâhât) ile karşılıklı sözleşme (mu-vâlât) miras hakkına sebep kılındı (bu sûrenin 33. âyeti bu geçici durumla ilgili­dir). Daha sonra Mekke’de kalan akraba Medine’ye göçüp yeni doğumlarla da ai­leler genişleyince hedeflenen düzenleme yapıldı ve kadınlar da dahil olmak üzere belli derecelere kadar akraba olanlar birbirine vâris kılındı. İbn Abbas bu konuda şu önemli açıklamayı yapmıştır: Bu âyetler gelip durumu değiştirmeden önce mi-ras erkek çocuğa kalırdı, ana-babaya da vasiyet yoluyla mal bırakılırdı. Müslü­manlar Mekke’den Medine’ye göçünce, Hz, Peygamber’in muhacirlerle ensar ara-sında kurduğu kardeşlik bağlantısı sebebiyle bu iki zümre arasındaki miras ilişki­si devreye girdi. Sonra bu sûrenin 33. âyeti ve bunu açan 11 ve 12. âyetler gelin­ce, manevî kardeşlerin birbirine vâris olmaları hükmü kaldırılmış oldu. Artık ma­nevî kardeşler arasında geçerli olan ilişki iyi niyet, yardımlaşma, ikram ve İstenir­se vasiyet yoluyla mal bırakma şekline dönüştü[24],”Azından çoğundan, belli pay” ifadesi, miras az olsun çok olsun hak sahiple­rinin belli paylarının bulunduğunu belirtmekte ve aşağıda açıklanacak olan miras paylarının sahiplerine verilmesi konusunda titizlik gösterilmesi gerektiğine işaret etmektedir. [25]

8. Bu âyet hem sosyal adalet hem de İslâm’ın insanlara telkin ettiği merha­met, şefkat, Özgecilik, karşılık beklemeden yardım gibi erdemlerin benzeri bulun­maz bir örneğini sergilemektedir. Vefat edip az veya çok bir mal bırakan kimse­nin, kanunî mirasçıları yanında, mirastan payı bulunmayan uzak akrabası ve ko-nu-komşusu, eşi-dostu arasında yoksullar ve hizmetçileri bulunabilir. Mirasçı ak­raba ölüm acısını -yerini doldurmasa bile- miras payı ile bir dereceye kadar telâfi ederler. Ölen kişi yakınları, sevdikleri veya velinimetleri olarak diğerlerinin de kaybıdır. İşte bu kaybı kısmen telâfi etmek ve miras paylaşımı vesilesiyle muhtaç­ları nasiplendirmek için âyette zikredilen kimselere mirastan pay verilmesi ve gö­nüllerinin alınması tavsiye edilmiştir. Bu tavsiyeye uyulduğu takdirde nispeten uzak oldukları için mirasçı olamayan akraba ve diğer ilgilileriyle mirasçılar arası­na soğukluk, kıskançlık, dışlanmışlık gibi olumsuz duyguların girmesi de önlen­miş olacaktır.

Bu âyetin, aşağıda gelecek olan miras âyetleriyle neshedildiğini (hükmünün kaldırıldığını) düşünenler olmuşsa da arada bir zıtlık, bir çelişki bulunmadığından; yani hem mirasçı olmayan yakınları ve yoksulları mirastan bir şeyler vererek na­siplendirmek hem de -mirasın, geri kalan büyük kısmından- mirasçıların paylarını vermek mümkün olduğundan nesih hükmüne varmak isabetli bulunmamıştır. Bu-hârî’nin nakline göre İbn Abbas da bu âyetin hükmünün yürürlükten kaldırılmadı­ğım (mensuh olmadığını), uygulamaya açık bulunduğunu ifade etmiştir[26].

Uzak akrabaya ve yoksullara mirastan bir miktarın dağıtılmasının hükmü (bunun farz mı, tavsiye mi olduğu) konusu da tartışılmıştır. Mezhep imamlarının da dahil bulunduğu çoğunluk bunun farz değil, gönüllü bir tasadduk olduğunu, zekâttan başka mecburi sadaka yükümlülüğünün de bulunmadığını göz önüne alarak “Verilmesi güzel olur, menduptur” deyip âyeti böyle yorumlamışlardır. Ayrılacak bir miktarın zikredilen kimselere dağıtılmasının mecburi olduğunu söyleyen müc-tehidler de vardır.

Danışmalar sonunda belirlenecek uygun bir miktarın belli bir fonda toplan­ması ve genellikle yoksullarla talep eden uzak akrabaya sarfedilmesi, bu ilâhî em­rin bir düzen içinde uygulanmasını sağlayabilecektir. [27]

9. Bu vesileyle yetimler konusuna bir daha dönülmüştür. Çünkü yetimler hem miraslarını tam olarak alma hem de mallarının korunması ve reşîd oldukla­rında bu malların kendilerine teslim edilmesi konularında korunmaya, gözetilme­ye muhtaçtırlar. Etkili olsun diye hitap, insanların vicdanlarına yöneltilmiş “Ye­timleri kendi çocuklarınız olarak düşünün” denilmek istenmiştir; geride bıraktığı yetimlerinin haksızlığa uğrayıp perişan olmalarına kim razı otur! Veliler ve vasi­ler bugün başkasına olanın yarın kendilerine olacağını bilmeli, yeryüzünde haksız­lık bulundukça ondan bir gün kendilerinin ve çocuklarının da zarar göreceğini unutmamalıdırlar. [28]

Meali

11. Allah size, çocuklarımı hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (ver­menizi) emreder. İkiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-baba-sı ona vâris olmuşlarsa anasının hakkı üçte bîrdir. Ölenin kardeşleri varsa anasının payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsi­niz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hik­met sahibidir. 12. Yapacaktan vasiyetten ve borçtan sonra, eşlerinizin, çocuk­ları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borç­tan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığını­zın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anası, babası ve ço­cukları bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bun­dan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir. 13. Bunlar Allah’ın sınırları­dır. Kim Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ederse Allah onu, zemininde ırmak­lar akan cennetlere koyacaktır, orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kazanç budur. 14. Kim de Allah’a ve Peygamberi’ne itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır. [29]

Tefsiri

11-12. Sahâbîlerden Câbir (r.a.) hastalanmış, kendini bilmez halde yatarken Resûlullah, yanına Hz. Ebû Bekir’i de alarak onu ziyarete gitmişti. Abdest aldı, hastanın yüzüne biraz su serpti. Kendine gelen Câbir Resûlullah’a, “Malım hak-kında ne yapayım?” diye sorunca miras âyetleri nazil oldu[30].

İslâm hukukunda mirasın (terike) nasıl taksim edileceği geniş ölçüde Kur’ân-ı Kerîm’de, bu âyetlerle sûrenin sonundaki 176. âyette açıklanmıştır. Sünnet ve ic-mâ delilleri de bu âyetlerde yeterince açıklanmamış olan kısımların hükmünü açıklığa kavuşturmuştur.

Ölenin anası, babası, oğlu, kızı, kardeşi gibi bazı yatanlarının hisseleri bu âyetlerde ve birkaç hadiste belirlendiği ve açıklandığı İçin bunlara “belli payların sahipleri” mânasında ashâbü’l-ferâiz denilmiştir. Tek başlarına olunca mirasın ta­mamını, bunlarla beraber olunca geri kalanı alan akrabaya ise asabe denir. Mese­lâ ölenin oğlu tek başına bulunsa mirasın tamamını alır, ölenin karısıyla (oğulun anası veya analığı) bulunduğu takdirde ise bunun sekizde bir hissesinden geri ka­lan sekizde yediyi alır. Ashâbü’l-ferâizin birbirine ve asabeye göre değişen ve pay­larını etkileyen durumlarına ha) denir ve böyle kırk hal vardır. [31]

11. âyette tek kızın ve ikiden fazla kızın paylan belirlenmiş, ancak iki kızın payı ifade edilmemiştir; müctehidler ve müfessirler iki kızın payının da -İkiden fazlası gibi- üçte iki olduğu sonucuna varmışlardır. Çünkü âyetin başında “Erkeğe iki kadınınki kadar pay vardır” buyurulmuştur, erkeğin bu payı (ölenin bir kızı ve bir oğlu olsa oğlunun alacağı pay) üçte iki olduğuna göre -erkek bulunmadığında da- iki kadının payının üçte iki olduğu buradan anlaşılmaktadır, öteden beri uygu­lama da böyle olmuştur.

İlgi çekici bir husus da miras taksiminde kadının payının esas alınması ve er­keğin alacağı payın buna göre belirlenmesidir. Bu açıklama şekli bize, kadının mi­rastan pay almasını sağlayan önemli inkılâbın pekiştirilmesine yönelik gibi gözük­mektedir.

“Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz” ifadesi, İslâm’da miras taksiminin şahsî duygulara ve ter­cihlere göre değil, akrabalık bağına ve bu bağın cemiyet ve aile hayatında sağla­dığı faydalara göre belirlendiğini göstermektedir. Mirasın akrabalık bağına dayan­ması ve bunun da akraba fertleri arasında farklı bulunması, payların da buna göre az veya çok olmasını gerektirmektedir. “Aralarında rahim bağı bulunanlar Al­lah’ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır” (Enfâl 8/75) mealindeki âyet de, usul veya fürû olma bakımından aynı çizgi üzerindeki (aynı derecedeki) yakın ak­rabanın uzağını mirastan mahrum edeceğine (hacb kaidesi) ışık tutmaktadır.

Miras hakkında ya kandan ve doğumdan ya da evlenmeden oluşan yakınlık esas alındığı için evlât edinme, kardeşlik sözleşmesi, sırf vasiyete dayalı-miras paylaştırma usulleri ortadan kaldırılmıştır.

Miras paylaşımında kadınların yan erkek hissesi kadar pay almaları ilk ba­kışta bazı kimselere ters gelmiş, “Kadının daha fazla pay alması gerekildi” gibi düşünülmüş, müslüman olmayan bazı yazarlar da bu bakımdan İslâm miras huku­kunu tenkit etmişlerdir. Halbuki konuya, İslâm’ın getirdiği yükümlülükler bütünü, nimet-külfet dengesi gibi başka unsurlar göz önüne alınarak bakıldığında bu dağı­tım şeklinin adalet ve hakkaniyete daha uygun olduğu görülmektedir. Şöyle ki:

a) Bütün durumlarda kadının payı erkeğinkinin yarısı kadar değildir. Çocuk­ları da bulunan bir ölünün mirası paylaştırılırken anası ile babası hayatta iseler bunların paylan altıda birer olmak üzere eşittir. Dede ve nine de böyledir. Anası bir olan kardeşler birden fazla iseler mirasın üçte birini -erkek ve kadın- eşit ola­rak paylaşırlar. Bu eşit paylaştırmada ya mirasçının ölü ile ilişkisi ya da onu ölü­ye bağlayan vasıta göz önüne alınmıştır.

b) Aynı derecede erkekle kadın akraba yan yana geldiğinde erkeğe, iki kadın hissesi kadar pay verildiği durumlarda aile ve kamu yaran ile malî yükümlülükler göz önüne alınmış ve buna göre bir denge kurulmuştur. Bugün daha ziyade Batı toplumlarında durumun kısmen değiştiği gözlenmekte olsa bile geçmiş zamanlar­da erkekler, ticarî tecrübe, bilgi birikimi ve toplumsal aktivite gibi imkân ve ko­numlan itibariyle servetin rasyonel kullanılışına kadınlardan daha yatkın olmuş­lardır. Âyette, bu gibi objektif şartlar dikkate alınarak, içinde toplumun da hakkı bulunan servetin, daha çoğunun üzerinde tasarruf hakkı erkeğe verilmek suretiyle servetin korunması, iyi idare edilmesi, aile ve toplumun ondan âzami derecede is­tifade etmesi amaçlanmıştır.

c) Tasarruf ve idare bakımından mirasın çoğuna erkekler hükmetmekte ise­ler de bizzat faydalanma bakımından kadınlar daha avantajlı durumdadırlar. Çün­kü kadınlar, erkeklerin aldıklarının yarısını almakla beraber bu yanda başkalarının -meselâ kocalarının, erkek kardeşlerinin- tasarruf, müdahale ve istifade haklan yoktur. Kadınlar bu hisseyi istedikleri gibi kullanırlar. Evlenirken düğün masrafı, mehir (kocanın karısına vereceği veya borçlanacağı teminat akçesi), evlendikten sonra ailenin geçiminin temini hep erkeğe yüklenmiştir ve bu vesileyle kadınlar, erkeklerin aldtklan mirastan da istifade etmektedirler. Hesaplandığında görülece­ği üzere kadınlar, mirasın üçte birine mâlik olduklan halde faydalandıktan pay yaklaşık olarak üçte ikiyi bulmaktadır. Aynca erkeklerin askerlik, belli dereceye kadar muhtaç akrabanın nafakasını temin, kaza tazminatı (diyet) ödemesine katıl­ma gibi -kadınlar için söz konusu olmayan- malî yükümlülükleri de vardır.

d) İslâm miras taksimini tenkit edenlerin dikkat etmeleri gereken bir husus daha vardır: Eski Roma, Yunan, Mısır, Hint, İran, Çin ve Arabistan’da kadınlar mirastan tamamen mahrum bulunuyorlardı; miras taksiminde ulaşılmak İstenen amaç, servetin ailede kalması, başka ailelere intikal etmemesi idi. Ortaçağ’dan sonra Batı’da, kadınlarla erkeklerin mirastan eşit pay almaları için bazı hukukî dü­zenlemeler yapıldı, kanunlar çıkarıldı. Ancak bu defa kadınların, mallan üzerinde serbest tasarruf haklarına sınırlamalar -özellikle erkeklerin izni şartı- getirildi. Bu­na karşı yem zamanlarda yapılan mücadeleler sonunda genellikle elde edilen so­nuç, mülkiyet ve tasarrufta eşitlik olabildi. İslâm’ın daha baştan verdiği hak ise mülkiyet bakımından kadına üçte bir olan, fakat tasarruf ve istifade bakımından üçte ikiyi bulabilen bir miras payıdır.

11 ve 12, âyetlerde birkaç kere tekrarlanan “vasiyet ve borçtan sonra” ifade­si hem bu ikisinin, taksime nispetle önceliğine hem de önemine işaret etmektedir. Bu talimata göre önce ölünün borçlan Ödenecek, sonra vasiyeti yerine getirilecek, daha sonra da kalan miras paylaştırılacaktır. Hadisler ve icmâ, vasiyeti mirasın üç­te biri ile sınırlamış, vârislere vasiyet yoluyla mal bırakmayı da yasaklamıştır. Te-rikenin üçte ikisi vârislerin mahfuz hisseleridir. Ölen mâlik, malının üçte birinden fazlasmı yabancılara (vâris olmayanlara) veya bir hayır kurumuna vasiyet etmiş olsa bile -vârisler razı olmadıkça- bu vasiyetin üçte biri aşan miktarı geçerli değil­dir.

Vâris olamayan akraba İle yetimlerin mirastan faydalandırılmaları, ayrıca na­faka, zekât, kurban, fıtır sadakası, üçte birle sınırlı vasiyet, ihtiyaç devam ettiği müddetçe -zekât ödenmiş olsa bile- yoksulların servet üzerindeki hakları ve bun­lara ek olarak adaletli bir sekile sokulmuş olan miras taksimi, İslâm’ın öngördüğü sosyal adalet ve refahın sağlanmasında rol oynayan önemli kural ve kurumlardır.

13 ve 14. âyetlerde, yukarıda belirtilen buyruk, yasak ve tavsiyelerin Allah Teâlâ tarafından konulmuş sınırlar olduğu, Allah ve Resulüne itaat edenlerin âhi-rette büyük mükâfatlara nail olacakları, onlara itaatsizlik edip Allah’ın koyduğu sı­nırları aşanların ise ağır cezalara çarptırılacağı vurgulanmıştır. [32]

Meali

15. Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm ahp götürünceye yahut Al­lah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. 16. İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse ar­tık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir. [33]

Tefsiri

15-16. Nûr sûresi hicrî 6. yılda, Nisa sûresi ise 4-6. yıllar arasında vahyedil-miştir. Fuhşun çeşitlerine göre cezalarının belirlendiği bu iki sûrenin ilgili âyetleri bir yandan birbirini tamamlamış; diğer yandan -muhtemelen- sonra gelenler, önce­ki gelenlerin bir kısım hükümlerini değiştirmiştir (nesih veya tahsis etmiştir). Âyet­lerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece fuhuş suçuyla ilgili bazı cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahabe icmâı teşkil etmiştir.

“Çirkin fiil” diye tercüme ettiğimiz fahişe kelimesi Kur’an’da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır[34]. Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi ara­larında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmakta­dır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır; şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bîr değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Nitekim İsfahanlı müfessir Ebû Müslim (ö. 323/935) âyetleri böyle anlamış, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ da el-Me-nâr’da[35] bu anlayışı desteklemişlerdir. Buna göre:

a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; “Allah’ın onlara bir yol açması” ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.

b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, on­lara maddî ve manevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.

c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhuşun cezası ise Nûr sûresinde (24/2) açıklandığı üzere yüzer sopa vurmaktır.

Bu anlayış ve yorum, âyetlerin lafzî ifadesine uygun olmakla beraber konuy­la ilgili hadisler ve uygulama göz önüne alınınca birçok cevapsız soru ve çözülme­miş problem doğmaktadır. Yukarıdaki anlayışı ortaya koyanlar ve onu destekleyenler bu problemleri, ilgili hadislerin sahih olmadığını ileri sürerek veya “Hadis­ler daha önceki dinlere veya örfe dayalı uygulamayı aksettirmektedir, âyetler ge­lince bu üygulâralar terkedilmiştir” şeklinde te’viiler yaparak[36] çözme yoluna gitmişlerdir. Ancak gerek homoseksüel ilişki ve gerekse evli erkekle­rin ve kadınların zinası için öngörülen ağır cezaların -Nûr sûresi geldikten sonra da- asırlar boyunca uygulandığı, yüz sopa cezasının ise evlilik hayatı yaşamamış (muhsan olmayan) erkekle kadının zinasına tahsis edildiği bilinmektedir. İlgili ha­dislerin sahih olmadığını söylemek, hadis ve usul ilminde yerleşmiş kaidelere gö­re kolay ve isabetli değildir. Bu hadislerde geçen ifadeler de bu hükümleri açık bi­çimde içermektedir. Şöyle kî:

a) İbn Abbas, “Allah’ın açtığı yoF’un, getirdiği çözümün “Evlilerin zinası için recim (taşlayarak öldürmek), bekârların zinası için İse yüz sopa” olduğunu belirtmiştir[37].

b) Hz. Peygamber “Allah’ın açtığı yoF’un evli zânîler için recim, bekâr zânî-ler için İse yüz sopa olduğunu açıklamıştır[38].

c) Yine Resûlullah, Allah’tan başka tanrı olmadığına ve kendisinin Allah’ın elçisi olduğuna iman eden kimseler arasında sadece üç büyük suçtan birini İşle­yenlerin ölüm cezasına çarptırılacağını belirterek bunlardan birinin de zina eden “evlilik yaşamış” kadın ve erkek olduğunu belirtmiştir[39]. Bu hadis evlilik hayatı yaşamış bulunan kimseler için zi­na cezasının ölüm olduğunu açıkça ifade etmektedir.

d) Hz. Peygamber hayatta iken, onun bilgisi dahilinde ve verdiği hükme da­yanan birden fazla recim cezası uygulanmıştır. Bunların bir kısmı müslüman ka­dınlarla ve erkeklerle, bir kısmı ise -kendi istekleriyle bir hakim olarak Hz. Pey-gamber’e başvurdukları için- bu konuda onun hüküm vermesini isteyen yahudiler-le ilgilidir[40]. Yahudiler, zina eden bir kadınla erkeğin davasını Resûlullah’a getirdiklerinde o, Tevrat’ta bunun cezasının ne oluğunu sormuş, yahudiler gerçeği gizleyerek sopa cezasından bah­setmişlerdi. Yahudi iken müslüman olan Abdullah b. Selâm’in müdahalesi ve Tev­rat’taki yerini göstermesi üzerine yahudiler onu doğrulamak mecburiyetinde kal­mışlar, Hz. Peygamber de gereğinin yapılmasını emretmişti[41]. Bugün elimizde bulunan Tevrat’ta da recim cezasına yer verildiğini görüyo­ruz[42].

e) Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra Râşid Halifeler devrinde evlilere zi­na cezası olarak recim uygulanmıştır[43].

f) Hz. Ömer recim cezasının Allah Teâlâ tarafından Peygamberine bildirildi­ğini, bunu âyet gibi okuduklarını, ihmal edilmemesi gerektiğini -önem verdiğini gösteren bir tavır ve üslûp içinde- açıklamıştır[44].

Bu açık ifadeler ve uygulama karşısında müetehid ve müfessirlerin kahir ek­seriyeti, evli iken zina eden kadınların ve erkeklerin cezalarının recim olduğu hük­münde birleşmişlerdir. Buna göre eziyet etme ve hapsetme cezalarının yerine ge­len sopa cezası âyetle, recim cezası ise hadisle belirlenmiştir. Âyetin âyeti neshet-mesinin caiz olduğunu benimsemiş bulunan usulcütere göre burada bir problem yoktur. Ancak Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, 15. ayetin getirdiği cezanın muvakkat ol­duğunu (“Allah bir yol açıncaya, başka bir çözüm getirinceye kadar” buyuruldu-ğunu) göz önüne alarak burada nesihten söz edilemeyeceğini, belli bir müddete ka­dar geçerli olan hükmün, o müddet dolunca zaten ortadan kalktığını, bundan son­ra geçerli olacak hükmün de açıklandığını ifade etmiştir (1,354). 16. âyete gelin­ce buradaki hükmü değiştiren bir âyet, bir de sünnet vardır. Âyet bekâr suçlular için sopa cezasını koymuştur, sünnet ise bunu teyit ettikten sonra evlilerin zina su­çu için recim cezasını getirmiştir. Burada recmi kabul edenler, zaruri olarak sün­netin âyeti neshini de kabul etmiş olmaktadırlar. Usulcülerin büyük çoğunluğu, mütevâtir (başından itibaren yalan üzerinde birleşmelerini aklın kabul edemeyece­ği ölçüde çok sayıda kişi tarafından rivayet edilmiş) sünnetin âyeti neshedebilece-ği kanaatindedir. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî recmi bildiren hadislerin mütevâtir gel­diğini ileri sürmektedir (I, 361). Bazı usul eserlerinde İmam Şafiî’nin, sünnetin Kur’an’la neshedİlebileceği kanaatinde olduğu belirtilmekle beraber, kendi eserin­de sünnetin Kur’an’ı, aynı şeklide Kur’an’ın da sünneti hiçbir şekilde neshedeme-ceğini savunmaktadır[45].

Sopa ve recim cezası gelmeden önce inen 15 ve 16. âyetlerin hükmü “kadın­ların veya erkeklerin kendi cinsleri arasındaki cinsî ilişkiler içindir” denildiği tak­dirde nesih problemi ortadan kalkar. Geriye Nur sûresinin 2. âyetindeki sopa ce­zasının evli zina suçlularım da kapsamına alıp almadığı konusu kain”. “Bu âyet be­kâr zina suçluları içindir” diyenler recmi getiren hadislere dayanıyorlar. Bize gö­re bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek -usule göre- mümkün olmamakla beraber getirdikleri recim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de yok değil­dir:

a) Recim cezası İslâm’dan önce vardır ve uygulanmıştır, İslâm’ın getirdiği, başlattığı bir ceza değildir.

b) Zina cezalarının daha hafif olanları Kur’ân-ı Kerîm’de yer aldığı halde re­cim cezasına Kur’an’da yer verilmemiştir. 25. âyette gelecek olan mümin cariye­lerle ilgili “Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının ya­nsı gerekir” mealindeki ifade, hür ve evli kadınların zina cezalarının da yüz sopa olduğuna işaret etmektedir. Çünkü yüz sopanın yansı uygulanabilir, fakat recim (ölüm) cezasının yansından söz edilemez.

c) Hz. Peygamber, hayatında uygulanan birkaç recim cezasında hazır bulun­mamış, infazı başkalarına havale etmiştir. Suçun ispatı bu vak’aların tamamında suçlunun itirafıyla hâsıl olmuş ve ceza, müslüman suçluların ısrarla günahtan te­mizlenmeyi istemeleri üzerine infaz edilmiştir.

d) “Zina ettim, beni cezalandırarak temizle” diye gelen müslümanlan Hz. Peygamber Önce geri çevirmiş, söylediklerini duymamış gibi davranmış, ısrar et­meleri üzerine kurtarıcı telkinlerde bulunmuş, “Deli mi, içmiş mi, yaptığı zina ol­madığı halde öyle mi sanıyor?” demiş, bütün bunlara rağmen ısrar ettikleri için ce­zalandırma yoluna gitmiştir[46].

e) Mâiz isimli sahâbî, infaz başlayınca can acısıyla kaçmaya başlamış; arka­sından yetişen infazcılar onu öldürmüşlerdi. Dönünce durumu Hz. Peygarnber’e anlatmışlar. O da “Keşke bıraksaydınız! Tövbe ediyor, Allah da onu kabul buyu-ruyordu” demiştir. Sahabenin recmedilen müslümanlar hakkında ileri geri konuş­maları karşısında da, “O öyle tövbe etti ki bir ümmete paylaştınlsa her bir ferdine yeterdi”; başka bir rivayete göre, “O öyle bir tövbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştınlsa -bağışlanmaları için- yeterdi” buyur­muştur[47]. İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi fıkıhçılar bu ha­dislere dayanarak tövbe eden, kendiliğinden gelip suçunu itiraf eden suçlulara ce­zayı uygulayıp uygulamama konusunda ülü’l-emrin serbest olduğu sonucuna var­mışlardır[48].

f) Recim cezasını getiren hadiste Hz. Peygamber,”… Bekârlar için yüz sopa ve bir yıl da sürgün, evli veya evlilik geçirmiş kimseler için yüz sopa ve recim” ifadesini kullanmıştır[49]. Müctehidler bu hadiste geçen ceza­ların İkisi hakkında farklı görüş, anlayış ve değerlendirme getirmişlerdir: 1. Kadı­nın başka bir yere sürülmesi, 2. Recim yanında bir de sopa cezasının uygulanma­sı. Hadiste bu İki ceza da yer aldığı halde bunlar uygulanmaz diyen müctehidler olmuştur. Hatta Ebû Hanîfe’nin, “sürgün cezasının had (değişmez, kanunî ceza) değil, uygulaması yöneticilere bırakılmış ta’zir cezası nevinden olduğunu” söyle­diği nakledilmiştir[50]; yani Kur’an’da olan ceza had, sünnetin getirdiği ilâve ceza ise ta’zir olarak değerlendirilmiş olmaktadır.

Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası -mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak- hadlerden değildir. İslâm’dan Önce de uygulan­dığı için İlk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, cay dinci bulduğu bir ce­za çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârla-nnki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bı­rakılmış, ta’zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve in­fazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü’1-emir tarafından düşürülebilir. [51]

Meali

17. Allah’ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini ka­bul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 18. Yoksa kötülükleri ya­pıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında “Ben şimdi tövbe ettim” diyenlerle kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır. [52]

Tefsiri

17-18. Önceki âyetin sonunda zina suçu işleyenlerin tövbesinden söz edildi­ği için bu iki âyette gerçek, samimi, kabule şayan tövbe’nin ne olduğu ve ne ol­madığı açıklanmıştır. Buna göre insanlar hak dine inanan ve inanmayanlar diye ikiye ayrılır. Hak dine inanmayanların tövbesi ona iman etmektir; iman, daha ön­ceki inkarcılıkla o hal içinde işlenmiş günahların bağışlanmasını sağlar. Hak dine inananlar bilerek ve isteyerek günah işlemiş olurlarsa bunların tövbesi de yaptık­larından pişmanlık duymaları, samimi olarak Allah’a yönelip bir daha günah işle­memek üzere söz vermeleriyle gerçekleşir.

Âyette geçen “bilmeden” ifadesi, “yapılanın kötülük veya günah olduğunu bilmeden” mânasında olmayıp, “bildiği halde iradesine hâkim olamayan, bilgisini uygulamayan, nefsine uyup kötülük yapan” mânasında kullanılmıştır. İnsanlar ya­şadıkları müddetçe tövbe kapısı açıktır. Ne zaman akılları başlarına gelir ve tövbe ederlerse Allah’ın, vaadinin gereği olarak bu tövbeyi kabul buyurması ve günah­kâr kullarını affetmesi umulur, lütfundan beklenir. Günahkâr kişi hayatının son sa­niyelerine kadar tövbe etmez, dünya hayatından ümit kestikten ve gayb âlemine dahil bulunan berzah ve âhiretle ilgili bazı gerçekleri gördükten, hissettikten son­ra henüz can vermeden tövbe ederse, bu tövbenin sebebi, gayba imana dayalı sa­mimi pişmanlık olmayıp yüz yüze gelinen cezadan kurtulmaya yönelik bulundu­ğu, tekrar kulluk ve itaat imtihanına fırsat da kalmadığı için kabul edilmeyecektir. Kabul edilmeyen bir başka tövbe de hayatını, hak dini inkâr içinde geçirdikten sonra ölen ve âhiret âlemini gördükten sonra pişmanlık duyanların tövbesidir. Bu da gayba iman ve samimi pişmanlıktan kaynaklanmadığı için Allah tarafından ka­bul edilmeyecektir. Bu hükmü teyit eden başka âyetler de vardır[53].

Meali

19. Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçir­meniz için kendilerini boşanmaktan engellemeyin. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah’ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz. 20. Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın. Siz onu, iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi geri alacaksınız! 21. Aramzda beraberlik yaşadığınız ve onlar sizden sapasağ­lam bir söz de aldıkları halde mi onu geri alacaksınız! [54]

Tefsiri

19. “Kadınlara zorla vâris olmak” ya kendileri veya malları için söz konusu olmaktadır. İslâm’dan önce her ikisi de yapılmakta idi. Birincisi, ölen kimsenin bü­yük oğlunun -kendisinin öz annesi değilse- onun karışma (üvey annesine) sahip ol­ması şeklindeydi. O dönemde ölen kişinin, karısıyla evlenecek, başka eşinden oğlu yoksa ya kadın elini çabuk tutup kaçar, baba tarafına sığınır ve kurtulurdu ya da ölenin erkek yakınlarından birisi erken davranıp gelir, kadının üzerine elbisesini atar ve böylece ona sahip olurdu. İkincisi kadının kendine değil, malına zorla vâris olmaktır. Bu da iki şekilde olmakta İdi: a) Kocası karısını sevmediği ve ona İlgi göstermediği halde boşamaz, nikâhı altında iken ölmesini ve malının kendisine kal­masını beklerdi, b) Kadınları ve kızları velileri evlendirmezler, bekâr veya dul ola­rak vefat etmelerini ve mallarının kendilerine kalmasını isterlerdi[55]. Birinci uygulamayı yansıtmak için âyetin ilk cüm­lesini “Kadınları zorla miras olarak almayın” şeklinde tercüme etmek gerekir. Biz ikincisini esas aldığımızdan bu cümleyi “Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir” seklinde çevirdik. Kadınlara karşı haksızlık ve zulüm demek olan bu âdet­ler ve uygulamalar İslâm’da kaldırılmış, haklar sahiplerine verilmiştir.

“Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça” kaydı iki şekilde anlaşılmıştır: Zina et­medikçe veya evlilik hukukuna riayetsizlik etmedikçe. Birinci yoruma göre evli kadın zina ederse kocası, ona verdiği mehir ve yaptığı masrafın bir kısmını geri alabilmek için kendisini sıkıştıracak, rahatsız edecek, fakat boşamayacaktır. Kadın bu rahatsızlık sebebiyle kocasına bir meblağ ödedikten sonra boşanma imkânım elde edecektir. Yaptığı masrafın tamamını değil de bir kısmını geri almasına izin verilmesinin sebebi, zina etmeden önce geçirilen evlilik hayatına bîr bedelin aynl-masıdtr. Bazı müfessirler bu hükmün, yine zina suçuyla ilgili bulunan Hân âyeti[56] ve hadle (zina cezası) kaldırıldığım ifade etmişlerdir[57]. İspattaki güçlük sebebiyle zina cezasının uygulanmaması ve İhtiyarî oldu­ğundan liâna da başvurulmaması hallerinde bu âyetin uygulanma sahası bulunaca­ğı için nesih iddiasına katılmıyoruz,

İkinci yoruma göre evli kadın iffetli olmakla beraber hak hukuk ve sınır tanı­maz bir tutum içine girerse (nüşûz) bu âyet kocaya, yaptığı masrafın ve ödediği mehrin bir kısmını almak üzere sıkıştırma, rahatsız etme hakkı vermektedir. Baka­ra sûresinin 229. âyetinde geçen “karı ve koca Allah’ın koyduğu sınırlara: riayet et­me, karşılıklı haklan koruma konusunda başarısız olmaktan korkârtarsa kadının bir miktar malî fedakârlıkta bulunması ile evlilik hayatını sona erdirmeleri”nİn bundan farkı, onun karşılıklı rızâya, bunun ise kocanın sıkıştırmasına bağlı bulunmasıdır.

“Onlarla iyi geçinin” şeklinde tercüme edilen kısım lafza daha bağlı kalına­rak “Onlara karşı mâruf çerçevesinde davranın” diye de çevrilebilir. Ma’rûf “top­lum tarafından bilinen, kabul edilen, hoş karşılanan, dine göre de meşru ve mak­bul olan davranışlardır. Evlilik birliği içinde erkeklerin ve kadınların karşılıklı haklan ve “yükümlülükleri vardır. Bu hak ve yükümlülüklerin bir kısmı Kur’an ve sahih sünnet tarafından ortaya konmuştur, bir kısmı ise toplumun örfüne, âdetine ve ahlâkına bağlı ve dayalı olarak belirlenmektedir. İslâm öncesi Arap toplumu­nun örf ve âdetleri arasında bulunan ve kadınlara karşı haksızlıklar ihtiva eden an­layış ve uygulamalar naslarla kaldırılmış; bunların yerine, kadını ve erkeğiyle in­san haysiyet ve şerefine uygun olan hükümler getirilmiştir. İslâm’ın dinî, ahlâkî ve sosyal hayatta gerçekleştirdiği inkılâba uygun olarak oluşan fıkıh ve ahlâk ku­rallarıyla ümmetin örfü, âdeti evlilik birliğine de hâkim olmuş, erkekler ve kadın­lar birbirlerine karşı bu kurallar çerçevesinde davranmışlar, ilişkilerini buna göre yürütmüşlerdir.

Erkeklerin kadınlara karşı kötü davranışları (mâruf çerçevesini aşan muame­leleri) her zaman kadınların kusurundan kaynaklanmaz. Erkeklerin kötü huylu ol­maları, başka kadınlara meyletmeleri, zaman içinde eşlerinden soğumaları, hatta onlardan nefret eder hale gelmeleri gibi sebepler de onları kötü davranışa itebilir; bu âmillerin etkisiyle erkekler, kadınlarını boşamaya, evlilik hayatına son verme­ye karar verebilirler. Bu durumda Kur’ân-ı Kerîm’in tavsiyesi erkeklerin acele et­memeleri, duygularını kontrol etmeleri; duyguya dayalı isteklerin her zaman in­sanlar için hayırlı sonuçlar doğurmadığını, istenmediği halde yapılan veya katla­nılan şeylerin de bazan insan hakkında hayırlı olduğunu düşünmeleri, bu kabilden tecrübeleri hatırlamaları, evlilik hayatını ve bu hayat içinde iyilik ve adaletten ay­rılmama çizgisini ellerinden geldiğince korumaya çalışmalarıdır. [58]

20-21. İslâm’dan önce, kadının kusuru bulunmadığı halde ondan ayrılmak ve bir başka kadınla evlenmek isteyen erkekler bir yolunu bulup ödedikleri mehri4e geri almak isterlerdi. Bu durumda kadın hem eşini, yuvasını ve maişetini hem de bir süre geçimine medar olacak menlini kaybetmiş olurdu. Erkeklerin bu amaçla­rına ulaşabilmek için kullandıkları yollardan biri de kadına iftira atmak, onu birta­kım kötü huy ve davranışlar İçinde göstermekti. Kadınlar bu tehdit karşısında yı­lar, böyle bir lekeden kurtulabilmek için mehirlerini geri vermeye razı olurlardı. İslâm, bu zalimce davranışları yasaklamış, evlenme akdini “ağır sorumluluklar yükleyen bir ahid, sapasağlam bir sözleşme” olarak nitelemiş, evlilik birliği için­de geçen güzel günlerin hâtırasını kirletmenin çirkinliğine işaret etmiştir.

“Yüklerle mehİr vermiş olsanız dahi” ifadesindeki “yüklerle” kelimesi, âyette geçen kıntâr kelimesinin karşılığı olarak seçilmiştir. Arapça’da kıntâr, Türkçe-miz’deki “çuvalla altın, bir çuval altın” deyiminde olduğu gibi çokluktan kinaye­dir, kelimenin lügat mânaları arasında “bir öküzün derisi doluşunca” mânası da vardır. Tefsircİ ve fıkıhçüar, “Kur’ân-ı Kerîm’de, caiz olmayan bir şey örnek ola­rak da zikredilmez” kaidesinden yola çıkarak ve bu âyete dayanarak kadınlara ve­rilecek mehrîn üst sınırının bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Gerçi Hz. Peygamber mehir konusunda aşın gidilmemesini istemişlerdir, fakat bu bir tavsiyeden ibarettir ve imkânı olanların çok mehir vermelerine engel değildir. İnsanların bu izni kötüye kullanmaları ve mehir ödeme konusunda âdeta yarışa girmeleri yok­sulların evlenmelerini güçleştirdiği için Hz. Ömer, nıehrin üst sınırını 400 dirhem (1280 gram) gümüş olarak belirlemeye karar vermiş, mescidde minbere çıkarak bu kararını açıklamıştı. Bunu işiten Kureyşli bir kadın mescide gelip halifeye itiraz et­miş, aralarında şu konuşma cereyan etmiştir:

-Ey müminlerin emîri! Allah’ın kitabı mı yoksa senin emrin mi uygulama önceliğine sahiptir?

-Tabu ki Allah’ın kitabı, niçin bunu soruyorsun?

-Sen biraz önce insanların fazla mehir ödemelerini yasakladın, halbuki Allah Teâlâ kitabında “… Onlardan birine yüklerle (çuvalla altın) mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın” buyurmaktadır.

Bunun üzerine Hz. Ömer, “Herkes Ömer’den daha bilgili” (bir başka rivayet­te) “Doğru düşünen ve söyleyen bir kadın, hata eden bir başkan, Allah yardımcı­mız olsun!” demiş; ardından tekrar minbere çıkarak mesciddekilere şunları söyle­miştir: “Sİzi, kadınlara mehir verme konusunda aşın gitmekten menetmiştim. Her­kes kendi malında dilediğini yapsın, serbestsiniz”[59].

Bu olay, yalnızca kadınlara verilecek mehrin üst sınırının belirlenmesi konu­sunda değil, İslâm’ın ilk yıllarında cemiyet içinde kadının konumu, rolü ve hakla­rı konusunda da önemli ipuçları vermektedir. [60]

Meali

22, Geçmişte olanlar bir yana-babalarınran nikahladığı kadınlarla ev­lenmeyin; çünkü bu bir edepsizliktir, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur. 23. Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kar­deş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşleri­nizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla birleşmemiş olursanız (evlili­ğiniz son bulduğunda) kızlarını almanızda size bir sakınca yoktur. Kendi sul­bünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size ha­ram kılındı; ancak geçen geçmiştir, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 24. Elinizin altında bulunan cariyeler müstesna evli bulunan kadınlar da size ha­ram kılındı; Allah’ın size emri budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak, zinakâr olmamak üzere mallarınızla (mehirle) istemeniz size helâl kılındı. On­lardan faydalanmanıza karşılık kararlaştırılmış olan metihlerini verin. Me-hir kesiminden sonra karşılıklı anlaşmanızda size günah yoktur. Şüphesiz Al­lah ilim ve hikmet sahibidir. [61]

Tefsiri

22. Buradan itibaren üç âyette evlenme mânileri açıklanmaktadır. Hemen bü­tün dinlerde ve beşerî hukuklarda belli derecelerdeki yakınlar arasında evlenme yasaklanmış, bu yakınlık tarafların evlenmelerine mâni olarak değerlendirilmiştir. İslâm’a göre evlenme mânileri bu âyetler yanında sünnet ve icmâ kaynaklarına da dayanmış, bu kaynaklardaki açıklamalarla -aralarında evlenme akdi yapılması ca­iz olmayanlar listesi- tamamlanmıştır. Buna göre erkeklerin evlenmeleri haram kı­lınan kadınları (muharremât) şu sınıflarda toplamak mümkündür: t. 1.Usul. Analar ve onların anaları…

2. Fürû. Kızlar ve kız torunlar…

3. Belli derecedeki yan hısımlar. İster ana-baba bir olsun, ister yalnızca ana­dan veya babadan olsun kız kardeşler, halalar ve teyzeler, kız yeğenler.

4. Belli derecedeki süt yakınları. Bir çocuk bir kadından süt emince kadın sü­tannesi, kadının kocası sütbabası, kadının çocukları da sütkardeşleri olur ve emen bunlarla evlenemez.

5. Evlenme ile oluşan (musâhere) hısımlar. Bunlar İkiye ayrılmaktadır: a) Devamlı haram olanlar. Cinsî temas yapılmamış olsa dahi nikâh yapılan zevcenin annesi (kayınvalide) ve onun annesi… Nikahtan sonra cinsî temas da yapılmış olan zevcenin -daha önceki kocasından olma- kızları ve bunların fazlan… Oğulların ve torunların eşleri (gelinler) ve babaların eşleri (üvey anneler), b) Geçici olarak ha­ranı olanlar. Zevcenin belli derecedeki yakınlarını ikinci eş olarak almak. Bu ya­kınlığın sının şöyle tespit edilmiştir: Zevcenin yakını olan kadının erkek olduğu var sayıldığında birbiriyle evlenmeleri -akrabalık, dolayısıyla- caiz değilse bu iki kadını bir arada nikahlamak da câİz değildir.

6. Başkalarının nikâhı altında bulunan (fiilen ayn yaşasalar bile kocalarının veya hakemlerin ve hâkimin boşamadığı, ayırmadığı) kadınlar.

19. âyette kadınlara zorla vâris olmak yasaklanırken babalann eşleriyle (üvey analar) -onlar istemediği halde- evlenmek de yasaklanmıştı. Bu âyette konuya açıklık getirilmiş ve taraflar İstese bile üvey analarla evlenmenin yasak olduğu bil­dirilmiştir.

Akrabalığın ve hısımlığın evlenmeye engel olması kaide olarak bütün dinler­de, hukuk ve ahlâk sistemlerinde vardır. Sınırların geniş veya dar tutulması bu sis­temlerin oturduğu temel inanca, felsefeye, sistemin insan fıtratı ve tabiatıyla iliş­kisine, fuhuş anlayışına ve aileye verdiği öneme bağlı olmuştur. İslâm’a göre ce­miyetin çekirdeği ailedir, ailenin ilgi ve dayanışma açısından geniş tutulması ön­görülmüştür. Bu geniş aile çerçevesi içinde bir kısım fertlerin birbiriyle ilişkisi ve birlikteliği daha çok olacaktır. Farklı cinsten iki ferdin çeşitli durumlarda bir ara­da olmaları şehvet İçgüdüsünün harekete geçmesine, meşru olmayan cinsî ilişkile­rin vukuuna sebep olabilecektir. Bu olumsuz gelişmeyi engellemek üzere -aile fertlerinin birlikteliğini sınırlamak yerine- cinsî ilişkinin evlenmek suretiyle olması dahi yasaklanmış; böylece birbirlerine, geleceğe yönelik, muhtemel kan-koca olarak bakmaları ihtimali de ortadan kaldırılmıştır.

“Babalarınızın nikahladığı kadınlarla evlenmeyin” cümlesinde geçen “nikah­ladığı” kelimesinden evlenme akdi mi, yoksa cinsî temas mı kastediliyor? Bu so­ruya iki cevap verilmiştir: a) Evlenme akdi, b) Hem evlenme akdi hem de -evlen­me akdi bulunmadan- cinsî temas; yani zina.

İkinci cevabı benimseyenlere göre babaların nikahladığı, evlendiği kadınlar­la (üvey analar) evlenmek de, babaların zina ettiği kadınlarla evlenmek de haram­dır. Başka bir deyişle zina da “evlenme manii” oluşturur; babanın zina ettiği ka­dın, oğulun üvey anası gibi olur ve onunla evlenmesi caiz olmaz.

Şâfıî, (bir rivayette) Mâlik, İbn Abbas, Zührî, Leys b. Sa’d gibi “Burada ni­kâhtan maksat evlenme akdidir” diyenlere göre zina, evlenme engeli oluşturmaz, babanın zina ettiği kadınla oğulun evlenmesi caiz olur. Bize göre de burada nikâh­tan zina kastedilmiş olamaz; çünkü bir cümlede iki kere nikâh kelimesi geçmekte­dir ve bunlardan birincisinin “evlenme akdi” mânasında olduğu kesindir, ikincisi­nin de aynı mânada kullanılmış olması dil ve mantık gereğidir. Babanın zina etti­ği kadınla evlenmeyi bu âyete dayanarak haram saymak yerine, sapmamış, bozul­mamış insan fıtratına ters düştüğü içîn çirkin (mekruh) kabul etmek daha doğru ol­sa gerektir. Nitekim Mâlikîler’den İbnü’l-Mevvâz’ın da bu görüşte olduğu bilin­mektedir[62].

23. Sütanne, sütbaba (sütannenin çocuğunu doğurduğu ve bu doğumdan ge­len sütü ile süt çocuğunu emzirdiği sırada evli bulunduğu kocası), sütkardeşler ve diğer bazı süthısımlannın -evlenmenin yasak olması bakımından- öz anne ve ak­raba gibi olmaları ilgili âyet ve hadislerle sabit olmuş, İslâm’a mahsus bir anlayış ve hükümdür. Çocuğun başka bir gıda ile beslenip gelişemediği bir çağında (ilk iki yaşında) onu emziren kadın, tıpkı doğuran ana gibi çocuğun hayatının idamesini sağlamakta yani Allah Teâlâ çocuğun hayatının devamına sütanneyi vasıta kıl­maktadır. Bu bakımdan emziren kadın anne kabul edilmiş, onunla ve bir kısım ya­kınlarıyla emen çocuğun evlenmesi haram kılınmıştır. Yine bu sebepledir kî, bazı âlimlere göre ilk iki yaşı içinde bile çocuk sütten kesilir, başka gıdalarla beslenir hale gelirse bundan sonra -henüz iki yaş dolmadığı halde- emzirme haram kılıcı olmaz[63].

Müctehid ve müfessirlerin çoğuna göre haram talan emzirmenin çağı çocu­ğun ilk iki yaşı ile sınırlıdır (Bakara 2/233). Buna karşılık, sahabeden Hz. Âişe, müctehidlerden Leys b. Sa’d gibi bazı âlimler, Hz. Peygamber’in bazı tasarrufla­rına bakarak bu konuda yaş smın bulunmadığı ve hangi yaşta olursa olsun emzirmenin evlenmeyi haram kılacağı kanaatine ulaşmışlardır. Diğer Peygamber.ha­nımları (ümmehâtü’l-mü’minîn) ve müctehidîerin çoğunluğu ise haklı olarak, bu konudaki uygulamaların özel ve geçici bir izin olduğu, başkalarına teşmil edileme­yeceği görüşünü benimsemişlerdir.

Müctehidîerin çoğuna göre iki yaşını doldurmamış çocuğun midesine inen bir yudum süt dahi “süthısımlığı” ilişkisi için yeterlidir. Bazı rivayetlere dayana­rak bunu beş doyumluk emmeye kadar çıkaranlar olmuştur[64].

24. Bu âyette geçen muhsanât, muhsınîn kelimeleri “menetmek, engelle­mek” mânasına gelen ihsan masdarından gelmektedir. Âyetlerde ihsan kelimesi kadınlar için “evli olmak”, “iffetli olmak” ve “hür olmak” mânalarında kullanıl­mıştır. Her üç durum da kadını, zinadan koruduğu için bu mânalar, kökteki “en­gellemek” manasıyla ilgili bulunmaktadır. Hangi âyette bu üç mânadan hangisinin kastedildiği karinelerle bilinecektir.

Evlenme mânileri sayılırken zikredilen “muhsan kadınlar”dan maksat evli kadınlardır. Bu âyetle -Câhİliye devrinde bazı durumlarda caiz görülen- birden fazla erkekle evli olma âdeti kaldırılmış, bir kadının ancak bir erkeğin nikâhı al­tında bulunabileceği ve yalnızca onunla kan-koca hayatı yaşayabileceği hükmü getirilmiştir; yani İslâm’da çok kocalılık caiz değildir.

“Ellerinizin altında olanlar müstesna” cümlesiyle cariyelerin kastedildiğinde birleşilmekle beraber- hükmün uygulanmasıyla İlgili olarak farklı yorumlar vardır: a) Kadın esir alınınca evlilik bağı sona erer, esirler gazilere dağıtılınca hissesine ka­dın esir düşen gazi onunla cinsî hayat yaşayabilir. Kadının, müslümanlarla savaşan veya düşman ülkesinde bulunan gayri müslim kocasıyla nikâhlı olması onun “muh-san” sayılmasını gerektirmez, b) Cariyenin sahibi, onu başkasıyla evlendirmiş olsa dahi istediği zaman -hamile olmadığını tespit için- bir hayızlık bekleme süresinden sonra onunla cinsî temasta bulunabilir, c) Evli câriye sahip değiştirince yeni sahi­bi, onun evlilik akdini iptal edebilir, d) Mülkiyetin İntikali boşama yerine geçmek­tedir[65].

İslâm’ın geçmişten devraldığı ve zaman İçinde ortadan kaldırmayı hedefledi­ği kölelik sistemine ait bulunan bu hükümler tarihe intikal etmiştir.

Yukarılarda sayılan “evlenilmesi yasak” kimseler dışında kalanlarla evlen­menin caiz olduğunu bildiren cümle, daha sonra gelen “zevcenin üzerine teyzesi veya halasını almanın yasaklanması, haram kılan sütün -doğumdan hısımlık ölçü siindegenişletilmesi” gibi bazı hadis açıklamalarıyla, ayrıca zina eden kadınla ve erkekle evlenmeyi meneden [66], mümin kadının gayri müslim erkekle ev­lenmesini yasaklayan naslarla sınırlandırılmıştır [67].

“Bunlardan başkasını, namuslu olmak, zinakâr olmamak üzere mallarınızla (menirle) istemeniz size helâl kılındı” diye çevirdiğimiz cümlede geçen “muh-sın”ı, mealinde olduğu gibi “namuslu, iffetli” mânasında anlamak gerekir, “nikâh yapmak şartıyla” şeklinde anlamak doğru değildir. Çünkü kişinin kendi câriyesiy-le nikâh yapma mecburiyeti yoktur, ayrıca “gayra müsâfihîn” (zinaya sapmaksı-zm) kaydı da bu mânaya karîne olmaktadır.

“Onlardan faydalanmanıza karşılık…” cümlesinde kullanılan istimtâ’ keli­mesi müt’a kökünden gelmektedir. En azından İslâm’ın ilk yıllarında uygulanmış bazı ictihadlara dayanılarak bazı mezheblere göre halen câri olan bir nikâhın, ya­ni belli bir süre ile sınırlı evlenmenin adı da “müt’a nikâhı “dır. Hem kelimenin kö­künde bulunan “faydalanma” mânası, hem de “istimt┑ kelimesinin ilk dönemde­ki terim (örfte yerleşmiş) mânası bir kısım tefsircileri, bu âyetin müt’a nikahıyla ilgili olduğu sonucuna götürmüştür. İmâmî-Şiîler’ den başka İbn Abbas, İbn Mes’ûd, Übey b. Kâ’b, Katâde, Miicâhİd, Süddî, İbn Cübeyr gibi sahabe ve tabi­în müfessir ve müctehidleri bunu (âyetin müt’a nikâhı konusunda olduğunu) sa­vunmuşlardır. İhtiyaç bulunduğu için müt’a nikâhının bir müddet mubah kılındığı konusunda ittifak vardır. Müslümanların devamlı evlilik imkânı bulmaları ve ge­çici nikâha ihtiyacın ortadan kalkması sonucu yasaklanmış olduğu konusunda ise ihtilâf vardır. Ehl-i sünnet çoğunluğu, nihaî yasaklama yılında ve yasaklayan nas konusunda ihtilâf etmekle beraber bu nikâhın, ebedî olarak yasaklandığı hükmü­nü benimsemişlerdir[68]. İmâmî-Şiîler’e göre ihtiyaç ve zaruret şartı bu­lunmaksızın müt’a nikâhı caizdir. Ehl-i sünnet’e mensup âlimlerden ve özellikle sahabeden bazılarına göre de müt’a nikâhı caizdir, onu Hz. Peygamber değil İkin­ci halife yasaklamıştır. İmrân b. Husayn bunu söylerken İbn Abbas da, “Ömer müt’a nikâhını yasaklamasaydı çok az kişi zina ederdi” demiştir. İbn Mes’ûd, Câ-bir gibi sahabeden de bu nikâhın caiz olduğu rivayet edilmiş, aynı zamanda bu sa­habenin görüş değiştirdikleri ve sonunda müt’a nikâhının caiz olmadığına kani ol­dukları da rivayet edilmiştir. İbn Âşûr, “İbn Abbas ve İmrân b. Husayn’ın görüş değiştirmediklerini” ifade ettikten sonra müt’a nikâhının hükmüyle ilgili olarak sonucu şöyle özetlemiştir (V, 11): Farklı haber ve rivayetlerden çıkan sonuca gö­re Resûlullah müt’a nikâhını iki kere serbest bırakmış ve İki kere de yasaklanmıştır. Bundan anlaşılan mezkûr tasarrufun tekrarlanan nesih (hükmü kaldırma) olma­dığı, serbest bırakılmasının şiddetli ihtiyaca bağlı kılındığıdır. Râviler ruhsatın ge­rekçesini anlayamamış ve bunu nesihle karıştırmışlardır. Halkın Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in hilâfetlerinde miit’a nikâhı yaptıkları ve ikinci halifenin, son zamanların­da bunu yasakladığı sabittir. Sonuç olarak yolculukta ve savaşta kişinin eşinden ayrı düştüğü zamanlarda olduğu gibi “hadislerdeki yasaklama süresini geciktirme­yi gerektiren” zaruretler bulunduğunda bu nikâh caizdir. Normal (süresiz) nikâhta şart koşulan mehir, şahit, veli gibi hususlar bunda da şarttır. Süre bitince evlilik ilişkisi de sona erer, müt’a devam ederken taraflardan biri ölürse arada miras hu­kuku doğmaz, nikâh süresi sona erince kadın bir hayız görecek kadar bekler (id-det tutar), çocukların nesebi babalarına ait olur…”[69].

İslâm’da evliliğin gerekçesi fert ve toplumun temel ihtiyaçlarından biri olan aileyi kurmak ve yaşatmaktır. Bu gerekçe evliliğin devamlı olmasını ve cinsî tat­min amacının ikinci planda kalmasını gerektirir. Ancak zina büyük bir günah ve suç kabul edilerek şiddetle yasaklandığından, devamlı evlilik kurma imkânından mahrum bulunan, fakat cinsî tatmin ihtiyacı içinde bunalıma düşen müminler için, böyle bir zarurete dayalı olarak müt’a nikâhına ruhsat verildiği ve bunun da istis­naî olduğu anlaşılmaktadır. [70]

Meali

25. İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Allah sizin ima­nınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffet­li yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla ve sahip­lerinin de izniyle onları nikahlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak ve­rin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasmın yarısı gerekir. Bu, içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretme­niz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. 26. Al­lah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına ilet­mek, günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, büyük hikmet sahibidir. 27. Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister; nefsanî arzularına uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler. 28. Allah yükünüzü hafiflet­mek ister; çünkü nisan zayıf yaratılmıştır. [71]

Tefsiri

25. Burada câriye olmayan kadınlar İçin kullanılan muhsan vasfı, “hür” mâ­nasında, cariyeler için kullanılanı ise “iffetli, namuslu” mânasındadir. Müminler hür ve müslüman kadınlarla evlenebilmek için gerekli bulunan maddî güce sahip olmazlarsa daha az bir masrafla câriye nikahlayabiliyorlardı. Eşin hem gayri mus­lini hem de câriye olması ondan doğacak çocukları daha ziyade olumsuz etkileye­ceği için hiç değilse mümin olması istenmiştir. Gayri müslim kadınlarla mümin er­keklerin evlenmelerini caiz görmeyen müctehidlere göre burada bir mesele yok­tur; hür olsun, câriye olsun müminin evleneceği kadın mümin olacaktır. Ancak “Hür ve kitap ehli olan gayri müslim kadınlarla mümin erkeklerin evlenmeleri ca­izdir” diyen müctehidler bu âyette hem hürler hem de cariyeler için geçen “mü­min” vasfını şu şekilde te’vil etmek durumunda kalmışlardır: Kadın hür ve kitabî ise onunla evlenmek caizdir. Burada “mümin” sıfatının kullanılması, müslüman erkeklerin genellikle mümin kadınlarla evlenmeleri vakıasından kaynaklanmıştır. Ebû Hanîfe’ye göre cariyeler için kullanılan “mümin” sıfatı da böyledir ve mümin olmayan cariyelerle de evlenmek caizdir. Diğer müctehidler aynı âyette geçmiş ol­masına rağmen hür kadınlar için “mümin”i te’vil etmiş, cariyeler için İse hakiki mânada almış ve “Mümin olmayan câriye ile evlenmek caiz değildir” demişlerdir. Doğrusu her iki sınıf kadın için de kullanılan “mümin” sıfatını aynı mânada almak, hükmü buna göre tespit etmektir[72].

Câhiliye devrinde köle ve cariyeye insan nazarıyla bakılmadığı için İslâm’dan sonra da bunlarla evlenme konusunda isteksiz davranilacağı göz önüne alınmış, şu deyim ve ifadelerle bu telakkinin kırılması istenmiştir: “Feteyât” (genç kızlar), “ailelerinin (ehl) İzni ile”, “birbirinizden türeyip gelmektesiniz, hepiniz aynı kökten türemesiniz.” Cariyeler için Allah Teâlâ’nın kitabında kullandığı bu üç vasıf, yalnızca o devir için değil, son yıllara kadar kölelere hayvan muamelesi­nin yapıldığı bütün zamanlar için bir inkılâptır ve İslâm’ın köleliği ortadan kaldır­mak üzere attığı adımların ontolojik ve psikolojik alt yapısını hazırlamaktadır. Evet köle ve cariyeler de hür olanlar gibi insan çocuklarıdır, hepsi insanlıkta bir­birine eşit olan “insanlar”dan doğup meydana gelmişlerdir. Köle ve cariyelerin sa­hiplerinin bu sahipliği, insan dışındaki malların sahipliği gibi değildir, aile büyük­lerinin diğerlerine sahipliği gibidir, köle ve cariyeler de aile fertlerinden sayılır. Ailenin kızları nasıl “feteyât” ise cariyeleri de öyle feteyâttır; yani ailenin evlen­me çağına gelmiş kızlarıdır.

Câhiliye devrinde câriye sahipleri, bunları ücret karşılığında fuhuş yapmak üzere kiralar ve üzerlerinden para kazanırlardı. Âyet bu çirkin ve insanlık dışı âde­ti de ortadan kaldırmış, cariyelerle evlenmenin namuslu, ciddi ve hukukî bir ev­lenme olmasını istemiştir.

Evli cariyenin zina yapması halinde kendisine verilecek cezanın, hür kadın-larınkinin yansı kadar olması müfessirleri ve fıkıhçıları, burada “hür” diye tercü­me edilen muhsanât kelimesiyle ilgili farklı yorumlara sevketmiştir. Eskilerin bü­yük çoğunluğu burada kelimeyi, “evli kadın” değil, “bekâr olan hür kadınlar” mâ­nasında anlamışlardır. Böyle kadınların zina yapmaları halinde cezalan yüz sopa­dır, cariyelere ise elli sopalık ceza uygulanacaktır, Muhsanât kelimesinin “namus­lu” ve “evli” kadınlar mânasında da kullanıldığı bilinmektedir. Burada kelimeye “evli kadın” mânası vermeyi engelleyen karine, evli kadınların zinasına uygulanan recim cezasının bölünemez oluşudur. Bu ceza Kur’ân-ı Kerîm’de yoktur. Mesele­ye Kur’an içinde kalarak çözüm getirmeyi tercih edenler burada da muhsanât ke­limesini “evli kadın” diye anlamış ve onların zina cezasınm da yüz sopa olacağı­na bu âyeti delil olarak göstermişlerdir. Bu anlayışa göre hadislerde ifade edilen recim cezası ya müslümanlara ait değildir, yahut da evlilerin zina suçunun had cin­sinden cezası olmayıp ta’zir türünden bir cezasıdır ve uygulanması, ceza siyaseti­nin gereğine göre yöneticilere bırakılmıştır. [73]

26.”… öncekilerin yollarTndan maksat, Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’den iti­baren gönderdiği peygamberlerin, ümmetlerine gösterdikleri yollar, bildirdikleri inanış ve yaşayış bütünüdür. Tevhid temeline oturan bu dinî inanış ve yaşayışın önemli bir kısmı evrenseldir, bütün zaman ve mekânlarda geçerlidir; geri kalan kısmında ise amaç (makasıd) birliği vardır. Bu sebepledir ki Hz. îsâ, “Mûsâ şeri­atını kaldırmak İçin değil, uygulamak ve tamamlamak için geldiğini” bildirmiş[74], hâtemü’l-enbiyâ olan Peygamberimiz de, “Ben güzel ahlâkı tamam­lamak İçin gönderildim” buyurmuştur {el-Muvatîa\ “Hüsnü’l-huluk”, 8). Nuh, İb­rahim, Mûsâ ve îsâ’ya tavsiye edilen ve bildirilen şeyin son peygambere de bildi-rilip din kılındığını ifade eden âyet de[75] bu mânayı desteklemektedir. [76]

27. İnsan iki etki arasında kulluk mücadelesi vermektedir. Müsbet etki Allah Teâlâ’dan, meleklerinden ve iyi ahlâklı müminlerin oluşturduğu eğitim çevresin­den gelmekledir. Bu müsbet etkinin hedefi kulun günaha girmemesi, girdiği tak­dirde hemen pişman olup tövbe etmesi, Allah’ın affına ve rızâsına mazhar olması, buna vesile olacak bir hayat sürmesidir. Olumsuz etki ise nefisten, şeytandan ve kötü insanların oluşturduğu olumsuz eğitim çevresinden gelmektedir. Bunun da hedefi kulu Allah yolundan İyice uzaklaştırmak, iyilik ve fazilet yerine günah, az­gınlık ve taşkınlıkta yarışmasını sağlamaktır. [77]

28. İnsanın zayıf yaratılmasından maksat, kulluk imtihanını kazanabilecek kadar güç ve donanımdan mahrum olması değil, imtihan gereği -İradesi ve gücü yanında- bazı zaaflarının bulunmasıdır. Bunlardan biri de cinsel arzudur. İslâm di­ni, bu tür arzulan yok sayan katı bir yasaklar sistemi getirmeyip bunların meşru yollardan tatminini istemiştir. Müteakip âyetlerde değinildiği üzere insanın zaafla­rından biri de mal tutkusudur. İslâm bunun ortaya çıkaracağı ahlâkî bozulmayla il­gili uyanlarda bulunmakla beraber meşru kazanma yollarını da teşvik etmiştir. Al­lah kullan için güçlük değil, kolaylık murat eder[78]; onları imtihan için bile olsa çıkmaz yollara zorlamaz, taşınamaz yüklerin altına sokmaz. Her bir yükümlülüğün, olağan üstü veya olağan dışı hallere bağlı kolaylıkları, yükü hafif­letici ruhsatlan vardır. [79]

Meali

29. Ey iman edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticaret dışında mallarını­zı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ve kendinizi Öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. 30. Kim haddi aşarak ve haksızlığa saparak bu­nu yaparsa onu ateşe koyacağız ve bu Allah’a çok kolaydır. 31. Eğer size ya­saklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız. [80]

Tefsiri

29. Önceki âyetlerde servetin ve menfaatin intikalinde rol oynayan miras, hi­be, mehir gibi meşru yollardan söz edilmişti. Bu âyette de en geniş mânasında ya­ni “karşılıklı rızâya dayanan ve konusu maddî değerler olan hukukî işlem” anla­mında ticaretten söz edilmekte; bu yollar dışında kalan, bunlara ters düşen ve bun­dan dolayı haksız (bâtıl) diye nitelenen yol ve şekillerle insanların mallarım elle­rinden almak ve bunlardan yararlanmak yasaklanmaktadır. Hırsızlık, gasp, rüşvet, faizcilik ve tefecilik, fahiş fiyat, aldatma bu bâtıl yolların ve şekillerin Önde gelen­leri ve yaygın olanlarıdır. Ticaret genellikle alınan malı, üzerine kâr koyarak sat­mak suretiyle yapılır. Mal alınırken bir bedel takdir edilmiştir; satılırken aynı be­delle devredilmediğine göre -fazlalıktan ibaret olankâr karşılıksız gibi gözük­mekte, bu bakımdan da “haksız kazanç yollan”na yakın, onları andırır bulunmak­tadır. Muhtemelen bu sebepledir ki, haksız kazanç yasaklanırken hemen yanında -istisna şekliyle- ticaret serbest bırakılmıştır. Alımla satım bedelleri arasındaki artı fiyat farkından ibaret olan kâr da meşrudur. Çünkü malı alıp satan tacir hem ka­muya yararlı bir hizmet görmekte hem sermayesini riske atmakta hem de emek çe­kip meşgul olmaktadır. Hz. Ömer ihtikârı (karaborsayı) yasakladıktan sonra “… fa­kat kim yazda ve kışta, zahmet çekip yüklenerek pazara mal getirirse o kişi, Ömer’in misafiridir; istediği gibi satsın, istediği gibi tutsun” diyerek bu gerekçeye işaret etmiştir[81]. Bâtıl yollarda bu unsurlar ve nitelikler yoktur; güçlü olan karşı tarafı ezmekte, onun zaaf ve ihtiyaç içinde olmasından ya­rarlanmakta, gerçek rızâ söz konusu olmadan malını alıp yemektedir.

“Kendinizi öldürmeyin” cümlesinde hem hayatın hem de kamu düzeninin ko­runmasını hedefleyen önemli ve ince işaretler mevcuttur. Malların haksız yollardan elde edilip yenilmesi ve faydalanılması yasaklandıktan hemen sonra “Kendinizi öl­dürmeyin” buyurulması özellikle dikkat çekicidir. Şöyle ki haksızlık, hukukî ve sosyal adaletsizlik anarşiyi doğurur veya körükler, bir kere toplum düzeni bozulup asayiş ortadan kalkınca can güvenliği de tehlikeye düşer; yalnız haksızlığa uğra­yanlar değil, başkasının malını haksız olarak alıp yiyen veya başkasının canına hak­sız olarak kıyan da bu güvensizlikten nasibini alır, kendisi canından olduğu gibi ya­kınlarının da mal ve canlan zarar görür. Âyetin asıl hedefi haksız olarak başkasını öldürmeyi yasaklamak olduğu halde bu başkalarını kastederek “Kendinizi öldürmeyin” buyurulması, hayat hakkının korunması bakımından çok canlı bir vurgu ta­şımaktadır. Zira kişinin kendi hayatıyla başkasının hayatı arasında fark yoktur, bü­tün hayatlar eşit derecede korunmaya lâyıktır, korunma hakkına sahiptir. Birinin canına kıyan kendi canına kıydığını düşünmeli, bu şuur İçinde olmalıdır.

Âyet, İslâm’ın bütün muamelât hükümlerinin hedefi olan “beş zaruri/önemli değerin ve amacın (makasıdü’ş-şerîa) korunması” ilkesinden ikisini ihtiva et­mektedir: Canın korunması ve malın korunması. Bundan önceki âyetler evlili­ği teşvik edip zinayı yasaklayarak neslin korunması ilkesini, ileride gelecek 43. âyet sarhoş olmayı yasaklayarak akim korunması ilkesini, aralarda sık sık tekrar­lanan Allah’a itaat ve kulluk, resulüne itaat ve ittibâ, bütün peygamberlerin getirip tebliğ ettikleri dîne inanma ve bağlanma emirleri de dinin korunması maksadını ihtiva etmektedir. [82]

30. Burada öldürme suçunun âhirete ait cezası açıklanmış olsa da “haddi aşa­rak veya düşmanlık duygusuyla” ve “haksız olarak” kayıtları dünya hayatında, hu­kuk çerçevesinde yaşama hakkının kaybedilebileceğine, insanların bazı ağır suçla­rı işleyerek yargı yoluyla Ölüme mahkûm edilebileceklerine, bu durumda infazı yapanların veya meşru savunma durumunda öldürenlerin her iki âlemde sorumlu olmayacaklarına işaret edilmektedir. Hayat hakkını koruma gerekçesiyle mutlak olarak idam cezasına karşı çıkmak, amacına ters düşen bir tavır ve tedbirdir; haya­tı korumanın en geçerli tedbirlerinden biri de haksız yere cana kıyanın kendi canı­na kıymış olduğunu bilmesi ve bunun fiilen gerçekleşmesidir[83].

31. Dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği davranışlara gü­nah (Arapça’da “ism”) denilmektedir. Günahlar büyük (kebâir) ve küçük (sağâ-ir) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Küçük günahlar için Kur’ân-ı Kerîm’de le-mem, büyük günahlar için ise fahişe ve bunun çoğulu olan fevâhiş kelimeleri de kullanılmaktadır[84]. Bu bağlamda seyyiât (tekili seyyie) kelimesinin de “küçük günah” anlamında kullanıldığı görülmektedir[85]. Büyük günahların tanımı ve sayısı konusunda farklı ifade­ler vardır. Tanımlan arasından, bir fikir vermek üzere şunlar zikredilebilir:

a) Nisa sûresinin başından buraya kadar sayılan günahlardır.

b) Karşılığında ateş, azap ve lanet zikredilen günahlardır.

c) Kur!ân-ı Kerîm’de yasaklanan davranışlardır.

d) Kişinin dini önemsemediğini, dindarlığının zayıf olduğunu gösteren gü­nahlardır.

Bir kısmı hadislerde sıralanmış olan büyük günahlar listesinde de şunlar var­dır: Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, iffetli kadınlara iftira atmak, yetim ma­lı yemek, savaştan kaçmak, dinini yaşayabilmek için hicret ettikten sonra -şartlar değişmediğfhalde- tekrar eski yurduna dönmek, büyü (sihir) yapmak, Mescİd-i Haram’da günah işlemek, ana-baba hakkına riayet etmemek, yalancı şahitlik yap­mak, faiz yemek… [86].

Günahların büyük ve küçük olanlarının dünya ve âhiret hayatını ilgilendiren farklı hüküm ve etkileri vardır. Büyük günah işleyenler Ehl-t sünnet’e göre dinden çıkmazlar, dünyada ve âhîrette fâsık mümin olarak muamele görürler. Mu’tezile’ye göre imanla küfür arasında bir yerde bulunurlar. Hâricîler’e göre ise dinden çıkmış sayılırlar. Büyük günahlarla ilgili yasaklama şekli daha şiddetli ve serttir. Büyük günah işleyenlerin tövbe etmeleri gereklidir. Büyük günahları iradelerini kullana­rak terkedenler küçük günahlardan tövbe etmiş sayılırlar. Büyük günah işleyenler fâsık sıfatını alır ve birçok vazife ve ehliyet için gerekli bulunan “adalet” vasfını kaybetmiş olurlar. Büyük günaha bulaşmış hakimin hükmü bozulur. Açıktan açığa büyük günah işleyenleriyle sosyal ilişkiler kesilebilir. Bunlara karşı, münkerin (di­ne ve ahlâka aykırı davranışlar) ortadan kaldırılması çerçevesinde mücadele edilir. [87]

Meali

32. Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etme­yin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıkla­rından nasipleri var. Allah’ın lütfundan isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bil­mektedir. 33. Ana, baba ve akrabanın geride bıraktıklarından her bir cins için yakın vârisler belirledik. Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah her şeyi görmektedir. 34. Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve malların­dan harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyu-cusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdır. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hu­kukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları ya­taklarda yalnız bırakın ve onları dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onla­rın aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. 35. Eğer kan-kocanm aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir ha­kem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. [88]

Tefsiri

32. Hz. Peygamber’in eşi Ümmü Seleme, “Ey Allah’ın elçisi! Erkekler sava­şıyor, biz savaşamıyoruz, biz mirasta onların aldığının yansını alıyoruz” diyerek açıklama istemişti. Yine aynı hanım ve başkaları, kadınların hicretlerinin Kur’an’da zikredilmemesi, bir erkek şahide karşı iki kadın şahidin gerekli bulun­masına paralel olarak amellerin karşılığının da böyle olup olmadığı gibi hususlar­da aydınlanma ihtiyacında olduğunu belirtmişti. Bu tür tereddütleri giderici birkaç âyet gelmiş olup bunlardan birisi de açıklamakta olduğumuz âyettir[89] .

İnsanların yanıp yakılarak arzu ettikleri, imrenip göz diktikleri şeyler arasın­da maddî olanlar kadar manevî olanlar da vardır. Sûrenin başından buraya kadar ve bundan hemen sonra zikredilecek hükümler, emirler ve yasaklar göz önüne alındığında, Allah Teâlâ’nın arzu edilmesini veya göz dikilmesini yasakladığı şey­ler arasında Öncelikle şunlar akla gelmektedir: Zenginlerin serveti, vârislerin fark­lı hisseleri, yetimlerin malları, kadınların miras paylan (mirastan mahrum edilme­leri), mehirleri, her bir cinse Allah Teâlâ tarafından verilen fıtrî / tabii özellikler…

Âyetteki “temenni” kavramı, “gerçekleşmesi imkânsız veya zor olanı arzula-mak”tır. Bir şeyi temenni etmenin dinî ve ahlâkî yönü bakımından farklı çeşitleri vardır:

a) Din, hukuk ve ahlâkın engellemediği bir şeyi, başkasının elindekine göz dİkraeksizin Allah’ın lütfundan istemek. Bu da “Allah yolunda gehid olmayı te­menni etmek” gibi olması mümkün istekler yanında, Hz. Peygamber’in “defalar­ca diriltilip Allah yolunda şehid olmayı”[90], keza “kardeşlerim” diye nitelediği, kendisinden sonra İslâm’a dahil olacak müslümanlan görmeyi istemesi gibi İlâhî âdete göre mümkün olmayan istekleri de içermektedir.

b) Allah’ın âdetine (koyduğu kanunlara) veya dinine göre olması caiz ve müm­kün olmayan şeyleri temenni etmek. Kadınların erkek olmayı, erkeğin fizik gücüne sahip olmayı, miraslarının erkeğin miras hakkına eşit olmasını dilemeleri gibi.

c) Allah’ın takdirine, vergisine razı olmamayı, ona karşı itirazı, hoşnutsuzlu­ğu ifade eden temenniler.

d) Başkasında bulunan nimetin benzerini / mislini, ona göz dikmeden, “Onun değil de benim olsun” demeden temenni etmek. Büyük bir âlimin ilmi gibi bir ilim, Karun’un serveti kadar bir serveti istemek bu kısmın örnekleridir.

e) Bir önceki maddede zikredilen temenni şeklinin, başkasının elindekinî te­menni mahiyetinde olması. Belli bir şahsın eşini, bii valinin makamını istemek gibi.

f) Başkasının elindeki nimetin -kendisine gelmesi söz konusu olmaksızm-yok olmasını istemek.

a ve d şıklarında yer alan temenni çeşitleri meşrudur, yasak sının içinde de­ğildir; diğer temenniler ise yasaklanmıştır. Bunlar içinden başkalarına zarar veren­ler, Allah’ın takdirine razı olmamayı İfade edenler, haset ve kinden kaynaklanan­lar haram derecesinde yasaklardır. İnsanların boş hayallere kapılmaması, mümkün olmayan şeylerin peşine düşmemesi için yasaklananlar ise mekruh yasaklar içine girmekte, müminleri eğitmeyi hedeflemektedir.

Olmayacak şeyleri temenni etmek insanda, çalışarak elde edilecek şeylere yönelik teşebbüs ve çaba gösterme iradesini zaafa uğratmakta, haset ve kin duy­gularını beslemektedir. Allah’a karşı ilk isyan İblîs’in Hz. Âdem’i kıskanmasın­dan çıkmış, İlk öldürme olayına da Kabil’in, Hâbil’i kıskanması sebep olmuştur. Birçok gasp, isyan, hırsızlık, cinayet, kumar ve zina suçunun temel sebebi başka­larının elinde olana göz dikmek ve kıskanmaktır. Komünizm insanları ekonomik yönden eşit hale getirmeyi hedeflemiş fakat sonunda iflâs etmiştir. Feministler ka­dınla erkek arasındaki farkları sıfırlamayı hedeflemişler, her toplumda marjinal bir grup olarak kalmışlardır. Bugün mâkul çizgideki sosyal bilimcilerin teklifleri iki cinsin farklılık içinde birliği, bütünlüğü, âdil paylaşımı ve tabii iş bölümünü gerçekleştirmeye yönelmektir. İslâm’ın teklifi herkesin, mümkün ve caiz olmak şar­tıyla dilediğini elde edebilmek için elinden gelen çabayı sarfetmesi, mahrum ol­duklarını bilmesi ve görmesi yanında sahip olduklarını da bilip görmesi, bunların kıymetini.takdir etmesi, gayret göstermesine rağmen elde edemediği önemli ihti­yaçlarının cemiyet tarafından karşılanması, Allah’ın nimeti ve lütfü sonsuz oldu­ğu için -başkalarına verileni değil- Allah’ın hazinesinde olanı, O’nun lütfundan is­temesi, beklemesi ve bunun için bizzat gayret göstermesidir.

“Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıkların­dan nasipleri var” cümlesi kadın haklan bakımından oldukça erken bir devirde or­taya konmuş bir inkılâp hükmü içermektedir. Roma hukukundan XX. asrın ortala­rına kadar Batı dünyasında câri birçok hukuka bakıldığında hem kazanma şansı ve fırsatı hem de kazandığına sahip olma, onun üzerinde serbest tasarruf hakkı bakı­mından kadınların aleyhine olan birçok hükme yer verildiği görülmektedir. Günü­müzde bile bazı aile hukuklarında kadın evlilik birliği içinde kendi kazandıklarına ve mal varlığına tek başına sahip olamamakta, bunlar üzerinde dilediği gibi tasar­ruf edememektedir. Burada bir haksızlık olduğu gibi kadınların ve erkeklerin ay­nı işleri yapmalarını, aynı şeyleri kazanmalarını temenni etmekte de aşırılık ve in­san tabiatına aykırılık vardır. Doğrusu her iki cinsin eşit ve farklı yönlerini, tabii özelliklerini tanımak, bunları ortadan kaldırmaya çalışmamak, her birini kendi ka­biliyet, özellik ve eğilimleri yönünde üretken ve verimli olmaya teşvik etmek, her birinin ürettiğine sahip olmasını sağlamak, varlıklıların yoksun olanlara el uzatma­larını ve sahip oldukları nimetleri bir ölçüde paylaşma mutluluğunu tatmalarını özendirmektir. İslâm’ın da yapmak istediği budur. [91]

33. Burada “vârisler” diye tercüme edilen kelime mevâlî’dİr. Bunun tekili olan mevlâ “kişinin yakını, doğumdan akrabası” mânasına da gelmektedir. Ana ve babanın geride bıraktığı böyle akraba arasında amcalar, dedeler, dayılar… vardır. Bu akrabanın da oğul ve torunları “akraba”nın mevâlîsidir. Kan hısımlarının vâris olmaları bu âyete göre genel hükümdür. Eğer miras âyetinde zikredilen vârisler bulunmazsa veya bunlar hisselerini aldıktan sonra artan miras varsa, müctehidle-rin çoğunluğuna göre, yakından uzağa doğru baba tarafından akrabaya (asabe) ve bazı müctehidlere göre ana tarafından akrabaya (zevi’l-erhâm) verilecektir. Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel’in anlayışları böyledir.

Bu âyeti “Ana, baba ve akrabanın bıraktığı her şey için kadınlı erkekli yakın (akraba) vârisler belirledik” şeklinde tercüme etmek de mümkündür.

“Antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz kimseler” cümlesi için çeşitli yorumlar yapılmıştır. Miras hükümleri gelmeden once evlât ve kardeş edinme, vasiyet yoluyla miras bırakma, tazminat ve miras sözleşmesi yapma gibi âdetler var­dı. Bir kısım miictehid ve müfessirler miras âyetlerinin bu uygulamaları ortadan kaldırdığını ifade etmişlerdir. Ebû Hanîfe gibi bazı müctehidlere göre şartlarına uygun miras ve tazminat sözleşmesi (muvâlât akdi) bu âyete dayalı olarak vardır, yürürlükten kaldırılmamıştır; bunlar da sıra kendilerine gelirse mirastan hisseleri­ni alırlar.

“Asabeye, zevi’l-erhâma, sözleşmeli mirasçıya -miras âyetlerinde gösterilen paylar dışında- mirastan pay verilmez” diyen müfessirlere göre bu âyette geçen mevâlî kan hısımlarını, “antlaşma yoluyla yakınlık bağı kurduğunuz (akidlerin bağladığı) kimseler” ise evlenme hısımlarını ihtiva etmektedir. [92]

34. Burada yalnızca kocaların değil, bütün erkeklerin koruyucu ve yönetici (kavvâmûn) olmaları iki gerekçeye dayandırılmıştır: a) Allah insanların bir kısmı­na diğerlerinden üstün kabiliyetler vermiştir, bu cümleden olarak koruma ve yö­netme bakımından erkekler, kadınlardan daha uygun özelliklerle donatılmışlardır. b) Erkekler aile geçimini ve diğer malî yükümlülükleri üslenmişlerdir. Bazı mü­fessirlere göre bu İki gerekçeden birincisi insan tabiatının değişmez özelliğidir; ge­nel olarak erkeklerde akıl ve mantık ön plandadır, kadınlarda ise duygu Öne çıkar. Koruma bakımından fizikî güç Önemlidir ve erkekler bu yönden daha güçlüdürler. İkinci gerekçe ise yaratılıştan değil, kültür ve medeniyet şartlarına bağlı alışkan­lıklar, âdetler, tutumlardan kaynaklanmaktadır, İslâm’ın geldiği çağda daha yo­ğun, günümüzde ise önemli ölçüde olmak üzere erkeklerin bu fonksiyonları da de­vam etmektedir, İslâm hukuk kurallarına göre erkek hem -geniş mânada- ailenin geçiminden tek başına sorumludur, hem de mehir, diyet, cİhad gibi malî tarafı olan yükümlülükleri vardır.

Erkeğin “kavvâm” olması hangi yetkileri ve vazifeleri ihtiva etmektedir? Bu soruya verilen cevaplar eskiden yeniye değişik olabilmiştir. Yalnızca âyet ve ha­dislerin lafızlarını değil, bunların yanında uygulamayı ve dolayısıyla örf ve âdeti de göz önüne alan müctehid ve müfessirler, sözlük mânası “bir şeyin üzerinde du­ran, hâkim olan, özen gösteren, onunla yakından ilgilenen” demek olan kavvâmh-ğa, “reislik, yöneticilik, eğitim, koruma, savunma, ıslah, kazanma, üretme” mâna­larını yüklemişlerdir, Tarih boyunca erkekler bu işleri ve sıfatları, fiilen kadınlar­dan daha ziyade yüklenmişlerdir. Çağımızda kelimeye yüklenen hâkim mâna ise “aile reisliği”dir.

Ayetten erkeklerin yönetim, savunma ve koruma bakımlarından genel olarak önde oldukları anlaşılmakla beraber, takip eden cümleler göz önüne alındığında burada, aile kurumunda hâkimiyet ve yöneticilik mânasının ağır bastığı görülecektir. Ailede kurucu unsur karı-kocadır. Bu temel kurumu oluşturan, yöneten, yön­lendiren dinî, ahlâkî, hukukî kurallar vardır. Kurallara uyulduğu müddetçe mese­le yoktur. Taraflar kuralları bozar, haklan çiğnerse düzeni sağlamak ve adaleti ger­çekleştirmek üzere çeşitli tedbirler ve müeyyideler devreye girecektir. Bu âyette hanımın, 128. âyette ise kocanın hukuku çiğnemesi ve düzene baş kaldırması (nü-şûz) ele alınmıştır. Aile hayatı içinde kadın, kurallara göre rolünü ifa edip etme­mesi yönünden İki sıfatla nitelendirilmiştir: Sâliha ve nâşize. Sâliha kadınlar hem kocalarının ve diğer aile fertlerinin yanında (açıkta, zahirde) hem de onların bu­lunmadıkları yerlerde (gayb) vazifelerini hakkıyla yerine getirir; Allah’ın koydu­ğu, toplumun benimsediği kuralların dışına çıkmaz, aileye İhanet etmez, şerefine leke sürmezler. Bazı davranış ve tavırları sebebiyle yoldan çıkma, hukuka baş kal­dırma (nüşûz) belirtileri gösteren, böylece nâşize olması ihtimali beliren kadınla­ra karşı ne yapılacak, aile düzeni ve hukuku nasıl korunacaktır? Bu noktada Kur’ân-ı Kerîm vazifeyi ailenin reisi sıfatıyla önce kocaya vermektedir. Öngörü­len tedbirlere başvurmasına rağmen koca düzeni sağlayamazsa ve ailenin dağılma­sından korkulursa sıra hakemlere gelecektir. Âyette hukuka baş kaldıran, meşru ai­le düzenini bozmaya kalkışan (nâşize) kadına karşı erkeğin yapabileceği şeyler öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve dövmek şeklinde sıralanmıştır. Öğüt ver­mek ve yatakta yalnız bırakmak, küsmek gibi tedbirler problem teşkil etmemiştir, ancak dövme tedbiri özellikle çağımızda, kadın hakları ve insanlık haysiyeti yön­lerinden önemli bir tartışma konusu olmuştur. Esasen tefsir ve hadis kitaplarına bakıldığında kadının baş kaldırma durumunda bile kocası tarafından dövülmesini, eski tefsirciler arasında da farklı yorumlayanların, bunun caiz olmadığını ileri sü­renlerin bulunduğu aşağıdaki alıntılarda görülmektedir.

Dövme tedbiri ve hükmünün bu âyet dışında- en Önemli dayanağı ilgili ha­dislerdir. Bu hadislerin, aksini söyleyen rivayetlere nispetle daha sahih ve sağlam olanlarında Peygamberimiz kadınların dövülmesini menetmekte, eşlerini dövenle­re “hayırsız” demekte, bu davranışla aynı yuvayı ve yatağı paylaşmanın bağdaşmazlığına, insanî ve ahlâkî olmadığana dikkat çekmektedir[93]. Bu âyetin geliş sebebi olarak zikredilen bir olay da, esasen Araplar’da âdet haline gelmiş bulunan kadın dövme eylemine Hz. Peygamber’in olumsuz bakışını ve bu­nu ortadan kaldırma iradesini yansıtmaktadır[94].

Fıkıh kitaplarında dövmenin şekli ve miktarı üzerinde durulmuş, kadına za­rar vermemesi, iz bırakmaması, yüze vurulmaması genel olarak kaydedilmiştir. Bazı tefsircilere göre vurma tamamen semboliktir, meselâ müfessir Atâ’ya göre misvak (dişlerin temizlendiği, fırça büyüklüğündeki özel, yumuşak ağaç dalı) gibi bir şeyle yapılacaktır[95].

İkinci nesil âlimlerinden Atâ, hukuku çiğneyen kadına uygulanacak müeyyi­de ile genel olarak kadını dövme konusundaki hadisleri birlikte değerlendirmiş ve şu sonuca varmıştır: Erkek, namusu lekeleyecek bir davranışta (fahişe) bulunma­yan, yalnızca nâşize olan karısını dövemez, ancak ona karşı öfkesini ortaya koya­bilir. Atâ’nın bu anlayışını açıklayan -biri eski, diğeri çağdaş- iki tefsir âlimi fark­lı dayanaklardan hareket etmişlerdir. Bunlardan Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’ye göre Atâ, âyette geçen dövmenin ibâha (serbest bırakma) ifade ettiğini, genel olarak er­keğin karısını dövmesini yasaklayan hadislerin ise kerahet (mekruh ve çirkin gör­me) hükmü getirdiğini tespit etmiş ve sonuç olarak “Koca, karısını dövemez” de­miştir (1,420). Çağdaş tefsircilerden İbn Âşûr’a göre Atâ, âyet ve hadislerin fark­lı durumlara göre farklı hükümler getirdiğini anlamış; öğüt ve küsmenin kocaya, tecavüzün şiddetine göre sopa vb. müeyyide uygulamanın ise kısmen kocaya, ge­nel olarak da yönetim ve yargıya (iilü’1-emre) ait bulunduğu sonucuna varmıştır. Koca iyi niyetle (ıslah etmek ve aileyi korumak maksadıyla) ve sının aşmadan, ka­dına zarar vermeden -nâşize olan eşine- birkaç sopa vurursa buna izin verilecektir, sınır aşılır, bu izin kötüye kullanılırsa ülü’1-emr kocaların eşlerini sopalamasını ke­sin olarak yasaklayabilecektir[96].

Kocasına baş kaldırdığı, aile hukukunu çiğnediği, uzun zaman sevdiği ve ka­bullendiği kocasını istemez olduğu için karmm, kocası tarafından -belli ölçüler içinde- dövülebileceği hükmüne tarihîlik açısından da bakılmıştır. İbn Âşûr’a gö­re dövme izni bazı toplulukların veya toplum tabakalarının örf, âdet ve ruh halle­rine riayet edilerek verilmiştir, her zamanda ve her durumda geçerli değildir. Nü-şûz durumunda kocanın karısını dövebilmesi için aralarında yaşadıkları toplumda dövmenin ayıp, anormal, aşağılayıcı, zarar verici, hukuka aykırı telakki edilmeme­si, kocanın öfkesinin karısı tarafından ancak bu vasıta ile hissedilir olması gerekir, izin böyle topluluklar ve durumlar için geçerlidir. Hz. Ömer’in Mekke halkı İle Medine halkını, kadınlara hâkimiyet bakımından karşılaştırdığı şu sözleri de top­lum değiştikçe ilişki ve davranışların da değişebileceğini göstermektedir: “Biz muhacirler kadınlarımıza hâkimdik, sözümüzden çıkmazlardı, Medine’ye gelince gördük ki, Medine’nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar”[97].

Bize göre bu âyette, kadının aile hukukunu çiğnemesi halinde bir ıslah tedbi­ri olarak başvurulabilecek bellibaşlı yolların insanlığın tecrübeleri ve özellikle içinde yaşanılan topluluğun örf ve âdeti dikkate alınarak zikredüirken “kocanın karısını dövmesi” eylemine de yer verilmiş olmakla beraber, bu uygulama Hz. Peygamber tarafından toplum ıslah edilerek, insanın ve özellikle zevcenin dövüle-meyeceği ifade ve telkin edilerek kötülenmiş, “iyi bir kocanın karısını dövemeye-ceği” kaidesi bu yakışıksız davranışın önüne bir set olarak konmuştur. Burada sün­net (Resûlullah’m sözleri ve uygulaması) âyeti neshetmemiş, yerelliğini ve kültü­rel bağlamını açıklamıştır. [98]

35. Ailede huzur ve düzeni bozan kişi, taraflardan sadece birisi olduğunda “nüşûz”dan söz edilir. Aile düzeni iki tarafın karşılıklı anlaşmazlıklarından, hukuk ihlâlinden ve geçimsizlik çıkarmalarından İleri geliyorsa ve bu durum uzayıp git­tiği İçin ayrılmaları, ailenin dağılması ihtimali ortaya çıkarsa “şîkâk” hali gerçek­leşmiş olur. Bu durumda Kur’ân-ı Kerîm’in gösterdiği yol, teklif ettiği çözüm usu­lü “anlaşmazlığın hakemlere götürülmesidir. Âyetin açık ifadesine göre hakem tayin edecek olan merci, kan ve koca veya bunların aileleri değil, devletin ilgili kurumudur (ülü’1-emr). Şikâk durumunda resmî kurum hakem tayin etmekle yü­kümlüdür, ancak bu yükümlülük kan-kocanın da hakem tayinine engel teşkil et­mez. Kurumun (meselâ mahkeme) tayin edeceği iki hakemden birinin kocanın, di­ğerinin de karının ailesinden olması âyette zikredilmiştir. Bu kaydın bağlayıcı olup olmadığı konusu tartışmalıdır. Şafiî gibi “Böylesi daha iyi olur, müstehaptır” diyenler yanında, “Akraba içinde hakemliğe uygun şahıslar bulunduğu müddetçe yabancılardan hakem tayini caiz değildir” diyenler de olmuştur.

Hakem, tarafların nzâsı veya hâkimin tayini ile anlaşmazlık konusunu hük­me bağlayan kişidir. Hakemin salâhiyetinin “hâkim” gibi mi yoksa “vekil” gibi mi olduğu da tartışılmıştır. Hz. Ömer, Osman, Ali, İbn Abbas gibi önde gelen sahâ-bîler yanında Nehâî, Şa’bî, Mâlik, Evzâî, Şafiî gibi âlimler hakemlerin salâhiyet­lerinin hâkim gibi olduğu; yapacakları araştırma, soruşturma, danışma sonunda evlilik hayatının devamı veya sona erdirilmesinden hangisine hükmederlerse onun geçerli olacağı, karı veya kocadan birinin aksini dilemesinin etkisi olmayacağı hükmüne varmışlardır. Çünkü bu müctehidlere göre- hakem tayininin mânası ve işlevi bundan ibarettir. Bu icühad hakemlere, araya mahkeme girmeden aile bağı­nı çözme salâhiyetini tanımakla aile sırlarının mahkemelerde aleniyete dökülüp gözler önüne serilmesi sakıncasını da ortadan kaldırmaktadır. Ebû Hanîfe ve onun gibi düşünen az sayıdaki müctehid ise hakemlerin salâhiyetlerinin vekilin salâhi­yeti gibi olduğu, tarafların iradesi dışında bir çözüme gidemeyecekleri kanaatini benimsemişlerdir. Buna göre hakemlerin vazifesi tarafların arasını düzeltmek, ku­surlu olan tarafı yola getirmek İçin uygulanacak yöntem ve müeyyideyi belirlemek gibi hususlardan ibarettir. Osmanlılar’in son dönemlerinde kabul edilen 1917 ta­rihli Hukuk-ı Âiie Kararnamesi şikâk durumunda başvurulan hakemlere “aile mec­lisi” adını vermiş ve meclisin yetkisi konusunda Hanefî mezhebinin değil, çoğun­luğun İçtihadını kanunlaştırmıştır (md. 130).

İslâm hukukunda boşama (tatlik, talâk) hakkı kocaya aittir. Bu hükmü ya an­lamayan veya kötüye kullanmak isteyenler “kadın hakkına aykırı” olarak değer­lendirmişler, “İslâm hukukuna göre kadın evlilik hayatında zarara uğrasa, zulüm görse, mutlu olmasa dahi kocası boşamadıkça bunlara katlanmak mecburiyetinde­dir” demişlerdir. Âyetin açık ifadesiyle bunun ışığında yapılmış ictihadlar bu an­layışa kesin olarak yol vermemektedir. Evlilik hayatı İçinde zarar ve zulüm gören, mutlu olmayan kadın, kocası boşamak istemediği halde hâkime veya hakemlere başvurarak evlilik hayatını sona erdirebilir. Aynca yine kadının irade ve teşebbü­süyle devreye girecek olan “bedel vererek boşanma” (muhâlaa) yolu da açıktır.

Âyetin asıl muhatabı ümmet olduğundan, kocanın boşama hakkını kötüye kullanmak suretiyle kadını mağdur etmesi halinde aile meclisi veya toplumun dev­reye girmesi, tayin edecekleri hakemler aracılığı ile anlaşmazlıkları çözüme bağ­laması gerekir. [99]

Meali

36. Allah’a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arka­daşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez. 37. Bunlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği tavsiye eden, Allah’ın kendilerine lütfundan verdiğini gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık. 38. Ve bunlar Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını, nisanlara gösteriş için sarfedenlerdir. Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadaştır! 39. Allah’a ve âhiret gününe iman edip de Allah’ın kendilerine verdiğinden harcasalardı ne olurdu sanki! Allah onların durumunu hakkıyla bilmektedir. 40. Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızbk etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir. 41. Her bir üm­metten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halle­ri nice olacak! 42. Küfür yoluna sapıp peygamberi dinlemeyenler o gün, Al­lah’tan hiçbir haberi gizleyemez hale düşerek yerin altında kaybolmayı te­menni ederler. [100]

Tefsiri

36-39, Buradan İtibaren yedi âyette, sûrenin ana konulan arasında bulunan cemiyet düzeni, bu düzenin harcı durumundaki yapıcı sosyal ilişkiler, yakından uzağa doğru insanlara iyi davranmak, maddî ve manevî yardımda bulunmak, bun­ları gösteriş için değil, sırf Allah nzâsı için yapmak ve böylece cemiyet halinde dünya hayatını yaşarken de bir Allah’a kulluğu gerçekleştirmek tavsiye ve teşvik edilmektedir. Allah’a başkasını ortak koşmak (şirk) birisi inançta, diğeri amelde ve davranışta olmak üzere iki çeşittir. İnançta şirk, Allah’tan başka bir varlığın tanrı olduğuna veya Allah’a mahsus sıfatlardan bir kısmını taşıdığına inanmakla olur. Amelde şirk ise ibadeti ve kulluğu Allah’a tahsis edip, yalnız O’nun için ya­pacak yerde başka varlıkları da O’na ortak kılmakla gerçekleşir. Bu âyetlerde kı­nanan kibir, cimrilik, gösteriş yapma duygu ve eylemlerinde iki çeşit şirkin de iz­leri vardır. Kibirlenen kimse Allah karşısında bağımsızlığını ilân ediyor ve nefsi-ne tapıyor demektir. Cimrilik eden kimsede ise Allah’ın lütfuna karşı nankörlük ve güvensizlik vardır. İyiliği insanlar görsün ve kendisini övsünler diye yapanlar iba­det ve kulluğa Allah rızâsından başka unsurlar katmaktadırlar. Yalan söylemek, sözünde durmamak, emanete hıyanet etmek nasıl kişiyi -terim anlamında münafık kılmasa bile- münafık sıfatlı kılıyorsa, yukarıda sıralanan nitelikler de inşam müşrik yapmasa bile- şirke yaklaştırmakta, müşriklere ait bulunan bazı duygu, düşün­ce ve davranışların içine sokmaktadır.

Kendisine iyi davranılacak kimselerin başında ana-baba gelmektedir. Burada olduğu gibi birçok âyette “Allah’a şirk koşmayı yasaklama”nın hemen arkasından ana-babaya iyi davranma emrinin gelmesi anlamlıdır; işin önemini göstermekte­dir. Akrabaya, yetimlere ve yoksullara iyilik etmek birçok âyet ve hadiste hararet­le tavsiye edilmiştir. Burada komşu, arkadaş, yolcu ve el altında bulunanlar da iyi­lik (İhsan) edilecekler arasına alınmışlardır.

Türkçe’deki komşu teriminin karşılığı olan âyetteki câr kelimesi, “yakın ol­ma, yakınlık” anlamındaki civar ve mücâvere masdarlaiından İsim olup genellik­le birbirine yakın meskenlerde yaşayan kişilerin ve ailelerin her birini ifade eder. Ayrıca aralarında meslek, iş yeri, arazi vb. yönlerden yakınlık bulunanlar hakkın­da da kullanılmaktadır[101].

Müfessîrler, âyetteki komşu kavramı hakkında değişik yorumlar aktarmışlar­dır. Meselâ Evzâî’nin, bir evin farklı yönlerinde bulunan kırkar evi o eve komşu saydığı belirtilir. Bazı rivayetlere dayanarak bir evden batırıldığında sesin duyu-labildiği bütün evlerin komşu sayılması gerektiği söylenmişse de bu rivayetlerin sıhhati tartışmalı olduğundan bu görüşe itibar edilmemiştir[102]. Âyet­lerde ve sahih hadislerde komşuluğun sınınyla ilgili sarih bir bilgi bulunmadığını, bu hususta ölçü veren rivayetlerin sıhhatinin ise kuşkulu olduğunu belirten birçok âlim, kimlerin komşu sayılacağım örfün belirlediği görüşünü tercih etmişlerdir[103].

Yaygın yoruma göre âyette geçen “yakın komşu” ile evleri en yakında bulu­nan komşular, “uzak komşu” ile de nispeten daha uzakta oturan komşular kaste­dilmiştir. İlkiyle akrabalık bağı bulunan, ikincisiyle akraba olmayan komşuların veya ilkiyle müslüman, ikincisiyle gayri müslim komşuların kastedildiği gibi da­ha başka yorumlar da yapılmıştır[104]. Kurtu-bî, bu son yorumu da sahih bir yorum olarak değerlendirir; ayrıca âyetteki “ihsan” kelimesinin, yerine göre komşunun mutluluğunu ve kederini paylaşma, birlikte dostça yaşama, komşuya eziyet etmeme ve onu himaye etme gibi erdemli davra­nışları içerdiğini belirtir[105]. Hadislerde de komşuluğun önemini ve komşu haklarını anlatan çeşitli açıklamalar bulunmaktadır. Bunların en dikkate değer olanı “Cebrail, komşu hakkı üzerinde o kadar Önemle durdu ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı yapacak sandım” anlamındaki hadistir[106]. Başka hadislerde de komşusunun, kötülük yapmasından korktuğu kimselerin tam olarak iman etmiş olamayacağı[107]; Allah katında en hayırlı komşunun, komşuları­na en çok iyilik eden kimse olduğu[108] bildirilmekte; ayrıca kom­şuların, en yakın olanlardan başlamak üzere birbiriyle hediyeleşmeleri de öğütlen-mektedir[109].

Sosyal hayatın aileden sonraki halkasını komşular oluşturduğundan her din ve kültürde komşuluk ilişkileriyle ilgili kurallar bulunur. İslâmî kaynaklarda kom­şu hakları genel olarak kul hakları (hukuk-ı ibâd) veya insan haklan (hukuk-ı âde-miyyîn) denilen haklar çerçevesinde ele alınır, bu haklarla ilgili buyruk ve yasak­lar komşuluk ilişkilerini de bağlar. Ayrıca özel olarak komşuluk haklarına da yer verilir[110]. İnsan ilişkileriyle ilgili âyet ve ha­disler bütün olarak dikkate alındığında İslâm’da, yabancılara karşı nefret telkin eden ve onları aşağılayan yahudi telakkisinin[111] âdil ve ahlâkî görülmediği; buna karşılık İncil’in “Düşmanlarınızı sevin” buyruğunun da[112] gerçekçi bulunmadığı an­laşılmaktadır. Bunun en açık kanıtlarından biri, “Bîr topluluğa duyduğunuz kız­gınlık sizi adaletsizlik yapmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygun­dur”[113] mealindeki âyettir. “Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna eziyet etmesin”[114]; “Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna iyilik etsin”[115] mealindeki örneklerde de görüldüğü gi­bi hadislerde komşuluk kavramının din ayırımı yapılmaksızın mutlak olarak kul­lanılmasını dikkate alan âlimler, gayri müslim komşuların da komşuluk haklarının bulunduğu görüşünde birleşmişlerdir[116]. Özellikle komşuları üç gruba ayırarak akraba olan müslüman komşuların akrabalık, dindaşlık ve komşu­luk hakları; akraba olmayan müslüman komşuların dindaşlık ve komşuluk hakla­rı; gayri müslim komşuların ise komşuluk haklarının bulunduğunu belirten hadis[117], sıhhati kesin olmasa bile konuyla ilgili sahih hadislerin ruhuna uygun düşmesi, ayrıca bu husustaki genel İslâmî telakkiyi yansıtması bakımından önemli görülmüş ve konu hakkındaki hemen bütün kaynaklarda bu rivayete yer verilmiştir.

Konumuz olan âyetteki buyruklardan biri de yolcuya yardımdır. Ulaşım ve iletişimin güç ve sınırlı olduğu zamanlarda yolcuya yardımcı olmanın önemi daha fazla idi. Günümüzde de yolculuk esnasında yardıma muhtaç hale gelen, yer ve yol soran, dil bilmediği için iletişimde güçlük çeken kimselere yardım ihtiyacı devam etmektedir. Bu husustaki âyet ve hadisler dikkate alındığında Allah rızâsı için yolculara yardım eden, seyahat rehberliği yapan resmî ve sivil kurumlar oluştur­manın müslümanlara düşen kulluk vazifeleri arasında bulunduğu ortaya çıkmakta­dır.

“Ellerinizin altında bulunan (ellerinizin sahip olduğu)” kimseler, kölelik kal­dırılmadan önce birinci derecede köleler idi, İslâm bunlara iyi davramlmasım, efendisiyle köle arasındaki ilişkinin “İhsan” çerçevesinde olmasını ısrarla istemiş­tir. Günümüzde kölelik kaldırılmıştır, ancak güçlülerin elleri altında eskiden oldu­ğundan daha çok zayıflar bulunmaktadır. Müminler her nevi gücün Allah’tan ol­duğunu asla unutmayacaklar; maddî ve manevî güç sermayesini insanları ezmek ve sömürmek için değil, Allah’a kulluk yolunda, iyilik ve hizmet için kullanacak­lardır. [118]

40. Allah Teâlâ kulun yaptığı iyiliği değerinden fazlasıyla, ederini katlayarak mükâfatlandırmaktadır; iyilik ve ibadet kulun elinden gelendir, mükâfatı ise Allah vermekte ve şanına lâyık bir keyfiyet ve kemiyette ihsan buyurmaktadır. [119]

41. Kendilerine hak din ve peygamber gönderilen her ümmetin şahidi pey­gamberi olacaktır. Kıyamette Allah Teâlâ ümmetleri toplayacak, hesaba çekecek, peygamberlerini de şahit tutacaktır. İyi ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş, bü­tün hak dinlerin değişmez esaslarını son olarak aydınlığa çıkarmış ve uygulamış, insanlığa kıyamete kadar sürecek bir din ve nizam getirmiş olan hâtemü’l-enbiyâ da bütün peygamberlerin şahidi olacaktır. Çünkü o, diğerlerinin getirip tebliğ et­tiklerini ve daha fazlasını bilmektedir. Şehîd ve şahidin bir mânası da “temsil eden, şahsında gösteren”dir. Peygamberler Allah Teâlâ’nın irade ve rızâsını tem­sil eden, onun dilediği, beğendiği, hoşnut olduğu kulu şahıslarında gerçekleştiren kâmil insanlar, has kullar ve bu mânada canlı şahitlerdir. Hâtemü’l-enbiyâ olan Hz. Muhammed ise bütün peygamberlerin güzel sıfat ve özelliklerine vâris olmuş, yalnız kendisine ait bulunan kemalât ile de onları aşmıştır. Onun bütün peygam­berlere şahit olması, bu özelliğinin tabii bir sonucudur. İnsanlar dünyada yaşadık­ları kulluk imtihanının âhirette sonucunu almak üzere toplandıklarında peygam­berleri, bir “cevap anahtarı” gibi onlara takdim edilecek; doğru ve yanlışlarını on­ların şahıslarında, kendi gözleriyle görecek, vicdanlarıyla hissedeceklerdir. [120]

Meali

43. Ey iman edenler! Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bitinceye kadar, yolcu olan müstesna olmak üzere, cünüp iken de gusül edinceye kadar nama­za yaklaşmayın. Eğer hasta olur veya bir yolculuk halinde bulunursanız ya­hut sizden biriniz ayak yolundan gelirse yahut kadınlara dokunup da -bu du­rumlarda- su bulamamışsanız o zaman temiz bir toprağa yönelin (teyemmüm edin); yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz Allah çok affedici ve bağışla­yıcıdır. [121]

Tefsiri

43. Araplar’in hartır ismini verdikleri “şarap” İslâm’dan sonra hemen yasak­lanmamıştı, bu sebeple daha önce şarap içmeye alışmış bulunan müslümanlar da onu içerler ve sarhoş olurlardı. Hicretin başlarında “Sana içkiyi ve kumarı soru­yorlar. De ki: Bu ikisinde insanlar için büyük zarar (ism) ve bazı faydalar vardır; zararları da faydalarından büyüktür”[122]mealindeki âyet gelince saha­beden bazıları âyette geçen ism kelimesine “zarar, kötülük, eziyet” mânası vere­rek “Bİz onu ism için değil, faydalarından dolayı içiyoruz” dediler ve içmeye de­vam ettiler. Ancak bu âyet şarap ve benzeri sarhoşluk veren içkilerin yakında ya­saklanacağına işaret ediyor, içenleri psikolojik olarak bunu bırakmaya hazırlıyor­du. Bundan üç yıl sonra bir olay cereyan etti: Abdurrahman b. Avf yemek hazır­lamış., arkadaşlarını davet etmişti. Yediler, içki içtiler ve sarhoş oldular. Namaz vakti gelince Hz. Ali’yi imam yaparak namaza durdular. İmam namazda, Kâfirûn sûresini, mânayı değiştirecek şekilde yanlış okudu, bunun üzerine tefsirini yap­makta olduğumuz âyet nazil oldu[123]. Artık müslümanlar şarabı, ancak sabah ve yatsı namazlarından sonra içmeye baş­ladılar. Çünkü bu namazlardan sonra -daha sonraki namaz vaktine kadarsarhoş olup ayıkmak imkânı buluyorlardı[124] .

Yeni emre göre sarhoş olanlar ne söylediklerini bilecek hale gelinceye, cü­nüp olanlar ise boy abdesti (gusül) alıncaya kadar namaz kılmayacaklardı. “Yol­cu olanlar müstesna” diye tercüme edilen kısmı âyette “âbirî-sebîl” şeklinde geçinektedir; bu ifadenin lafzî tercümesi ise “yolu geçenler”dİr. Hemen aşağısında yolcuları anlatmak üzere “alâ sefer” ifadesi kullanılmıştır. Yolcular böyle ifade edildiğine göre “âbirî-sebîT’e farklı bir mâna verilmelidir. İşte böyle düşünen ve bir kısım açıklayıcı rivayetlerden de yararlanan tefsirciler bu ifadeyi “yolu mescid-den geçenler, mescidde oturmadan bir tarafından girip diğer tarafından çıkarak yo­luna devam edenler” şeklinde anlamışlardır. Medine’ye hicret edildiğinde ilk ya­pılan bina mescid olmuştu. Mescidin çevresinde de bir kısım ashabın evleri vardı, bu evlerin şehre açılan yolu mescidden geçiyordu, bu sebeple bazan cünüp olarak mescidden geçmek gerekebiliyordu, âyet buna izin vermiş, bazı rivayetlere göre Resûlullah birkaç istisna dışında evlerin yollarını değiştirtmiştir[125], Bu açıklamayı benimseyenlere göre “… namaza yaklaşmayın” cümlesindeki namazdan maksat “sarhoşlar için namaz ibadeti”, cünüp olanlar için ise “namaz kılınan yer olan mesciddir.” Cünüp olanlar, içinde oturmamak üzere -ihtiyaca bina­en- mescide girip çıkabilirler; bu tefsiri yapanlar içinde İbn Mes’ûd, İbn Dînâr, Nehaî, Mâlik, Şafiî gibi âlimler vardır. Âyeti farklı yorumlayan, aralarında Ali, İbn Abbas, İbn Cübeyr, Mücâhid, Ebû Hanîfe gibi âlimlerin de bulunduğu diğer gruba göre “yolu geçenler”den maksat, bizim mealinde tercih ettiğimiz gibi yolcu­lardır. Yolculukta su bulunmaması, mevcut suya hayati ihtiyacın bulunması gibi sebeplerle cünüp olanlar boy abdesti almakta güçlük çekebilirler; bu sebeple yol­culuk halinde cünüp olanlara teyemmüm meşru kılınmıştır. Aşağıda “alâ sefer” şeklinde farklı bir ifade ile yolcular geçeceği halde burada zikredilmesi, suyun bu­lunmaması veya suya olan ihtiyacın yolculuk halinde daha fazla olmasındandır[126].

Yolculukta su bulunmadığı veya onu kullanmaya bir engel bulunduğu takdir­de teyemmümün caiz olduğu hükmünde ittifak vardır. Şafiî gibi bazı müctehidler su mevcut ise hazarda (yolcu olmayanlar için) hayatî tehlike bulunmadıkça teyem­mümün caiz olmadığı hükmünü benimsemişlerdir. Nisa süresindeki bu âyet sefer halinde, Mâide süresindeki 6. âyet ise hazar halinde teyemmümün gusül ve abdest yerine geçtiğini ifade etmektedir.

Teyemmüm, niyet edildikten sonra yer kabuğuna ait temiz toprak, kil, kum, taş gibi bir nesneye iki elin içi ile dokunup yüzü, sonra bir daha dokunup dirsek­lere kadar kolları meshederek yapılmakta, hem abdest hem de -cünüpler için- gu­sül yerine geçmektedir. Gusül İslâm’dan önce de Araplar’in bildiği ve uyguladığı bir maddî-mânevî temizliktir. Araplar’ın bu temizlik usulünü ya Hz. İbrahim ge­leneğinden , ya da yahudilerden (Levililer, 15/16-18) almı ş olacakları düşünülmüş­tür[127]. Teyemmüm İslâm’a mahsus bir ibadet hazırlığı ve manevî temizlik aracıdır. Bununla beden temizlenmese de Allah’ın huzuruna durup namaz kılacak olan kul bir temizlik şuuru kazanmakta ve kendini ibadete hazırlamakta­dır.

Teyemmüm âyeti hicretten sonra 6. yılda Müreysî seferinde gelmiştir. Bu se­ferde Hz. Âişe’nin bir gerdanlığı kaybolmuş, aramak için vakit harcanmış, suyun bulunduğu menzile ulaşma imkânı kalmamıştı. Abdest almak için su bulamayan halkın, durumu Hz. Ebû Bekir’e şikâyet etmesi üzerine o da gelmiş kızı Âişe’ye çıkışmıştı. Bu sırada Hz. Peygamber onun dizine başını koymuş istirahat etmekte iken teyemmüm âyeti geldi. Bu âyetin konumuz olan Nisa sûresi âyeti mi, yoksa Mâide sûresinin 6. âyeti mi olduğu konusunda tereddüt vardır. Ebû Bekir İbnü’l-Ârabî’ye göre âyetin “sarhoş ve cünüpler için namazı yasaklayan” kısmı Hz. AH ile ilgili olay üzerine gelmiştir. Diğer kısmın gelmesine ise Hz. Âişe ile ilgili ha­dise sebep olmuştur. Bu hadise üzerine gelen kısım Mâide sûresinin 6. âyetinde-dir. Nisa sûresinde ise münasebet düştüğü için tekrar vahyedilmİştir. Buhârî’nin Sahîh’inde teyemmümle ilgili kısmın hem Mâide hem de Nisa sûrelerinin tefsirle­rinde[128] tekrar edilmesi de bu anlayışı desteklemektedir (1,442). Aksini de kaydetmekle beraber Nisa sûresinin Mâide’den önce geldiğini ileri sü­ren İbn Âşûr, Kurtubî’nin de aynı görüşü paylaştığından hareketle -olayı nakle­den- HzÂişe’nin kastettiği teyemmüm âyetinin Nisâ’daki bu âyet olduğu kanaati­ne meyletmiştir[129].

Sonuç olarak bu iki âyet birbirini tamamlayarak hazarda ve seferde, sarhoş, cünüp ve abdestsiz olanların yapamayacakları bazı şeyleri açıklamakta, olağan ve olağan dışı durumlara ait çözümler getirmektedir.

“Kadınlara dokunmak”tan maksat nedir? Âyette kullanılan lems ve nıülâme-

se kelimesinin hakikat mânası “el veya bedenin bir kısmıyla dokunmak”, mecaz mânası ise “cinsî temasta bulunmak”tır. Lems ile eş anlamlı olan mess kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de cinsel ilişki mânasında da kullanılmıştır[130] . Müctehid ve müfessirler bu iki mânadan birini tercih konusunda ihtilâfa düşmüş­lerdir:

1. Hz. Ali, İbn Abbas, Mücâhid ve Ebû Hanîfe’nin aralarında bulunduğu bir gruba göre maksat cinsî temasta bulunmaktır, yalnızca dokunmak (deri teması) guslü de, abdesti de bozmaz.

2. Mâlik, Ahmed ve İshak’a göre cinsî haz almak masadıyla dokunma abdes­ti bozar, böyle bir maksat bulunmadan dokunmak abdesti bozmaz,

3. Şafiî’ye göre cinsî haz maksadı bulunsun bulunmasın deri teması abdesti bozar; bu anlayış İbn Mes’ûd, İbn Ömer, Ziihrî gibi müctehidlerden de nakledil­miştir.

4. Evzâî’ye göre el ile dokunmak abdesti bozar, bedenin diğer bir yeri ile do­kunmak bozmaz. Şevkânî bu görüşleri naklettikten sonra bizce de doğru olan şu açıklamada bulunmuştur: Kur’ân-ı Kerîm’İn burada kullandığı kelime her iki mâ­na için de uygundur, birini diğerine tercih mümkün değildir, böyle ihtimalli du­rumlarda kelimeden bir hükme varılamaz. Burada Hz. Peygamber ve sahabenin uygulamasına bakmak gerekir; buraya bakıldığında ulaşılan sahih sonuç ise yal­nızca deri ile dokunmanın abdesti bozmadığı, âyette kastedilen dokunmanın “cin­sî temasta bulunmaktan ibaret” olduğudur (1,527-529).

“Eğer hasta olur veya bir yolculuk halinde bulunursanız… -bu durumlarda- su bulamamışsanız” ifadesinden yalnızca hastalık veya yolculuk halinin teyemmüm ruhsatı için yeterli olmadığı, ayrıca bu durumlarda suyun bulunmaması veya bu­lunsa bile kullanma imkânının olmaması gerektiği mânası çıkmaktadır. Su bulun­madığında hasta ve yolcu olmayanlar da teyemmüm edebildiklerine göre burada “hasta ve yolcu” olmanın önemi kalmamaktadır. Şu halde niçin bu kayıtlar kon­muştur? Eğer Nisa sûresinin -özellikle bu âyetin- Mâide’den daha önce İndiği ka­bul edilirse bu soruya şu cevap verilebilir: Nisa sûresinde “yolculuk ve hastalık ha­linde su bulamayanlar” için, Mâide sûresinde ise “hazar halinde su bulamayanlar” için teyemmüm ruhsatı açıklanmıştır. Soruya şu cevaplar da verilmiştir: a) Suyun bulunmama ve kullanılamama İhtimali hastalık ve yolculuk halinde daha fazla ol­duğundan bu iki durum özellikle zikredilmiştir, b) Suyu bulamamak mecazen “bu­lunduğu halde ihtiyaç, korku, zarar görme gibi bir sebeple onu kullanma imkânın­dan mahrum olmak” mânasına da gelmektedir. Yolcular ve hastalarda bu mânada “suyu bulamama” hali daha çok olmaktadır. [131]

Meali

44. Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görüyor musun? Sapıklığı sa­tın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar. 45. Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Al­lah kâfidir. 46. Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ” diyorlar. Eğer onlar “Dinledik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fa­kat inkârları sebebiyle Allah onları lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar. 47. Ey Ehl-i kitap! Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirme­den yahut cumartesi adamlarını lanetlediğimiz gibi onları da lanetlemeden önce, siz de olanları doğrulamak üzere indirdiğimize iman edin. Allah’ın em­ri mutlaka yerine gelecektir. 48. Allah kendisine ortak koşulmasını asla ba­ğışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur. 49. Kendilerini temi­ze çıkaranlara ne dersin? Hayır, Allah dilediğim temize çıkarır ve kimseye kılpayı kadar haksızlık edilmez. 50. Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uydu­ruyorlar! Apaçık bir günah olarak bu yeter. 51. Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla iman ediyorlar, sonra da kâfirler için “Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar. 52. Bunlar Allah’ın lanetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı kimseye yardımcı bulamazsın. 53. Yoksa onların mülkten bir nasipleri mi var? Öyle olsaydı insanlara çekirdek parçası bile vermezlerdi. 54. Yoksa on­lar, Allah’ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hü­kümranlık bahsettik. 55. Onlardan bir kısmı İbrahim’e inandı, kimi de on­dan yüz çevirdi; kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. 56. Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe derilerini, başka deriler ile değiştiririz ki acı­yı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir. 57. İnanıp iyi işler yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere, zemininde ırmaklar akan cen­netlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler vardır ve onları koyu bir gölgeliğe alacağız. [132]

Tefsiri

44-45. Sûrede bir yandan aile, miras hukuku, ibadet gibi alanlarda müslü-manlara mahsus hükümler açıklanırken diğer yandan hak dine inanmayanların dünya hayatında diğer inanç sahiplerine karşı haksız, kaba, insafsız, zulme varan davranışları anlatılmakta; bunların âhirette görecekleri muamele ve ağır cezalar tasvir edilmektedir. Bu mukayeseli anlatım tarzı müminlerin içinde bulundukları durumu daha iyi kavramalarını, nimet ve iyilikleri Allah’tan bilip şımarmadan şükretmelerini, karşılaştıkları güçlük, külfet ve mahrumiyetleri ise fazla büyütme­den sabır ve tahammül göstererek ecre çevirmelerini sağlamaktadır. 44-57. âyetler yukarıda geçen 36-42. âyetlerin konu bütünlüğü bakımından devamı gibidir. Baş­ta yahudiler olmak üzere bütün kâfirler ve inanmadıkları halde inanmış gözükerek miislümanları aldatan münafıklar bu âyetlerde müminlere tanıtılmakta, tuzak ve taktikleri .açıklanmakta, müslümanlar uyarılmaktadır. [133]

46. Yahudilerden bir kısmının kelimelerin yerlerini değiştirmeleri -muhteme­len bu âyetten alınan- tahrif terimi İle ifade edilmektedir. Tahrifin çeşitleri vardır. Âyetin devamında verilen örnekler tahriftir, burada müsbet mâna ve değer ifade eden kelimeler alınmakta, ya ses benzerliğinden veya kelimelerin diğer mânaların­dan yararlanılarak olumsuz, kötü, aşağılayıcı maksatlarla kullanılmaktadır. Mese­lâ “râinâ” kelimesi Arapça’da “Bizi gözet, durumumuzu göz önüne alarak ko­nuş…” mânasına gelir, müminler bu kelimeyi olumlu bir mânada kullanmakta, Hz. Peygamber’den söylediklerini iyi anlamaları ve yerine getirebilmeleri için- du­rumlarını gözeterek konuşmasını, açıklamalarını buna göre yapmasını istirham et­mektedirler. Yahudiler ise İbrânîce’de ses itibariyle bu kelimeye benzeyen ve “ah-mak, kaim kafalı” gibi bir mâna ifade eden “râûnâ” kelimesinin mânasını kastede­rek “râinâ” demektedirler. Tahrifin diğer şekilleri kelimelerin yerlerini değiştir­mek, kelimeleri başkalarıyla değiştirmek ve lafızla alâkası olmayan veya kastedil­me ihtimali çok uzak bulunan mânalar vererek sözü asıl mânasından saptırmak su­retiyle yapılmaktadır. Bir kısım yahudiler ve hıristiyanlar tahrifin bütün şekilleri­ni yapmışlar, hem kendilerini aldatmışlar hem de başkalarını saptırmak istemişler­dir. Kötü niyetle davranan, hidayet karşısında sonuna kadar direnen kâfirler akıl ve iradelerini böyle kullandıkları için ilâhî lanete müstahak olmuşlardır, lanetlen­mişlerin ise inanmaları beklenemez. “Artık pek az inanırlar” ifadesi, “Bunu çok az adam söyleyebilir”, “utanması az” deyimlerinde olduğu gibi olumsuzluk ifade et­mek İçin kullanılmıştır, “Artık inanmazlar” demektir. [134]

47. “Yüzleri silip dümdüz etme”nin hakikat mânası yüzdeki organları kaldır­mak, yok etmektir. Mecaz mânası ise bu organların işe yararlığını ortadan kaldır­mak , çirkin, nursuz, işe yaramaz hale getirmektir. Hakikat mânası kastedildiği tak­dirde “arkalarına çevirmek”ten maksat bu organları kafanın arkasına koymaktır. Organlar burada olunca öne gitmek isteyen kimse arkaya doğru gidecektir. Keli­menin mecaz mânası kastedilmiş ise geriye çevirmekten maksat, bu organlar ile el­de edilecek hayır, bereket, verimlilik ve saadetten mahrum olmak, kemale doğru ilerlemek yerine ilkelliğe doğru gerilemektir[135].

48. Yukarıda Ehl-i kitap’tan bahsedildikten sonra “Allah Teâlâ’nın şirk dışın­daki bütün günahları dilerse affedeceğini” bildiren âyetin gelmesi sebebiyle bazı müfessirler, bu âyetin öncekilerle ilgisi bulunduğunu düşünmüşler, buradaki mağ­firet (bağışlama) kavramının ne mânaya geldiği sorusuna cevap aramışlardır. Bu cevaplardan birine göre burada bağışlanan ceza tabii felâketler, mağlûbiyet, esaret gibi kâfirlere dünyada verilen cezadır. Allah bu cezayı müşriklerden kaldırmaz, di­ğerlerinden isterse kaldırır. Bir başka açıklamaya göre ise bağışlama “müsamaha, hukuk dahilinde yaşama hakkı verme” mânasına germektedir. Ehl-i kitap zimmet akdine bağlanarak müslümanların himayesinde kendi dinlerine göre yaşama hakkı­na sahiptirler, müşrikler İse ya iman edecekler yahut da yok edileceklerdir[136]. Müşriklere yaşama hakkı ve imkânı verilmeyeceği hükmünü benimseyenler Tevbe sûresinin 5. âyetine dayanmaktadırlar. Ancak bu âyetin üstü ve al­tı dikkatle okunduğunda müşriklerin öldürülmesi emrinin şirk suçuna değil, onların antlaşmaları bozmaları ve hukuka riayet etmemelerine bağlı olduğu anlaşılacaktır. İlgili naslar bir arada değerlendirildiği zaman bu konuda ulaşılan sonuç şudur: Zul­me sapmayan, hürriyet ve adalet üzerine kurulmuş toplum düzenini bozmayan bü­tün fertler ve gruplar -dinleri, inançları ne olursa olsun- hayat hakkına sahiptirler.

Bağışlama âyetinin üst tarafına bağlı olmadığını, bu konuda genel bir hüküm getirmek üzere indirildiğini düşünen tefsircilere göre de ortada önemli problemler ve sorular vardır; bu yüzden âyete “müteşâbih” diyenler bile olmuştur. Çünkü âye­ti tek başına ele alıp lafza bağlı yorum yaptığımızda şu sonuçlar çıkmaktadır: a) Allah Teâlâ -Ehl-i kitap gibi- müşrik olmayan inkarcıları bağlayabilecektir, b) Günahkâr müminleri, tövbe etmeseler bile bağlayabilecektir, c) Kâfir iman etse ve günahkâr mümin tövbe etse bile bunları bağışlamayabilecektir; çünkü “isterse bağışlar” ifadesi vardır. Halbuki konuyla ilgili birçok âyet ve hadis, bu üç konuda kesin olarak farktı hükümler getirmiştir. Şu halde bağışlama âyetinin -bu farklı hü­küm getiren- âyet ve hadisler çerçevesinde anlaşılması gerekmektedir, tek başına ve zahire göre yorumlamak önemli ölçüde hatalı anlayışlara yol açacaktır.

İbn Âşûr’un, İbn Atıyye’yi (II, 64) tamamlayarak yaptığı açıklamaya göre bağışlanma şansı bakımından insanları dört gruba ayırmak gerekir:

1. Hak dinin inkârında ısrar ederek ölen kâfirler; bunlar ebedî olarak cehen­nemde kalacaklardır.

2. Günahı olmayan (muhsin) müminler; bunlar Allah’ın vaadine göre kesin olarak doğrudan cennete gireceklerdir.

3. Günah işledikten sonra tövbe eden ve tövbesinde sebat ederek ölen mü­minler; bunlar da bir önceki müminler gibidir.

4. Günah işleyip tövbe etmeden ölen müminler. Bunlar da: a) Mürcie mezhebine göre cennete girerler, günahları buna engel olmaz; Allah Teâlâ’nın ceza teh­ditleri (vaîdler) kâfirlerle ilgilidir, müminler -günahkâr da olsalar- buna dahil ol­mazlar, b) Mu’tezile’ye göre büyük günah işleyip tövbe etmeden ölenler cehen­nemliktir. Hâricîler’e göre büyük veya küçük günah işleyip tövbe etmeden ölen­lerin İmanı yoktur, kendileri ebedî cehennemliktir. Vaad âyetleri (mükâfat sözü veren âyetler) günahsız veya tövbe etmiş müminlere aittir, vaîd âyetleri ise kâfir olsun imanlı olsun günahkârlara aittir; onların durumunu bildirmektedir, d) Ehl-i sünnet’e göre mutluluk ve esenlik müjdesi veren vaad âyetlerinin zahiri (teker te­ker lafzî yorumdan çıkan hüküm) genel olmakla beraber maksat özeldir, bunlarla günahsız müminlerle günahkârlar içinden Allah’ın ceza vermeyeceği grup kaste­dilmiştir. Ceza tehdidi içeren vaîd âyetlerinin de zahiri genel olmakla beraber kas­tedilenler Özeldir, belli bir gruptur; yani kafirlerle Allah Teâlâ’mn cezalandıraca­ğı günahkâr müminler kastedilmiştir.

Tefsir etmekte olduğumuz âyette geçen “Bundan başkasını dilediği kimseler için bağışlar” cümlesi yukarıda açıklanan âyetler arası ilişki yumağı içinde ele alı­nacaktır; bu âyet icmal (özet), diğerleri tafsildir (geniş, detaylı açıklamadır). Al­lah’ın hangi kullarına ceza vermeyi, hangilerine de vermemeyi dileyeceği yine kendisi tarafından diğer âyetlerde açıklanmıştır. Buna göre tövbe eden kimse da­ha önce müşrik, Ehl-i kitap, günahkâr müslüman olsa da Allah Teâlâ tarafından bağışlanacak ve tövbesi kabul edilecektir; çünkü O böyle vaad etmiştir. Tövbe et­meden ölen günahkâr müminler ise -günahlarını karşılayan ve aşan sevapları, ha­yırları, iyi işleri, eserleri bulunmadığı takdirde -ebedî olarak değil- günahlarının cezasını çekecek kadar cehennemde kalacaklardır. Allah bunun böyle olmasını is­temiş ve iradesini kitabında bildirmiştir[137] .

49. “Kendini temize çıkarmak” şeklinde tercüme edilen tezkiye fiil ve sözle olmaktadır. İnsanın ahlâkını iyileştirmek, kendini kötü huy ve alışkanlıklarından kurtarmak için gerekeni yapması, eğitimden geçmesi makbuldür, İslâm bunu teş­vik etmiştir. Sözle tezkiye “bir kimsenin dürüst, iyi, önemli kusurlardan uzak olduğunu söylemek” suretiyle yapılır. Gerçekten böyle olan, böyle bilinen birisi İçîn gerektiğinde tezkiyede bulunmak da sakıncalı değildir, hatta duruma göre güzel ve gerekli de olabilir. İslâm’da kötü görülen, menedilen tezkiye, kişinin kendisini sözle tezkiye etmesidir, övmesidir.

Yahudiler Özellikle kendilerinin “Allah’ın oğullan ve sevgilileri”[138], “dostları”[139] olduklarını, “birkaç gün dışmda âhiret cezası çek­meyeceklerini “[140] söyleyerek kendileri için sözlü tezkiyede bulunmuşlardı; âyet bu davranışı da mahkûm etmekte, kişilerin veya grupların kendilerini överek bir yere varamayacaklarını, topluluk nezdinde itibar kazanamayacaklarını ifade buyurmaktadır. [141]

51. Uhud Savaşı’ndan sonra Medine yahudilerinden bir grup Kâ’b b. Eşref, Huyey b. Ahtab gibi reislerinin peşine takılarak Mekke’ye gelmişler, müslüman-lara karşı savaşmak üzere Mekke müşrikleriyle bir anlaşma yapmak istemişlerdi. Mekkeliler bunların okur yazar ve Ehl-i kitap olduklarını göz önüne alarak kendi din ve gelenekleriyle Hz. Peygamber’in getirdiği din ve yaptığı işler hakkında bil­gi vermişler, yahudİlerden bir değerlendirme yapmalarını istemişlerdi. Yahudiler İslâm aleyhine, şirk lehine hüküm verdiler ve değerlendirme yaptılar, şirkin İs­lâm’dan daha hayırlı olduğunu söylediler, hatta müşriklerin isteği üzerine putlara (cibt) secde ettiler. Âyet-i kerîme -başkalarına da ibret olmak üzere- bu çirkin, ah­lâksız, ikiyüzlülüğe dayalı, kendi kutsal kitaplarına da aykın (Çıkış, 20/3-4) dav­ranışı kınamak ve sahiplerinin hak ettikleri cezayı bildirmek için gönderildi[142].

54. Yahudiler de Muhammed Mustafa gibi Hz. İbrahim soyundan gelmekte­dirler. Allah Teâlâ bu büyük Peygamber’in soyuna peygamberlik, saltanat (yöne­tim yetkisi) ve hikmet (gerçeğin ve adaletin bilgisi) vermeyi vaad etmiş, bu vaadi­ni de yerine getirmiştir. Yahudiler (İsrâiloğullan) bu nimetlerin kadrini bilememiş, nankörlük, bencillik ve cimrilik etmiş, bu davranışların cezasını da zillet içinde sü­rünerek ve oradan oraya sürgün edilerek görmüşlerdir. Allah Teâlâ’nın vaadi olan nimetler yine İbrahim aleyhisselâm soyundan gelen son peygambere ulaşınca ya-hudiler bunu kıskanmışlar, bu yüzden apaçık gerçekleri inkâra yönelmişlerdir. [143]

56. İnsan bedeniyle İlgili bilgiler arttıkça acıyı beyne ulaştıran sinirlerin iç organlarda değil, zarlarda ve deride olduğu anlaşılmıştır. Uzun zaman veya ebedi­yen yanacak olan bir bedenin derisi yok olsaydı sahibi yanma acısını duyamaz ha­le gelirdi. Böyle bir kurtuluşun bile mümkün olmayacağı “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe derilerini başka deriler ile değiştiririz” buyurulmak su­retiyle İfade edilmiştir.

Beden ruha ve şuura haz ve elemi ulaştıran bir vasıtadan ibarettir. Kişinin nefsi, ruhu ve şuuru değişmedikçe bedenin veya bir parçasının değişmesi kişinin de değişmesini, bir başka insan olmasını gerektirmez. Bu sebeple durmadan yeni­lenen deri ile azap etmenin -günahsız deriye azap etmek mânasına geleceği için-adalete aykırı olduğunu iteri sürmek yanlış anlama ve değerlendirme ile eksik bil­giye dayanmaktadır; çünkü acı çeken deri değil, insanın kendisi; değişmeyen ruhu ve şuurudur. [144]

Meali

58. Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. [145]

Tefsiri

58. Hz. Peygamber Mekke’yi fethedince burada Kureyş kabilesinin çeşitli ai­lelerinde bulunan bazı salâhiyet ve vazifeleri yeniden düzenlemiş, bir kısmını kal­dırmıştı. Kaldırmadığı hizmetler arasında Mescid-i Haram ve çevresinin hizmetiy­le su işleri vardı. Birinci hizmet Abdüddâroğullan adına Osman b. Talha’da, ikin­ci hizmet ise Hâşimoğulları’ndan -aynı zamanda Hz. Peygamber’in amcası olan-Abbas’ta idi. Hz. Peygamber, vazifelerle ilgili yeni bir düzenleme yapmak üzere Kabe’nin anahtarını Osman’dan almıştı, amcası Abbas bu hizmetin de kendisine verilmesini talep etti. Bunun üzerine emanet âyeti geldi ve anahtar yine Osman b. Talha’ya teslim edildi[146].

Burada emanetin yerine getirilmesi, ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi yönündeki emirlerin muhatapları genel olarak bütün insan­lar, özel olarak müminler ve daha özel olarak da yöneticiler gibi emanet ve adalet­ten kamu adına sorumlu otan şahıslar ve kurumlardır.

Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet. Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanetler ve haksızlıklar ise huzursuzlukların, kavgaların, savaşların, servet ve neslin helak olmasının baş sebepleri arasında yer almıştır.

Emanet, korunması istenen maddî ve manevî değerdir. Kişinin kullanıp sahi­bine iade etmek üzere aldığı eşya emanet olduğu gibi devletin hizmet makamları da emanettir; ilim, din, antlaşma ve sözleşmeler, komşuluk hakları… emanettir. Bütün bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla ve­rilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır.

Hz. Peygamber “Münafıkın üç belirtisi vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder”[147] buyurarak emanete riayet etmeyenleri münafık vasıf­lı insanlar olarak tescil etmiştir.

İnsanlar arasında hüküm genellikle bir ihtilâf ve dava halinde, haklı olanı haksız olandan ayırmak veya hakkın kime ait olduğunu açıklamak suretiyle ger­çekleşir. Adalet, “eşitlik ve dengeyi sağlamak” demektir. Burada eşitlikten mak­sat, herkese aynı şeyi, aynı vasıf ve miktarda vermek değildir; herkesin hakkını, hak ettiğini, lâyık olduğunu almada eşit olmasıdır; güçlü de olsa haksızın, güçsüz de olsa haklı ile hukuk karşısında eşit muamele görmesidir. İnsanların haklarını yi­yenler bunu, genellikle kendilerini karşıdakilerden üstün ve güçlü görerek yapar­lar. Kamu gücünü, zayıf olmasına rağmen haklı olanın yanına koymak suretiyle muamelede eşitlik, yani adalet sağlanmış olur.

Adaletin gerçekleşmesi -âdil uygulayıcılar yanında- kimin neye lâyık, kimin neyi hak ettiği konusunda doğru, hakkaniyete uygun, dengeli bilgi ve ölçülere sa­hip olmaya bağlıdır. Hukuk kur allan, bağlayıcı mevzuat işte bu bilgi ve ölçüle­ri vermek için oluşturulur, vazedilir. Hukuk kurallarını, ilâhî irşaddan bağımsız olarak insanlar koyarlarsa -insanların kendilerini aşmaları, beşeri kayıtlardan, ce­miyet kültür ve değerlerinden etkilenmemeleri mümkün olmadığı için hakkaniyet ölçüleri, hak ediş dengeleri bozuk olabilir. Bilgi eksik, ölçü bozuk olunca da -dü­zen, hukuk ve mahkeme bulunsa bile- adalet gerçekleşmez. İnsanı ve kâinatı ya­ratan Allah mizanı da koymuştur. Mîzan, “maddî ve manevî alanlarda denge, hakkaniyet ve adalet ölçüsü” demektir. Hukukla ilgili imzanın aranıp bulunması bakımından vazgeçilemez kaynak ilgili naslardır (âyet ve hadislerdir). Âyet ve ha­dislerin nokta tayini şeklinde açıklamadığı konularda ise fayda (mesâlih), yorum (anlama, beyan), kıyas ictihadlanna ve örfe” başvurulacak; bu yoldan, adaleti ger­çekleştirecek olan hüküm ve ölçülere ulaşılacaktır. Hüküm ve ölçüler bulunup bi­lindikten sonra sıra uygulamaya gelir. Uygulamada adaletin bozulmamasınm iki teminatı vardır: a) İmana dayalı ahlâk; b) Cemiyetin emanet ve sorumluluk duy­gusu içinde gerçekleştireceği denetim. Sağlam hukuk kuralları, ahlâk ve kamu de­netiminin bulunduğu yerde adaletin gerçekleşmemesi için bir sebep kalmaz. [148]

Meali

59. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, sizden olan ülü’1-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve âhi-rete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah’a Ye Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir. 60. Sana in­dirilene re senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Onu tanımamaları kendilerine emredildiği halde tâğutun önünde mahke­meleşmek istiyorlar. Şeytan da onları büsbütün saptırmanın yollarını arıyor. 61. Onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin” denildiği zaman mü­nafıkların senden iyice uzaklaştıklarım görürsün. 62. Önceden yapıp ettikleri yüzünden başlarına bir felâket gelince hemen “Biz yalnızca iyilik etmek ve arayı bulmak istedik” diye yemin ederek sana nasıl gelirler! 63. Onlar, kalp-lerindekini Allah’ın bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara durumları hakkında tesirli söz söyle. 64. Biz her bir peygamberi, Allah’ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dik­selerdi, Peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah’ı ziyadesiy­le affedici ve esirgeyici bulurlardı. 65. Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim ol­madıkça iman etmiş olmazlar. 66. Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurt­larınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlar­dı. Eğer kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu onlar için hem da­ha hayırlı hem de (imanları için) daha sağlamlaştıncı olurdu. 67.0 zaman el­bette kendilerine nezdimizden büyük mükâfat verirdik. 68. Ve onları dosdoğ­ru bir yola iletirdik. 69. Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır! 70. Bu lütuf Allah’tandır; bilen olarak Allah yeter. [149]

Tefsiri

59. Buradan İtibaren on bir âyetin asıl konusu itaattir. “Söz tutmak, boyun eğ­mek, emri yerine getirmek” mânasına gelen itaat, sosyal, siyasî, hukukî, ahlâkî boyutlarıyla İslâmî hayat düzenini kuran temel kavram ve kurumlardan biridir. Bu açıdan aynı mahiyette olan emanet ve adalet kavramlarından sonra buna yer veril­miş, araya “münafıklar ve fâsıklar” gibi emre uymayanların dünya ve âhirette kar­şılaşacakları sonuçlan bildiren âyetler konmuştur.

Allah’a itaat, “O’nun Kur’ân-ı Kerîm’de ve elçisinin tebliğ mahiyetindeki söz ve davranışlarında ortaya çıkan emir ve iradesine uymak” demektir. Resûlul-lah’a itaat, öncelikle tebliğ ettiği Kur’an’a ve vahye dayalı sünnete uymaktır. An­cak “ve” bağlacı ile yetinilmeyip “İtaat ediniz” emrinin “Resûlullah” için de tek­rar edilmesi ona itaatin, “Kur’an’dan ibaret olan vahyin tebliğine uyma”yı aştığı­nı, kaide olarak bütün davranışlarının örnek edinilmesini, bütün buyruklarının ye­rine getirilmesini İçine aldığını göstermektedir. Sahabe, Resûlullah’in “dinî veya bağlayıcı olmadığını bildirdiği, ya da karineler yoluyla böyle olduğunu anladıkla­rı emirleri” dışındaki bütün emir ve isteklerini, “Ona itaat dinî bir görevdir” şuuru içinde yerine getirmişlerdir; bunu yaparken de itaat hakkındaki âyet ve hadislerle Allah elçisinin gönderiliş amacına, kendisine verilen vazifelere ve O’nım örnekli­ğini bildiren naslara dayanmışlardır.

“İtaat ediniz” emri tekrarlanmadan “ülü’1-emre de…” denilmesi, bunların ita­at yükümlülüğü bakımından Allah ve Resulü gibi olmadıklarına, emirleri meşru (Allah ve Resulü’nün talimatına uygun) olmadıkça kendilerine itaat edilmeyeceği­ne işaret etmektedir. “Hiçbir mahlûka, Allah enirine uymadığı takdirde itaat edile­mez”, “Ancak mâruf (meşru) olan emre itaat edilir”, “Allah’a itaatsizlik sayılan emre itaat edilmez”[150] mealindeki hadisler bu kaideyi açıkça ifade etmektedir. Âyetin nüzul sebebi de ay­nı kaideyi destekler mahiyettedir: Hz. Peygamber bir gruba (seriyye) askerî görev vermiş, başlarına da Abdullah b. Huzâfe’yi geçirmişti. Abdullah bir sebeple öfkelenmiş, emri altındakilere odun toplayıp yakmalarını, ateş olunca da içine girme­lerini emretmişti. Emri alanlar tereddüt içinde kaldılar. Bir kısmı “Komutana (ülü’1-emre) itaat edilir” diye ateşe girmeye teşebbüs ediyorlar, bir kısmı ise “bu itaatin, buyruğun meşru olmasına bağlı bulunduğunu” düşünerek onları engelli­yorlar, “Biz ateşten kaçarak Peygamber’e katıldık” diyorlardı. Bu itiş kakış devam ederken ateş söndü, seferden dönünce durumu Resûhıllah’a arzettiler. “Ateşe girseydiler kıyamete kadar ondan kurtulup çıkamazlardı. İtaat ancak meşru emre olur” buyurdu[151]. Bu âyetin da­ha önce inmiş, fakat yanlış anlaşılması üzerine Resûlullah tarafından açıklama ya­pılmış olması da, seriyye vak’asından sonra inmiş olması da muhtemeldir[152].

Ülü’1-emr, “emir sahipleri, emir verme salâhiyeti taşıyan ve bu konumda olanlar yani âmirler” demektir. Bunlardan maksadın kimler olduğu konusunda “devlet başkanı, onun veya toplumun yetki verdiği yöneticiler ve komutanlardır”, “âlimlerdir” gibi çeşitli anlayışlar ve rivayetler vardır, “…sizden olan emir sahip­lerine itaat edin” buyurulduğuna göre bunların belli kişiler ve makam sahipleri ol­duğu, iman ve dünya görüşü itibariyle müslüman olanlardan seçildiği veya tayin edildiği, meşru buyruklarında bunlara itaat etmenin Allah emri ve dinin gereği ol­duğu anlaşılmaktadır. İslâm dini, gerek kamu hayatında ve gerek özel hayatta ba­zı sıfat ve özellikleri taşıyan kimselere itaat edilmesini, onların buyruklarının ye­rine getirilmesini ve söylediklerine uyulmasını istemiştir. Başkan, aile reisi, komu­tan, ana-baba, bilmeyenlere göre bilenler (âlimler) bunlardandır ve ülü’1-ernr kav­ramına bunlann tamamı dahil bulunmaktadır. Kamu hayatındaki ülü’1-emr ya ha­life gibi ümmetin seçmesi ve biatıyla belirlenir -onun tayin ettiği yüksek dereceli memurlar da dolaylı olarak ümmetin belirlediği ülü’1-emr olurlar ya da bir makamin tayinine gerek bulunmadan, taşıdıkları üstün vasıflarla bu yetkiyi elde ederler. Bu üstün vasıflar “İslâm, İlim ve adalef’tir. Bilmeyenler, müslüman, âdil (kâmil ahlâk sahibi) ve âlim olan kimselere danışmak (fetva sormak) ve aldıkları cevabı uygulamak mecburiyetindedirler. Devlet başkanı ve yöneticiler de bilmedikleri konulanbilenlere sormakla yükümlüdürler. Bu açıdan bakıldığında birinci dere­cede ülü’l emr “âlimlerdir”, ikinci derecede ülii’1-emr ise “yöneticiler, âmirler ve kumanda mevkiinde olanlar”dır.

“Bir hususta anlaşmazlığa düşmek” Allah İle mümin kullan arasında olamaz, Resûlullah ile ümmeti arasında da düşünülemez. Geriye yönetici, yönetilen, bilen, soran… şeklinde ümmet kalır; bu çerçevede ümmet arasında bir anlaşmazlık çıktı­ğında mesele Allah’a ve Resule götürülecektir. Yönetilenlerle ülü’1-emr arasındaki ihtilâfta, bu İkincisi de taraf olduğu İçin tek merci Allah ve Resulü’dür; yani -aşa­ğıda açıklanacağı üzere- dinin ana kaynaklan ışığında çözüm üretecek kurumlardır. İhtilâfın tarafları arasında ülü’1-emr bulunmazsa, meselenin halledilmesinde onun da -benimsenen idare şekline göre salâhiyeti çerçevesinde- devreye girmesi tabi­idir; ancak ülü’1-emr tasarruflarında Allah ve Resulü’nden bağımsız değildir.

Meselenin “Allah’a götürülmesi” Kur’an’a, “Resule götürülmesi” ise sünne­te başvurmayı gerektirir, Anlaşmazlık konusunda bu iki kaynakta çözüm ve hü­küm var ise bu, bütün ümmet için bağlayıcıdır ve gereğine uyularak anlaşmazlık çözüme kavuşturulur. Bu iki kaynaktaki çözüm her zaman nokta tayini şeklinde değildir. Kıyamete kadar ortaya çıkacak bütün anlaşmazlıkların konu konu, parça parça çözümü Kitap ve Sünnet’te bulunmaz, Ancak bütün anlaşmazlıkların çözü­müne ışık tutan ilkeler, işaretler, delâletler, örnek ve emsal çözümler vardır. Bun­lardan yararlanarak çözüm ve hüküm bulma işine ictihad denir. İctihad bilinme­yenleri, açıkça belli olmayanları, anlaşmazlıkları Kitaba ve Sünnet’e başvurarak (götürerek) çözme metodunun ve çabasının adıdır; Resûlullah tarafından sahabe­ye öğretilmiş, daha sonraki nesiller de bunu, onlardan alarak kullanmış ve geliştir­mişlerdir[153].

“Eğer bir hususta (âyetteki kelimeyle “şeyde”) anlaşmazlığa düşerseniz…” şeklindeki cümle yapısı umum (genellik) İfade eder. Buna göre müminlerin haya­tında ihtilâf konusu olan her şey çözümü Kur’an’dan ve Sünnet’ten alacak, başka bir deyişle çözüm, bu iki kaynağa başvurularak aranacaktır. Hem hâkim (hüküm koyan, hukuk vazeden) hem de mâbud (kendisine ibadet edilen) yalnızca Allah ‘tır. Allah’a mahsus bulunan bu sıfat ve salâhiyetlerin -aynı mahiyette olmak üzere- bir başka merci veya şahsa tanınması şirk, bu merci ve şahsın da Kur’an’daki adı, 60, âyette zikredildiği üzere tâguttur. [154]

60-61. Önceki âyette “Allah’a ve âhirete gerçekten iman edenlerin, anlaş­mazlıkları Allah’a ve Resulü’ne götürecekleri” ifade buyurulmuştu. Bu âyette ise “inandım” dedikleri halde gerçekten inanmayanların (münafıklar) anlaşmazlık çıktığında nasıl hareket ettikleri anlatılıyor ve onların şahsında âdeta bir iman tes­ti yapılıyor. Hz. Peygamber’in Medine hayatı başladığında bazı yahudiler menfa­atleri icabı İslâm’ı kabul etmiş gibi göründiüer. İlk münafıklar arasında bunlar da bulunduğu için “… senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenler” ifadesi kullanılmıştır. Âyet için birkaç nüzul sebebi rivayet edilmiştir. Bunların tamamın­da ortak olan unsur, mümin olduğu veya mümin göründüğü halde anlaşmazlığı Al­lah’a ve Resulü’ne götürerek çözmeye razı olmamak, bir başkasını (tâgutu, mese­lâ Kâ’b b. el-Eşref i veya kâhin Ebû Bürde el-Eslemî’yi) onların yerine koymak ve onun çözümüne nzâ göstermektir[155].

62-63. Münafıklar iki tarafı idare etmeye çakşırken çoğu defa açık verirler, sahtekârlıkları ortaya çıkar, bu defa cezadan ve tecrit edilmekten kurtulmak üzere te’villere kalkışır, yaranmak istedikleri tarafı iyi niyet ve samimiyetlerine ikna et­meye çalışırlar. Bütün bunlara rağmen zahirde inanır görünmeleri, açıkça inkâra sapmamış olmaları sebebiyle onlara karşı müslüman imişler gibi davranıhnası, gerçek İmana kavuşmaları için kendilerine öğüt verilmesi; arıza kalplerinde, içle­rinde olduğu için oraya girecek, orayı etkileyecek sözler söylenmesi emredilmiş­tir. [156]

64. İtaat eylemi bîr üst ve bîr de astın obuasını gerektirir. Allah bütün kulla­rını insanlık şerefi ve kulluk fırsatı bakımından eşit yaratmıştır. Birilerinin, kendi­lerine itaat gerekli olması bakımından diğerlerinden üst ve üstün olması,peygam­berlik gibi Allah vergisi olan vasıflar dışında genellikle insanların gayretleriyle el­de ettikleri faziletlere, becerilere, bilgilere ve ümmetin, usulüne göre kendilerine yetki vermesine ve bütün bu vasıflarından dolayı onlara itaat edilmesini Allah’ın istemesine (izni) bağlıdır. Bu cümleden olarak Allah Teâlâ peygamberlerini, ken­dilerine itaat edilsin diye göndermiştir; çünkü onlar Allah’ın elçileridir, peygam­berlere itaat, Allah’a itaat demektir.

Münafıklar olsun, günahkâr, âsi (itaat etmeyen) müminler olsun bu davranış­larıyla Allah Teâlâ’ya zarar veremezler. O’nun kullarına verdiği sıkıntılar da, kul­ların vereceği müsbet, meşru tepkilere göre dünyada ve âhirette lehlerine olabile­cektir. Şu halde Allah’a ve Resulü’ne itaat etmeyenlerin kötülükleri, zulümleri, za­rarları eninde sonunda kendilerine dönmekte, kendilerine dokunmaktadır. Bu mâ­nada “kendilerine kötülük edenler” için de tövbe kapısı açıktır. Allah Teâlâ tövbeleri hemen kabul edeceğini, içtenlikle tövbe edenlerin daha öncesine ait kirli sicil­lerini tertemiz kılacağını vaad etmiştir. Nifak ve isyana sapanlar kendilerini temi­ze çıkarmak için çıkmaz yollara girmek, tutarsız te’ villere başvurmak yerine sami­mi olarak pişman olmalı, Resûlullah’a gelip suçlarını itiraf etmeli, bağışlaması için Allah’a yalvarmak ve O’nun sevgili peygamberinden de kendileri için dua etme­sini, Allah’ın bağışlamasını dilemesini istemelidirler. [157]

65. Zübeyr b. Avvâm ile bahçe komşusu arasında su yüzünden bir anlaşmaz­lık çıkmıştı. Hz. Peygamber’e başvurdular; o da “Zübeyr! Bahçeni suladıktan son­ra suyu sal ki komşun da sulasın” buyurdu. Komşu (bu hükmün din kuralı koyma değil, sulhetme mahiyetinde olduğunu düşünmüş olmalı ki) Hz, Peygamber’e, Zübeyr’in tarafım tuttuğunu ima etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber adamın tutu­mundan hoşnut olmadı ve bu defa Zübeyr’e normal hakkını kullanmasını söyledi. Medineli komşunun bu davranışı sebebiyle 65. âyet nazil oldu[158] . Buna göre gerçek iman sahiplerinin iki temel vasfı olmalıdır: a) Aralarında bir anlaşmazlık çıktığında Resûlullah’ı hakem kılmak, onun hükmüne başvurmak. b) Hz. Peygamber bir hüküm verince bunu benimsemek, âdil olduğuna inanmak, itiraza kalkışmamak. Allah’ın dininin hükmü demek olan Resûlullah’ın hükmüne başvurmak ve bunu gönülden benimsemek iman alâmeti olmakla beraber insanla­rın beşeriyet icabı menfaatlerine uygun gördükleri ve istedikleri hükmü elde ede­memeleri karşısında üzüntü duymaları da küfür veya nifak alâmeti değildir; yeter ki, verilen hükmün haklı ve âdil olduğuna inansınlar! [159]

66. İslâm’dan önceki dinlerde Allah Teâlâ’mn, kullarım imtihan için “kendi­lerini öldürmelerini veya yurt ve yuvalarını terkedip başka yerlere göçmelerini” emrettiği olmuştur (Bakara 2/54). Hâtemü’l-enbiyâ olan Hz. Muharnmed’e gönde­rilen dinde aslolan, emirlerin ve yükümlülüklerin fıtrata uygun ve kolay olmasıdır. İnsan tabiatına uymayan, insana ağır gelen, normal ve katlanılabilir külfet ve zah­met sınırını aşan teklif ve yükler İslâm’da yoktur. İtaat kaidesini açıklayan âyetler arasında bulunan 66. âyet İslâm’ın bu özelliğini farklı bir üslûp içinde dile getir­mektedir: Allah Teâlâ müslümanlara “Kendinizi öldürün, yurdunuzu terkedin…” kabilinden ağır emirler vermiyor, insanların çoğunun itaat edemeyeceği şeyleri müslümanlardan istemiyor. Şayet böyle emirler verseydi insanların çoğu buna ita­at etmezlerdi. Allah’ın istediği kolay, fıtrata uygun ve kulların menfaatine yönelik olan şeylerdir. Üstelik bunlara da büyük ecirler, mükâfatlar vermektedir.

Bu âyeti şöyle anlayan tefsirciler de olmuştur: “Kendilerini öldürmek”ten maksat meşru savaşta (cihad) düşman saflarında yer alan yakınlarını öldürmektir, “yurtlarını terketmek”ten maksat da hicrettir. Allah Teâlâ bu gibi emirlere pek az kimsenin itaat edebileceğini, ancak bu itaatin da ecrinin çok büyük olduğunu bil­direrek müslümanları -aşağıdaki âyetlerde emredeceği- cihada hazırlamaktadır[160].

69-70. Şevkânî’nin Taberânî, Ziya el-Makdisî gibi hadisçilerden naklettiği­ne göre bir sahâbî Allah Resulü’ne gelmiş ve dünyayı kendisine dar eden şu endi­şesini dile getirmiştir: “Ey Allah’ın elçisi! Ben seni kendimden ve çocuklarımdan daha çok seviyorum. Evimde iken seni hatırlıyor, hasretine dayanamadığını için hemen gelip görüyor, yüzüne bakıyorum. Senin ve benim ölümümü düşündüm. Anladım ki, sen öldüğünde ve cennete girdiğinde peygamberlere mahsus yüce ma­kamlarda bulunacaksın. Ben ise cennete girdiğimde seni göremeyeceğimden kor­kuyorum!” Hz. Peygamber bu sözlere cevap vermeden Cebrail gelmiş, Allah’a ve Resulü’ne itaat edenlerin cennette kimlerle beraber olacaklarını bildiren âyeti ge­tirmiştir (1,545). [161]

Meali

71. Ey iman edenler! Tedbirinizi alın da ya ayrı bölükler halinde ya da hep birden savaşın. 72. İçinizden bazıları vardır ki, pek ağırdan alır. Eğer ba­şınıza bir felâket gelirse “Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunma­dım” der. 73. Eğer Allah’tan size bir lütuf erişirse -sanki sizinle onun arasında bir arkadaşlık yokmuş gibi- “Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir kazanç elde etseydim” der. 74.0 halde, dünya hayatını âhiret kar­şılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz. 75. Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehir­den çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yol­la!” diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? 76. İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğ­runda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır. [162]

Tefsiri

71. Allah’a ve Resulü’ne itaat emredilip bunun gerçek imanla alâkası etkili bir şekilde açıklandıktan sonia ilâhî buyrukların en ağırlarından biri olan savaş ko­nusuna intikal ediliyor. Müslümanların düşmanlarına karşı savaşmalarına daha ön­ce izin verilmiş ve 6. yılda gelen bu süreden önce Bedir, Uhud, Hendek gibi sa­vaşlar gelip geçmiş bulunduğuna göre bu âyetlerde teşvik edilen savaşın Mekke fethi olması ihtimali kuvvetli görünmektedir.

Hudeybiye Antlaşması’ndan sonramüslümanlar biraz nefes alma imkânı bul­muşlardı. Fakat Mekkeli müşriklerle Medineli münafıklar iş birliği içinde çalışı­yor, müslümanlann kökünü kazımak için planlar yapıyor, tuzaklar kuruyorlardı. Ayrıca Mekke’de ve başka yerlerde, kâfirler arasında kalmış, baskı altında yaşa­yan müminleriyle dinleri ne olursa olsun zayıf, arkasız ve yoksul oldukları için hakları yenen, zulme uğrayan insanlar vardı. Hem bunlan kurtarmak hem de ge­rektiğinde kendilerini savunmak için müminlerin uyanık ve güçlü olmaları gereki­yordu. Bu âyet müslümanlan, antlaşmaya güvenerek tedbirsiz davranıp gafil av­lanmaya karşı uyarmaktadır. Müminler daima uyanık ve cenge hazır durumda ola­caklar, gerektiğinde savaşacaklar ve düşmanı mağlûp edebilmek için -topyekün ta­arruz, küçük gruplar halinde taciz ve vur kaç harekâtı gibi- hangi taktiği uygula­mak gerekirse onu uygulayacaklardır. [163]

72-73. Müminler savaşa çağrıldığında ağırdan alanların, mağlûbiyet olursa “Allah yüzüme baktı da onlarla beraber bulunmadım” diye İçten içe sevinenlerin, zafer ve ganimet elde edilirse “Keşke onlarla beraber olsaydım…” diye dövünen-lerin kimler olduğu sorusuna iki cevap verilmiştir. Bir kısım tefsirciye göre bun­lar, henüz gönüllerinde iman, gereği gibi yerleşip güçlenmemiş, hayatıyla imanı arasında tam bir paralellik hâsıl olmamış müminlerdir. Çünkü âyet “İçinizden ba­zıları vardır ki… ” diye başlamaktadır. Diğer bir yoruma göre bunlardan maksat münafıklardır. Bu durumda “içinizden…” ifadesi, görünüşe göredir; zira münafık­lar dış yüzleri, görünüşleri bakımından müminler gibidirler, onların cemaatine da­hildirler. Bize göre burada müminlerin içinde bulunan zayıf imanlı, kararsız ve se­batsız müslümanlarla münafıkların birlikte kastedilmiş olması da mümkündür. İmanı, davası uğrunda ölüme götürecek güçte ve seviyede bulunmayan sıradan in­sanlar, ayette de tasvir edildiği gibi, daima içlerinden menfaat hesaplan yaparlar; girişecekleri işin getirişi ve götürüşü ile ilgili ihtimaller arasmda gidip gelirler. [164]

74. Allah’a ve âhirete hakkıyla iman etmiş olanların fayda-zarar, kazanç-ka­yıp hesapları dünya hayatıyla sınırlı değildir. Allah rızâsı ve ebedî hayat daima he­saba dahildir, dahil olmanın da ötesinde terazide ağır basmaktadır. Ölçüsünde, ter­cihinde, değerlendirmesinde Allah rızâsı ve âhiret menfaati ağır basan, âhiretini dünyasına değil, dünyasını -gerektiğinde- âhiretine feda eden müminler, Kur’an dilinde “dünya hayatını âhiret karşılığında satanlar” yani dünyayı verip âhireti sa­tın alanlardır. Allah emri olan savaş bu ölçüye vurulduğunda çıkacak sonuç âyet­te şöyle tasvir edilmektedir: Savaşa giren ya zafer kazanır veya yenilir ve şehid olur. Her iki durumda da âhireti tercih eden mümin kazançlıdır. Çünkü Allah sa­vaşıp galip gelenlere de şehid olanlara da büyük mükâfatlar vermektedir. Rağbet edilmesi gereken de işte bu mükâfattır. [165]

75-76. Müslümanlar Mekke’ye hicret ettikten sonra da Mekke müşrikleri on­ların peşini bırakmamış, bazan başka kabileler ve Medİneli bir kısım yahudilerle iş birliği yaparak Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarını yapmış, yeni dinin sâlikleri-ni hicret yurtlarında yok etmek istemişlerdi. Ancak bu amaçlarına ulaşamadılar ve hicrî 6. yılda Hudeybiye Antlaşması’ni yapmaya mecbur kaldılar. Bu antlaşmanın bir maddesine göre bundan sonra müslüman olup Mekke’den kaçanlar iade edile­cekti. Böylece hicret imkânı bulamayan müslümanlarla bu madde gereği iade edi­len müslümanlar, bunların eşleri ve çocukları Mekke’de kaldılar, müşriklerin çe­şitli zulüm ve baskılan altında yaşamaya devam ettiler. Bu müminler, işkence ve baskı dayamlamaz hale geldikçe Allah’a yalvanyor ve bir kurtarıcı göndermesini istiyorlardı. Âyetler bunların dua ve niyazlarına bir cevap olmakla beraber anılan tarihî ilişkiyi aşan boyutlan da vardır; çünkü savaş nerede ise insanlıkla yaşıttır. İdam cezasını kaldırarak suçsuz, günahsız insanların hayat hakkını korumak nasıl mümkün olmazsa savaşı kaldırarak, yok ederek, hesap dışı tutarak banşı ve ulus­lararası ilişkilerde adaleti sağlamak da öyle mümkün değildir. Yapılması gereken, savaşın hukukî ve ahlâkî amaçlarını belirlemek ve onu bu amaçtan saptırmamak-tır. Savaşla ilgili âyetlere bakıldığında İslâm’ın, ancak zulmü, din yüzünden bas­kıyı ve haksız saldınyı ortadan kaldırmak için buna izin verdiği görülmektedir. Bu âyetlerden burada gördüğümüz ikisi, savaşın iki önemli amacını ortaya koymakta­dır: a) Allah rızâsını elde etmek, b) Zulmü engelleyip adaleti sağlamak. “Allah rı­zâsı” da fayda bakımından kullara dönmektedir. Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye ihti­yacı bulunmadığından, O’nun rızâsı için savaşmak, kullarının yaran, din ve vic­dan hürriyetinin temini için savaşmaktır. Allah mutlak âdil olduğu ve zerre kadar zulme razı olmadığından “Allah rızâsı için savaşmak” adalet, hukuk ve hakkani­yet uğrunda savaşmaktır. Allah’a ve hak dine inanmayanların da bir tanrıları, baş eğdikleri, itaat ettikleri -maddî, manevî- bir önderleri olacaktır. Bu önderler Kur’an’a göre tâgutlardtr, şeytanlardır. Bunlara tâbi olanların savaş amaçlan ise hukuk ve adaletin gerçekleşmesi değil, egoizmin tatminidir, zulüm, baskı ve sö­mürüdür. [166]

Meali

77. Kendilerine, “Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı verin” denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca bîr de gör­dün ki, içlerinden bir grup Allah’tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar da “Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı?” diyorlar. Onlara de ki: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah’tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar haksızlık edilmez”. 78. Nerede olursanız olun ölüm sizi ya­kalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah’tan” derler, başlarma bir kötülük gelince de “Bu senden” derler. “Hepsi Allah’tandır” de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar! 79. Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter. [167]

Tefsiri

77. Mekke’de müminler çeşitli baskı ve işkenceler görüyorlar, henüz savaş izni gelmediği için şiddete şiddetle mukabele edemiyorlar, bu durumu zaman za­man Resûlullah’a arzederek savaşmak için izin istiyorlardı. Hicrete kadar bu izin gelmedi, müminlere namaz ve zekât emredildi. İmanların güçlenmesi, nefislerin terbiye edilmesi, Allah rızâsı için Ölümü göze alacak bir ruh kemalinin oluşması beldendi. Hicretten sonra savaş (cihad) izni gelince de kısmen müminler ve daha ziyade münafıklar düşmanla savaştan korktular, “Keşke bu emir biraz daha sonra gelseydi” temennisinde bulundular. Tehlikeyi konuşmakla yaşamak bir değildir; asıl cesaret tehlikeyi yaşarken ortaya çıkar. Burada hem bu çelişkiye işaret edil­mekte hem de bir başka üslûp içinde savaştan ve ölümden korkmanın, doğru dü­şünen ve iman şuuru içinde yaşayan bir müminin işi olmadığı hatırlatılmaktadır. Evet, bu korku düşünen bir müminin işi olmamalıdır; zira âhiret mükâfatı yanında gelip geçici olan dünya nimetleri -çok da olsa- azdır. Dünyada az yaşayan, fakat Allah rızâsını kazananlar âhirette ebedî saadetlere nail olacaklar, dünyada çok ya­şayan, dünya nimetlerinden çokça istifade eden, fakat Allah rızâsını kazanamayan­lar ise âhirette daha önemli ve büyük nimetlerden mahrum kalacaklardır. Hâsılı kimseye haksızlık edilmeyecek, herkes ettiğinin karşılığım görecektir. [168]

78-79. Ecelsiz ölüm olmaz. Ecel gelince de kişinin savaşta veya barışta ol­ması sonucu değiştirmez. Sağlam kalelere girip saklama, hatta göklere çıkıp yıl­dızlarda otursa bile ölüm gelip onu bulacaktır.

Daha ziyade yahudiler işleri iyi gittiğinde, sağlık, kazanç ve ürünleri iyi ol­duğunda -kendilerini Allah’ın seçkin kulları olarak gördükleri için- “bu Allah’tan” diyorlar, işler ters giderse bunu da -hâşâ- Hz. Peygamber’in uğursuzluğuna bağlı­yor, onun yüzünden böyle olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu vesileyle onlara ve bü­tün insanlığa iyilik-kötülük, hayır-şer meselesi hakkında işin doğrusu bir kere da­ha anlatılmaktadır. Buna göre insanların başına ne gelirse gelsin, çevrelerinde İyi veya kötü ne olursa olsun bunların tamamı, hayrı-şerri, iyisi-kötüsü Allah’tandır; O takdir etmiş, murad eylemiş ve yaratmıştır, ancak olup biten şeylerde insanların katkısı, iyilik ile kötülük, hayırla şer bakımından -yine Allah böyle istediği için-farklı olmaktadır. Eğer iradelerine bırakılmış konularda iyi bir şeyle karşılaşır, bir nimete nail olur, bir başarı elde ederlerse Allah’ın verdiği aklı, bilgiyi, iradeyi ve gücü doğru ve yerinde kullanmış oldukları anlaşılır. Allah böyle istediği, buna ra­zı olduğu, verdiği kabiliyetleri bu sonucu elde etmek üzere kullansınlar diye verdiği için hayır, iyilik, basan Allah’tandır. Yine insanların irade ve tercihlerine bı­rakılan konularda, alanlarda, işlerde insanlar akıl, bilgi, irade ve güçlerini -ki bun­ların hepsini veren Allah’tır- yerinde ve doğru kullanmazlar, bu yüzden O’nun ra­zı oltnadığr, kendilerinin de hoşlarına gitmeyen sonuçlar elde ederlerse bu sonuç­lar (şer, kötülük) kendilerindendir; bunlara kendileri sebep olmuşlardır. İmkân verdiği halde rızâsı bulunmadığı için kötülük Allah’a yüklenemez, “O’ndandır” denemez. İyiliğin Allah’tan, kötülüğün insandan olduğu Resûlullah muhatap alınarak ifade buyurulmuştur, halbuki bunun böyle olduğunu o bilmekte ve yaşamaktadır, başkaları yanlış anlamasınlar diye de hemen arkasından “Seni elçi olarak gönder­dik, şahit olarak Allah yeter” buyurulnıuş, hayır-şer konusundaki gerçeğin onun şahsında ve aracılığı İle insanlığa duyurulmak istendiğine işaret edilmiştir. [169]

Meali

80. Resûlullah’a itaat eden Allah’a itaat etmiş olur, yüz çevirenlere ge­lince seni onlara bekçi olarak göndermedik.

81. “İşimiz itaat” diyorlar, senin yanından ayrılınca da içlerinden bir grup, içinden, söylediğinin tersini kuru­yor, Allah da onların içlerinden kurduklarını kaydediyor. Sen de bunlardan yüz çevir ve Allah’a güven, güvenilecek vekil olarak Allah yeter. [170]

Tefsiri

80. Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin bir kısmı özel, parça, detay olan konulan açık­lar, bir kısmı da bu âyette olduğu gibi pek çok konuya ve hükme ışık tutan, temel ve kaynak teşkil eden kurallar, genel hükümler getirir. Dinin Öğrenilmesi ve yaşan­masında Allah Resulü’nün konumu, rolü ve salâhiyeti hem kelâmcılan hem de fı­kıh usulü âlimlerini meşgul etmiştir. Dine davet edilen insanların bunu kabul etme­meleri halinde yapılacak işlem konusu da özellikle “din ve vicdan hürriyeti” bakı­mından önem arzetmektedir. Âyet, bu iki konuda önemli kurallar getirmektedir.

Allah Resulü’nün işi, görev ve yetkisi vahyi tebliğ etmekten ibaret değildir. Onun ümmete örnek olmak, vahyi açıklamak, gerekli görülen yerlerde boşlukları doldurmak ve yeni oluşan İslâm toplumuna (ümmet) liderlik etmek gibi vazife ve salâhiyetleri vardır. O bir söz söylediğinde veya bir şey talep ettiğinde Allah’ın ira­de ve rızâsına uygun bir söz söylüyor -karineler aksini göstermiyorsa- O’nun kul­larına bildirmek istediğini bildiriyor, yapmalarını istediğini talep ediyordur. Aynı mânada birçok âyetin kesin delâleti sebebiyle fıkıh usulü âlimleri, dinin ikinci kay­nağının sünnet (ResÛiullah’ın sözü, fiili ve tasvibi) olduğunda İttifak etmişlerdir. Onun aynı zamanda diğer İnsanlar gibi bir insan (beşer) olduğunu bildiren âyetler­le (meselâ Kehf 18/110) her davranışının bağlayıcı olmayacağını bildiren hadisler, uygulama ve vahalar göz önüne alındığında sünnetin “bağlayıcı delil olma” özel­liğinin mutlak olmadığı, bazı kayıt ve şartlara (en önemlisi dinî kural getirmediği­ne dair bir delil ve karinenin bulunmamasına) bağlı olduğu da anlaşılmaktadır. Böyle bir delil bulunmadıkça Hz. Peygamber’in davranışlarım -onun örnekliğinin tabii bir sonucu olarak- dînî kural getiren, irşad eden, yol gösteren, izlenmesi ge­rekli veya faydalı olan davranışlar olarak almak ve değerlendirmek gerekir.

“Dinde zorlama yoktur” kuralının[171] bir başka delilini teşkil eden “Seni onlara bekçi göndermedik” mealindeki cümle, din ve vicdan hürriye­ti konusunda önemli bir dayanaktır. Resûlullah tebliğ eder, tebliğ ettiği dini mü­kemmel Örnek olarak kendinde ve örnek kılmak istediği toplum (ilk nesil) haya­tında uygular; böylece dini hem söz hem de fiil halinde muhataplarına ulaştırınca onun vazifesi bitmiş olur. İnsanları zorla dine sokmak ve imanlarının bekçiliğini yapmak onun sorumluluk çerçevesine dahil değildir. Allah’ın cenneti de cehenne­mi de vardır. Her ikisine gidecek olan müminler ve kâfirler, iyiler ve kötüler ola­caktır. Hz. Peygamber’in ve ümmetinin savaşları, mücadeleleri başka dinleri ve inançları ortadan kaldırmaya, insanları zorla İslâm’a sokmaya yahut imha etmeye yönelik değildir; tam aksine mücadelenin hedefi, her çeşit zulmü ve bu arada din konusunda baskıyı ortadan kaldırmak, herkesin inancına göre serbestçe yaşaması­nı sağlamaktır.

Müslüman olduğu halde alenî olarak dinin emirlerine itaat etmeyen, yasakla­rı çiğneyen kimselere uygulanan yaptırımlar, onlan baskı altında ibadete sevket-me, zorla dindar kılma amacına yönelik olmayıp, kamu düzenini, asayişi ve genel ahlâkı korumak içindir. İbadetin özünün ihlâs (onu yalnızca Allah rızâsı İçin yap­mak) olduğunu bildiren, niyeti ibadetlerin şartı kılan bir dinin, insanları, zorla, baskı altında, korkutarak ibadete sevkedeceği düşünülemez; bu sebeple İslâm’da -imanlı ve dindar kılmak için- ne kâfire baskı yapılır ne de mümine!

Allah Teâlâ’nın, Peygamberi !ni, bütün dinlerin üstünde yer alsın diye “bir hi­dayet ve hak din” ile gönderdiğini bildiren âyetlerle[172] “dinde zorlama olmadığını” bildiren âyetler arasında bir çelişki yoktur; çün­kü Peygamberimiz İslâm’ın üstünlüğünü, diğer dinleri ve mensuplarını yok ede­rek veya onlara baskı yaparak değil, bir yandan akla ve sağ duyuya hitap eden de­lillerle, bir yandan da İslâm’3 n güzelliklerini yaşayıp yaşatarak ortaya koymaya çalışmıştır. Ayrıca mealindeki âyetler böyle bir sonucu talep etmekten ziyade he­def göstermeye yöneliktir. Aradan asırlar geçtiği halde hâlâ yeryüzünde birçok din vardır ve bunların mensuplarının sayısı müslümanlann beş katma yakındır. Hz. Peygamber’i örnek alan müslümanların yaptığı, daha doğrusu yapmaları gereken şey, asrın dili ve mantığı ile İslâm’ın ve yalnızca onun hak din olduğunu diğer din mensuplarına açıklamak ve onu yaşayarak göstermektir. Üstünlüğün ortaya kon­masını talep eden âyetlerin uluslararası siyaset bakımından mânası, hak dini tem­sil eden müslümanların diğer din ve ideoloji mensuplarından zayıf olmamaları, ba­ğımsızlıklarını gözleri gibi korumalar], dünya düzeninde söz sahibi olmaları, dün­yada hakkın ve adaletin hâkim kılınmasını bir vazife olarak üstlenmeleridir. [173]

81. Gerek ülke içinde gerekse dış dünyada İslâm davetine olumlu cevap ver­meyenler, Allah’a ve Resulü’ne itaat etmeyenler bulunacaktır. Bunlara karşı müs­lümanların siyasî ve hukukî tutumları birçok âyette işlendiği gibi din ve vicdan hürriyeti, adalet, iyilikte yarış ve dayanışma… çerçevesinde ülkeyi ve dünyayı pay­laşmak şeklinde olacaktır. Sayılan ve güçleri ne olursa olsun İslâm’a girmekten yüz çevirenler karşısında müminlerin psikolojik durum ve tutumları ise kendine ve davasına güvenen insanların durum ve tutumları gibi olacaktır. Çünkü müminler hak dine inanmakta, onu hayatlarında rehber edinmekte ve güçlerini, huzurunda secde ettikleri kadİr-i mutlak olan Allah’tan almaktadırlar. Bütün insanlar bir ta­rafta O bir tarafta olsa yine de güvenmek İçin Allah yeter. [174]

Meali

82. Kur’an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birin­den gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı! [175]

Tefsiri

82. Kur’an’a İnanmayan, Allah ve Resulü’ne itaat etmeyen gayri müslimlerin Kur’an üzerinde düşünmeye davet edilmeleri İki önemli gerçeğe dayanmaktadır:

a) Kur’an’ın eşsizliği (i’câz) inancı, bir bilgi ve hidayet kaynağı olarak öne­minin anlaşılıp tasdik edilmesi yalnızca müminlerin -imana dayalı- sübjektif değerlendirmelerine bağlı ve bunların sonucu değildir. Normal, akla ve mantığa sa­hip her insan düzgün düşündüğü ve Kur’an’ı peşin hükümsüz incelediği zaman bu sonuca varacaktır.

b) Kur’an’ı Allah’tan alıp tebliğ eden Resûlullah ona güvenmektedir. Yâre ve ağyâre onu sunarak incelemelerini, onun Allah’tan olduğuna aklen hükmettik­ten ve vicdanen kanaat getirdikten sonra inanmalarını İstemektedir. Bunu isteye-bilmektedİr; çünkü onda hiçbir tutarsızlık ve çelişki yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm yirmi üç yıl içinde gece ve gündüz, kışın ve yazın, hazarda ve yolculukta, sıkıntıda ve rahatlıkta, darlıkta ve bollukta, savaşta ve barışta parça parça gelmiştir. Muhtevası fevkalâde zengin ve çeşitlidir. İnsan ve insaniyetle il­gili her konuya, varlığın başlangıç ve sonuna, yaratılış ve yok edilişe, ahlâkî er­demlere, fert ve cemiyet olarak insanla ilgili kurallara ve kanunlara, tarihî olayla­ra, kıssalara temas etmekte, insanları eğitmeye yönelik öğüt ve ibret tablolarına yer vermektedir. Buna rağmen onun ne üslûbunda (eşsiz ifadesinde, edebî seviye­sinde) ne de temas ettiği konular, getirdiği hükümler ve verdiği bilgiler arasında bir tutarsızlık, bir çelişki ve -kaynak farkı düşüncesine götürecek- bir farklılık var-dtr. İnansın inanmasın düz mantıkla düşünen herkesin Kur’an’ı inceleyerek ulaşa­bileceği bu sonuç, onun Allah’tan geldiğinin reddedilemez bir delilini teşkil et­mektedir. Şu halde onun davetini kabul etmeyenlerin bu tavır ve kararlan, akıl mu­hakemesinden ve bilgiden ziyade kökleşmiş peşin hükümlere, beşeri zaaflara, ak­lıselimin işleyişini engelleyen duygu ve tutku hâkimiyetine dayanmaktadır. Nite­kim “Kur’an’ı okuyup düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var!”[176] mealindeki âyet, sağlıklı düşünmeyi engelleyen bu psikolojik etkenleri daha canlı bir biçimde vurgulamaktadır. [177]

Meali

83. Kendilerine güven veya korku veren bir haber geldiğinde onu yayı­yorlar. Halbuki onu Resûlullah’a veya aralarından yetki sahibi kimselere gö­tür selerdi, içlerinden, haberin mâna ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı. Size Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, azı müstesna, şeyta­na uyup giderdiniz. 84. Şu halde Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlu olursun. Müminleri de teşvik et. Allah, inkâra sapanların gücünü kı­racaktır. Allah’ın gücü daha çetin, cezası daha şiddetlidir. [178]

Tefsiri

83. Topluluğu olumlu veya olumsuz olarak etkileyecek haberlerin gelmesi ve bunun yayılmasının zararlı sonuçlar doğurmasına tarihî örnek olarak Küçük Bedir diye bilinen askerî hareket öncesinde Ebû Süfyân’ın Medine’ye birini göndererek kendisinin büyük bir güç hazırladığı ve Medine’ye hücum edeceği haberini yay­ması zikredilmiştir[179]. Ancak tefsircilerin de işaret ettikleri üzere bu gibi haberlerin tahkik edilmeden ve sonuçlan hesaplanmadan hemen hal­ka yayılmasının zararlı olması yalnızca savaş haline ve savaşla ilgili olana mahsus değildir. Her çeşit haberin topluluğa yayılmadan önce hem doğruluğunun araştırıl­ması hem de yayıldığı takdirde toplulukta hâsıl edeceği sonuçların hesaplanması gerekmektedir. Âyet, günümüzde tartışılan “medyanın duyarlık ve sorumluluğu” meselesi bakımından da ilgi çekici ve yol göstericidir.

Haberlerin halka duyurulmadan önce “Resûlullah’a ve ülü’1-emre götürülme­si” buyruğu, onların hem haberin doğru olup olmadığı hem de halk üzerinde yapa­bileceği tesiri daha iyi ölçüp biçebilecek ve anlayacak durumda olmaları gerekçe­sine dayanmaktadır. Burada “yetki sahipleri” diye çevirileri “ülü’l-emr”den mak­sat -o tarih itibariyle henüz ayrı bir grup teşkil etmedikleri için- âlimler veya yö­neticiler değildir; işten anlayanlar ve savaşta kumanda görevi üslenmiş olanlardır.

“Allah’ın lütfü ve rahmeti” aynı zamanda en güzel örnek olan bir peygamber ve onun aracılığı ile bir kitap göndermesi, insanın aklını doğru kullanması ve iradesine sahip olması için gerekli bulunan yolu ve yöntemi öğretmesi, öğütler vermesidir.

Âyetin “azı müstesna” diye tercüme edilen kısmının özel hadise ile ilgili açıklaması “Duyup gerekli araştırmaları yapmadan yaydığınız haberlerin azı müs­tesna çoğunda şeytanın istediğini yerine getirmiş olurdunuz” şeklindedir. Ayet özel bağlamından çıkarılarak daha genel bir alana taşındığında ise mâna şöyle ol­maktadır: Allah Teâlâ peygamber ve kitap göndermeseydi inanç, bilgi ve kararla­rınızın çoğunda şeytana uyardınız.

İstisna kaydına nasıl mâna verilirse verilsin sonuçta insanların ilâhî lütuf ve rahmete muhtaç oldukları, bu lütfün maddî olanları yanında peygamber ve kitap göndermek, doğruyu ilham etmek, doğru düşünme ve karar alma konusunda yar­dım etmek gibi manevî olanlarının da bulunduğu anlaşılmaktadır. [180]

84. Hz. Peygamber’in hayatının hiçbir döneminde cihad, ümmet dışında, tek basma ona farz kılınmamıştır. Bu tarihî gerçekten hareket edildiğinde âyeti, “Tek başına sen cihad etmekle yükümlüsün” şeklinde anlamak yanlış olacaktır. Âyetin demek istediği şudur: “Gerek sen ve gerekse diğer müminler tek başınıza kalsamz dahi gerektiğinde cihad etmekle yükümlüsünüz ve Allah herkesi kendi yükümlü­lüğünden hesaba çekecektir.”

Allah’a İnananlar O’nun zararı defetme gücünün düşman gücünden daha bü­yük, cezasının da daha çetin olduğu konusunda bir şüphe taşımazlar. Burada vur* gulanan husus, Allah Teâlâ’nın sonsuz gücünden yararlanmanın ön şartı olan ci-haddır; yani tek başına da kalsa müminin hedefe ulaşabilmek için gereken çabayı göstermesi, fedakârlığa katîanmasıdır. Allah’ın âdeti, gücünü iman edenlerden ya­na koymak değildir; zafer ve bağan bunların şartlarını yerine getirenlerin, kulun yapması gereken hususları, zaferin ve başarının şartlarım ihmal etmeyenlerindir. [181]

Meali

85, Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir. 86. Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile veya dengi ile cevap verin. Allah her şeyin hesabını eksiksiz bilmekte-dir. 87. Allah -ki, kendisinden başka tanrı yoktur- elbette kıyamet günü hepi­nizi huzuruna toplayacaktır, bunda hiçbir kuşku yoktur. Sözce Allah’tan da­ha doğru kim vardır! [182]

Tefsiri

85. Şefaat, selamlaşma, Allah Teâlâ’nın ilmi, kudreti ve kıyamet konularını ihtiva eden üç âyetin araya girmesinden sonra -aşağıda geleceği üzere- yine mü­nafıklar ve müşriklerle savaş ve banş halindeki ilişkilere geçilmesi aynı zamanda bu âyetler arasındaki konu ilişkisine de ışık tutmaktadır. Çünkü müslümanlar bu âyetlerin geldiği dönemde müşrikler ve münafıklarla iç İçe yaşıyorlar, savaşta ve barışta onlarla çeşitli ilişkiler içinde oluyorlardı. Bu ilişkilerin tevhidi zedeleme­den ve ümmete zarar vermeden sürdürülebilmesi için ilâhî irşada ihtiyaçları vardı.

Türkçe’de şefaat daha ziyade âhirettteki aracılık ve özellikle de Hz. Peygam­ber’in, hem bütün insanlara (hesaba çekilmenin, yargılanmanın bir an önce başla­ması, bekleme sıkıntısının son bulması için) hem de ümmetinin günahkârlarına (günahlarının bağışlanması için) Allah nezdinde yapacağı aracılık mânasında kul­lanılır. Kur’an’da ve Arapça’da ise şefaatin buna ek olarak daha geniş bir mânası vardır: İki kişi arasında görülecek bir iş, elde edilecek bir fayda veya önlenecek bir zarar konusunda üçüncü bir şahsın devreye girmesi, aracı olması, hatırını ve gücü­nü kullanarak sonuç elde etmeye teşebbüs etmesidir. 88. âyette geleceği üzere mü­minler, bazan müslüman olmayan kimseler için de bu mânada şefaatte bulunuyor­lardı. Ayrıca hemen her zaman toplum içinde aracılık faaliyeti sürdürülmüş ve ara­cılar bulunmuştur. Özellikle hukuk, adalet, ehliyet ve emanet duygusu ve şuuru­nun ve bunlara dayalı uygulamaların ikinci plana atıldığı; güçlü, hatırlı, yakın olanların -haklı veya haksız olarak- işi bitirdiği dönemlerde, bu mânada toplum ahlâkının zaafa uğradığı zamanlarda şefaat (adam bulma, torpil kullanma) yaygın, normal, hatta zaruri hale gelmektedir. Âyet hem tarihî hem de evrensel olarak şe­faat konusunda bir kural getirmektedir: Şefaat kötü, çirkin ve yasak değildir; an­cak meşru, hukuka ve ahlâka uygun olmalı, iyi, başkası aleyhine haksızlık doğur­mayacak bir sonucun hâsıl olması için yardım mânası ve amacı taşımalıdır. Böyle olan şefaatin ecri vardır. Hâsıl olan iyilik ve ecirden şefaat sahibi (buna aracılık eden, hatırını ve imkânını kullanan) kimseler de nasip alırlar. Haksız bir talebin, kötü sonucun gerçekleşmesi için yapılan aracılık da yapana sorumluluk getirir; haksıza, zâlime, kötülük edene verilen cezanın benzeri bir ceza ona da verilir. [183]

86. Aracılık için birisine başvuranlar işe selâm İle başlayacaklardır. Mümin­ler karşılaştıklarında selâmlaşacak, karşılıklı olarak iyi dilekte bulunacaklardır. Her kültürde selamlaşma âdeti ve bu âdetin gerektirdiği usul ve âdâb vardır. Bu münasebetle müslümanlar arasında selamlaşmanın nasıl olması gerektiği konusu­na geçilmiştir. “Selâm” diye tercüme edilen tahiyye, hayat kelimesiyle aynı kök­ten olup lügat mânası itibariyle “sağlık, uzun ömür dilemek” demektir. Tefsirciler buradaki tahiyye buyruğunu üç şekilde açıklamışlardır: a) Hapşıramn “elhamdü­lillah” demesi ile başlayan karşılıklı dualar; b) Hediye verene hediye ile mukabe­le; c) Selâm verip almak. Tahiyye kelimesi daha ziyade bu üçüncü mânada kulla­nılmıştır.

Câhiliye devrinde de çeşitli sözlerle selamlaşma yapılır, ama selamlaşmada köleliğin ve sınıf farkının İzleri görülürdü. Selâm vermek mecburiyetinde olanlar, verirken birtakım kayıtlara bağlı bulunanlar köleler, zayıflar ve garipler olurdu. İs­lâm dini getirdiği eşitlik ve fazilet anlayışına uygun olarak bir selamlaşma âdabı oluşturdu. Sünnet ve örf bunun verilişini “esselâmü aleyküm” veya “selâmün aley-küm”, alınışını da “aleykümüsselâm, aleykümselam, ve aleykümüsselâm ve rah-metullah ve berekâtüh” şeklinde belirledi. Selamlaşma müslümanlar arasında bir ülfet, kaynaşma, sevgi aracıdır, banş İçinde olma işaretidir. Selâm verip alanlar birbirlerine Allah’tan “iyilik, esenlik, rahmet, bereket” dilemektedirler. Bu sebep­le selamlaşma Kur’an’da ve Sünnet’te teşvik edilmiş, âlimler tarafından hükmü ve âdabı üzerine kafa yorulmuş, açıklamalar yapılmıştır.

Bir miislüman bir veya daha fazla müslümanla karşılaştığı, bir araya geldiği zaman selâm vermek sünnettir, bu selâmı birisi verince diğerlerinin onu alması fazdır. Bir kişinin verdiği selâmı topluluktan birinin almasıyla vazifenin yerine gelmiş olup olmayacağı konusu tartışılmıştır. Ebû Hanîfe’ye göre topluluktan her birinin selâmı alması gerekir. Gayri müslimlere de müminlere verilen selâmın ve­rilebileceğini ileri süren âlimler bulunmasına rağmen ekseriyete göre onlara bir mümin böyle selâm vermez, onlar verirlerse “ve aleyküm” (size de olsun) şeklin­de mukabele edilir[184]

Meali

88. Size ne oluyor da münafıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz? Hal­buki kendileri hak ettikleri için Allah onları küfre geri çevirmiştir. Allah’ın saptırdıklarını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdıkları için asla doğruya yol bulamazsın. 89. Kendileri nasıl inkâr etmişlerse sizin de öyle inkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler. Al­lah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyin. Eğer yüz çe­virirlerse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün; hiçbirini dost ve yar­dımcı edinmeyin. 90. Ancak kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir top­lumla ilişki içinde olanlar yahut sizinle de kendi kavimleri ile de savaşmayı iç­lerine sindiremeyip size sığınanlar müstesna. Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi de sizinle mutlaka savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıp bir tara­fa çekilirler de sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse Allah size, on­ların aleyhine bir yola girme hakkı vermemiştir. 91. Bunlardan başka hem sizden hem de kendi topluluklarından emin olmak isteyen kimseleri de bula­caksınız. Bunlar ne zaman fitneye yönlendirilseler hemen dönüp ona dalar­lar; bu sebeple sizden uzak durmaz, size barışçı davranmaz ve yakanızdan el­lerini çekmezlerse onları hemen yakalayın, de geçirdiğiniz yerde öldürün. İş­te onlar hakkında size apaçık bir yetki vermiş olduk. [185]

Tefsiri

88-89. Buradan itibaren 91. âyete kadar Özel olarak Kur’an’ın geldiği tarihte ve çevrede, genel olarak da her zaman ve her yerde, gruplar ve topluluklar olarak müslümanlarla ötekiler (müslüman olmayanlar) arasındaki ilişkiler ele alınmakta­dır. İslâm başka inançları ve hayat tarzlarını benimseyen fertlere ve gruplara da ha­yat hakkı tanıdığı, onları hem kendi içlerinde hem de dünya yüzünde korumayı müslümanlara ödev kıldığı için ilişkilerin -taraflara zarar vermemesi amacıyla- ba­zı kurallara bağlanmasına ihtiyaç hâsıl olmuştur. Bu ihtiyaç hem âyetlerle hem de Hz. Peygamber’in ve onun çizgisindeki halifelerin uygulamalarıyla -farklı ve ye­ni ilişki biçimlerine de örnek teşkil edecek şekilde- karşılanmıştır.

Müslümanlar Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra çeşitli ilişkilere gir­mek durumunda oldukları gayri müslimler şöyle çeşitlenmişlerdi: Mekke’de ve Medine’de yaşayan müşrikler, Medine ve civarında yaşayan Ehl-i kitap (daha çok yahudiler), hem Mekke’de hem de Medine’de yaşayan, müşrik veya Ehl-i kitap ol­dukları halde bu durumlarını gizleyen ve müslüman görünen münafıklar. Gayri müslimlerin müstümanlarla gruplar arası siyasî ilişkileri de şu kategoriler içinde cereyan ediyordu: a) Hasımlar ve düşmanlar, b) Antlaşmaklar ve bunlarla antlaş­ma yapmış bulunan diğerleri, c) Tarafsızlar. 91. âyete kadar bu konular ele alın­mış, ilişkilerde uyulacak kurallara ışık tutulmuştur.

Burada zikredilen münafıkların Medine’de yaşayanlar mı, yoksa Mekke’de kalanlardan bir grup mu olduğu konusunda tefsircilerin farklı açıklamaları vardır. Buhârî’nin nüzul sebebi olarak rivayet ettiği hadis şöyledir: Bazı insanlar, Uhud Savaşı için sefere çıkan Hz. Peygamber’in ashabına katıldıkları halde Medine’ye geri dönmüşlerdi. Kalanlar onlara yapılacak muamele konusunda ilciye ayrıldılar. Bir grup Hz. Peygamber’e onları öldürmesini öneriyor, diğerleri ise bu öneriye karşı çıkıyorlardı. Bunun üzerine “Size ne oluyor da münafıklar hakbnda ikiye bölünüyorsunuz?” mealindeki âyet geldi. Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “O Medine’dir; ateş nasıl gümüşün pasım giderirse o da manevî kirleri yok eder”[186], Bu rivayeti farklı şekillerde nakleden başka hadisçi ve tarihçiler de vardır[187]. Bunlara dayanan tefsircilere göre âyetin ge­liş sebebi bu olaydır. Ancak geliş sebebini bu olaya bağlamakla akla gelecek bü­tün sorular cevaplandırılmış olmamaktadır. Nitekim söz konusu gruba ait açıkla­malar getiren 89. âyette “Allah yolunda hicret edinceye kadar…” kaydı vardır. Me­dine’ye dönen münafıklar için göç (hicret) söz konusu olamayacağına göre âyet­ten bunların kastedilmiş olması (ve olayın nüzul sebebi olması) uzak bir ihtimal olarak kalmaktadır. Bu sebepledir İbn Âşûr, haklı olarak -bu nüzul sebebini be­nimseyenler için- şöyle bir te’vilin kaçınılmaz olduğunu kaydetmiştir: “Burada hicretten maksat iman ve cihada dönmektir”[188] . Taberî de -aynı gerekçe ile-nüzûl sebebinin Medine’de yaşayan ve Uhud Savaşı’nda geri dönen münafıklar değil, Mekke’de yaşayan, gerçekte putperest oldukları ve müslümanlar aleyhine faaliyette bulundukları halde Medine’ye geldikçe veya müslümanlarla karşılaştık­ça kendilerini onlardanmış gibi gösterenler olduğunu zikretmektedir[189]. Müslümanlarla savaş durumunda olan gayri müslimler ve bun­lara yardımcı olanların ele geçirildiklerinde esir edilmeleri, gerektiğinde öldürül­meleri savaş halinin tabii sonuçlanndandır.

“… İnkâr etmenizi, böylece onlara eşit ve benzer hale gelmenizi isterler” cümlesi, farklı inanç ve düşüncede olan grupların birbirlerine karşı sosyopsikolo-jİk durum ve tutumlarını ifade etmektedir. Bu beşerî ve sosyal kural asırlar boyu değişmeden gelmiştir. Ulus devletlerin doğduğu günümüzde de insanların eşitlik­ten tam yararlanabilmeleri için aynı ulustan olması gerekiyor. Uluslar, aradaki “farklı ulustan olma” durumunun ortadan kalkmasını istemiyorlar; ancak kültür, inanç ve ideoloji farkının temel haklar açısından bir ayırımcılık sebebi sayılmamasını istiyorlar. Ne var ki, sözde çoğulculuğu savunanlar uygulamada bunun, diğer inanç sistemlerinin, kültür ve ideolojilerin ortadan kalkması ve dünyada tek tip bir kültürün (günümüzde Batı kültürü) kalması şeklinde gerçekleşmesini hedefliyor­lar. Bunca insan haklan belgelerine ve antlaşmalarına rağmen uygulamada sırf renkleri, kültürleri ve inançları farklı olduğu için bir kısım insanlar ve uluslar di­ğerlerine eşit sayılmıyor, haklarına eşit derecede saygı gösterilmiyor ve sahip çı-kılmıyor. “Sen onların dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da senden asla memnun kalmayacaklardır” (Bakara 2/120) mealindeki âyet de bu gerçeği ifa­de etmektedir. Bugün yeryüzünde mevcut birçok din, ideoloji ve kültür açısından insan haklarında eşit olmanın şartı aynı kültürü ve inancı paylaşmaktır. Ancak İs­lâm’da insanların, insan haklarından yararlanabilmeleri için müslüman olmaları şartı yoktur. Allah Teâlâ kullarının müslüman olmalarını ister, bundan hoşnut olur fakat onları buna zorlamaz. Dileyenlerin kendisini de, hak dini de inkâr etmeleri­ne fırsat verir, bundan dolayı onlardan dünyada rahmetini ve rızkını esirgemez. Müslümanlar da başka dînden olanlara bu ilâhî muamele örneği çerçevesinde yak­laşmak ve davranmak durumundadırlar. İslâm dini, Ehl-i kitabı tevhid çerçevesin­de birliğe, bütün insanlığı da barış ve insan haklarına saygı ilişkisi içinde yaşama­ya davet etmesine rağmen müslümanlarla müslüman olmayanlar arasında hâlâ de­ğişmediği müşahede edilen uygulamadaki bu tutum ve yaklaşım farkı sebebiyle onların dostluk ve yardımlarına güvenmemek esastır. Müslümanlar elbette kendi­lerine düşmanca davranmayan, antlaşmalarına sadık kalan gayri müslimlerle banş ve iyi ilişkiler içinde olacaktır. Ancak karşı tarafın -açıklanan ve tarih boyunca ya­şanıp görülen- temel yaklaşım ve tutumlarının da unutulmaması gerekmektedir. [190]

90, İlk yıllarda müslümanlann çevresinde bulunan gayri müslimlerden İki grup daha bu âyette söz konusu edilmektedir: a) Müslümanlarla antlaşmalı bulu­nan gruplarla himaye ve birlikte hareket gibi anlaşma ilişkisi içinde olan topluluk­lar. Dostun dostu, barışığın barışığı aynı muameleyi göreceği için bunlarla savaş haline son verilecektir. Nitekim Hudeybİye Antteşması’nm bir maddesinde bu hü­küm şu şekilde yer almıştır: “Dileyen kabileler Kureyş safında, dileyenler de Mu-hammed’in tarafında akid ve ahde (antlaşma) dahil olabilirler” [191]. b) Tarafsızlar. Ulus devletlerin doğmadığı zamanlarda ve İs­lâm’ın ilk tebliğ edildiği çevrede önemli ve yaygın sosyal gruplardan ikisi de ka­vim ve kabile idi. Kur’an dilinde kavim kelimesi “hısım akraba, kabile, kabileler topluluğu birlik ve mutlak anlamda topluluk” mânalarında kullanılmaktadır. O dö­nemde gayri müslimler arasında kendi kavim ve kabilelerine karşı savaşmak iste­medikleri gibi onların düşman ilân ettikleri ve savaştıkları diğer topluluklara karşı da savaşmak istemeyen gruplar vardı. Bunlar Medine’ye gelip niyetlerini açık­ladıklarında kendileriyle bir mânada “tarafsızlık antlaşması” yapılacaktır. [192]

91. Tefsircilerin Medine çevresinden Gatafân ve Esedoğullan’nı, Mekke’den de Abdüddâroğullan’nı örnek olarak gösterdikleri bu grup, menfaatleri böyle ge­rektirdiği İçin Medine’ye gelince müslüman oluyorlar, Mekke’ye gidince de şirke dönüp müşriklerle beraber putlara tapıyor, gerekli gördüklerinde müslümanlar aleyhine Kureyş’le İş birliği yapıyorlardı. Hz. Peygamber açıkça kâfir olmayanla­rı, gizli din taşıyanları, müslüman görünenleri, dıştan göründükleri gibi kabul edi­yor, kişinin küfrüne açık ve objektif delil bulunmadıkça ona mümin muamelesi ya­pıyordu . Allah Teâlâ bunların münafık olduklarını, müslümanlıklarımn samimi ol­madığını bildirerek müslümanlara -insanların kalpleri bilinemeyeceği için başka türlü elde edilemeyecek olan- bir delil vermekte ve bu grubun da sulha yanaşma­dıkları, müslümanlara zarar verdikleri sürece kendileriyle savaşanlar gibi mütalaa edilmesi gerektiğini bildirmektedir. [193]

Meali

92. Yanlışlıkla olması dışında, bir müminin bir mümini öldürmeye hak­kı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle azat et­mesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi o diyeti bağışlarsa o başka. Öldürülen, mümin olmakla birlikte si­ze düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle azat etmek lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan kimsenin Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır. Allah her şeyi bilmektedir, hikmet sahibidir. 93. Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehen­nemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. 94. Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz di­kerek “Sen mümin değilsin’* demeyin. Bilesiniz ki Allah katında sayısız gani­metler vardır. Daha önceleri siz de böyleydiniz. Derken Allah size lütufta bu­lundu. Bu sebeple iyi anlayıp dinleyin. Hiç şüphe yok ki Allah bütün yaptık­larınızdan haberdardır. [194]

Tefsiri

92. Gayri müsîimJere “savaş, banş ve tarafsızlık” ilişkileri çerçevesinde na­sıl davranılması gerektiği konusundan sonra müminler arasındaki ilişkilere geçil­miş ve bu ilişkinin kural olarak dostluk ve kardeşlik ilişkisi olacağı birçok âyette beyan edildiği için bir müminin bir diğerini kasten öldürmesinin düşünülemeyece­ğini, hiçbir müminin böyle bir cinayeti göze alamayacağını, böyle bir şeyin asla olmaması gerektiğini vurgulayan ve telkin eden bir giriş yapılmış, devamında ön­ce yanlışlıkla vuku bulan öldürme olaylarının telâfisi ve cezası bildirilmiş, sonra gelen 93. âyette ise şiddetle kınanmış ve yasaklanmış olmasına rağmen yine de bir kasten öldürme olayı meydana gelirse bunun nasıl bir suç teşkil edeceğine ve ağır cezasına temas edilmiştir,

Taberî ve Vahidî gibi müfessirlere göre âyetin gelmesi şöyle bir olay üzerine olmuştur: Ebû Cehil’in anneden kardeşi Ayyaş b. Ebû Rebîa müslüman olmuş, Hz. Peygamber’den önce Medine’ye hicret etmişti. Ebû Cehil, iki kardeşini de yanına alarak Medine’ye gelmiş, Ayyâş’a “Annemiz seni görmedikçe gölge altına girme­yeceğine yemin etti. Gel beraber gidelim, annemiz seni görsün, sonra döner Medi­ne’ye gelirsin. Vallahi sana zarar vermeyiz, dönmeni de engellemeyiz” diyerek onu ikna etmiş, Mekke’nin yolunu tutmuşlardı. Şehirden biraz uzaklaşınca Ayyâş’ı bağladılar, Mekke’ye bağlı olarak getirdiler, dininden dönmedikçe bağlarını çöz­meyeceklerini söyleyip onu hapsettiler. Haris b. Zeyd adını taşıyan kardeşi gelip gi­dip Ayyaş’ı dövüyor ve ona işkence ediyordu. “Seni tenhada gördüğüm an öldüre­ceğim” diye yemin eden Ayyaş, fetih gününe kadar Mekke’de kaldı, sonra Medine’ye geldi, Küba’da kardeşi Hâris’e rastladı. Bu arada Haris müslüman olmuştu, fakat Ayyaş bunu bilmediği için onu öldürdü, sonra da müslüman olduğunu öğren­di. Pişmanlık içinde Hz. Peygamber’e geldi, olup biteni anlattı. Bunun üzerine ilgi­li âyet geldi. Nüzul sebebi olarak başka olaylar da zikredilmiştir[195]. Bir müminin yanlışlıkla öldürdüğü müminin ailesi ya İslâm topluluğu içinde bulunur ya müsliimanlarla aralarında antlaşma bulunan bir topluluk içinde olur ya da bir düşman toplulukla beraber yaşar. Bu üç farklı duruma göre yanlışlıkla mü­min öldürmenin cezası da değişmektedir:

a) Öldürülen müminin ailesi İslâm devleti içinde bulunuyorsa öldürenin yü­kümlülüğü diyet ve kefaret olmak üzere ikidir. Kefaretten maksat öldürenin bir mümin köleyi hürriyetine kavuşturması, buna İmkân bulamadığı takdirde ise iki ay ara vermeden oruç tutmasıdır. Bilindiği üzere İslâm’dan önce başka topluluklarda olduğu gibi Araplar’da da çeşitli vesilelerle insanları köleleştirme uygulaması vardı. İslâm bu vesilelerin tamamını yasaklamış ve yalnızca savaşta esir olma yo­lunu açık bırakmıştır. Bir yandan savaşan askerleri teşvik etmek, diğer yandan da -hürriyetini kaybetmeyi felâketlerin en büyüğü sayan- Araplar’ı müslümanlara karşı savaşa girmekten caydırmak gibi maksat ve sebeplerle açık tutulan bu kapı da hem doğrudan köleliğe götüren bir kapı olmaktan çıkarılmıştır[196], hem de köleleşen kimselerin yeniden hürriyete kavuşturulması için çeşitli vesileler öngörülmüştür. Bunlardan biri de -burada görüldüğü gibi- yanlış­lıkla bir mümini öldürmektir. İbadet mahiyetinde bir ceza olan kefaret aynı za­manda kazayı yapan kimsenin eğitilmesine, daha dikkatli davranması için güçlü bir telkin almasına vesile olmaktadır.

Yanlışlıkla bunu yapan müminin, daha doğrusu onun yakınlarının (âkılesi) ikinci yükümlülüğü ise diyettir. Diyet, maktulün ailesine verilen belli cins ve sa­yıdaki hayvan veya aynı değerde mal ve paradır; yani bir nevi tazminattır, kan be­delidir. Diyet İslâm’dan önce de uygulanmıştır. Câhiliye Araplan’nın kasten öl­dürme olaylarında diyet kabul etmeyi şerefsizlik saydıkları, yanlışlıkla öldürme olaylarında ise yaygın olarak diyeti aldıkları, alman diyetin miktarının öldüren ve öldürülenin sosyal durumuna göre değiştiği bilinmektedir. Hz. Peygamber diyeti yaşlan farklı gruplardan oluşan 100 deve olarak belirlemiş, yanlışlıkla veya kas­ten Öldürmeye göre de 100 devenin vasıflan değişik olmuştur[197] Para ile alım-satım-dan ziyade malı malla değişmenin yaygın olduğu tarihî çevrede diyeti de her ka­bilenin yetiştirdiği, ürettiği, ihtiyacını gidermede kullandığı maldan almak daha kolay olacağı için deve üzerinde ısrar edilmemiş, altını olanlardan 1000 dinar, gü­müşü olanlardan 12.000 dirhem, Hz. Ömer zamanında, sığır yetiştirenlerden 200 sığır, koyunculardan 2000 koyun, elbise üretenlerden 200 kat elbise alınmıştır ki, bunların herbiri, o yıllarda yaklaşık olarak 100 devenin kıymetine eşittir. Kaza yoluyla öldürmenin diyetini -Câhiliye devrinde olduğu gibi- öldürenin, mirastaki sı­raya göre âkile denilen erkek akrabası üç yılda eşit taksitlerle öder. Büyük ailele­rin dağıldığı ve fertler arası dayanışma amacına yönelik lonca, esnaf teşkilâtı vb. yeni örgütlenmelerin yapıldığı dönemlerde bu teşkilât âkile gibi değerlendirilmiş­tir. Şu halde âkılenin akraba olması şart değildir, başka dayanışma ve yardımlaş­ma birliklerinin de bu vazifeyi üslenmeleri mümkündür. Diyeti alma hakkı mak­tulün mirasçılarına aittir, Maktulün ailesi İslâm ülkesinde oturmakla beraber gay­ri müslim olurlarsa -bunlar müslümana vâris olamayacakları için- diyet devlete ödenir. Şâfıî, Evzâî gibi bazı müctehidlere göre İse bu durumda diyet borcu düşer. Aşağıda geleceği üzere diyetin miras olarak değerlendirilmemesi de mümkündür. Bu takdirde gayri müslim aileye de diyet verilebilecektir.

b) Antlaşmalı, fakat gayri müslim bir topluluk içinde yaşayan müminin diye­ti ailesine ödenir. Bu hüküm, ödenen diyetin aileye miras yoluyla intikal etmedi­ğini, onların gönüllerini almak, acılanın hafifletmek maksadıyla -kendi hakları olarak- ödendiğini göstermektedir. Burada da aile (ehl) kavramını “müslüman” olarak anlayan ve gayri müslimlere diyet verilemeyeceğini ileri süren müctehidler ve tefsirciler vardır.

c) Müslümanlara düşman olan bir topluluk içinde yaşarken kaza ile öldürü­len müminin diyeti, orada oturan gayri müslim ailesine veya devletine ödenmez. Çünkü ödenmesi halinde düşman, müslüman servetiyle güç kazanacak ve müslü-manlara daha çok zarar verebilecektir.

Son iki durumda da köle azat etmek, buna imkân bulunmazsa iki ay kesinti­siz oruç tutmak şeklinde yerine getirilen kefaret cezası vardır. [198]

93.”… Cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir” ifadesi, Ehl-i sün­net âlimleri tarafından “uzun süre kalmak üzere” şeklinde te’vil edilmiş, böyle an­laşılmıştır. Çünkü birçok âyet ve hadîste bit kimse İslâm’dan çıkıp inkâra sapma-dıkça ne kadar büyük bîr günah işlerse işlesin cezasını çektikten sonra cehennem­den çıkacağı ve cennete gireceği ifade edilmektedir[199]. Buna karşı büyük günah işleyenlerin kâfir olup cehennemde ebedî kalacaklarını ileri sü­ren Haricîler’le bunların İmandan çıkacaklarını, fakat küfre de girmeyeceklerini, bununla beraber cehennemde devamlı kalacaklarını iddia eden Mu’tezile bu âye­tin zahirine dayanmışlardır.

Büyük günah işleyenlerin tövbelerinin kabul edileceği inancı bu üç grup ta­rafından paylaşılırken başta İbn Abbas olmak üzere birkaç âlim, haksız olarak adam öldüren kimsenin tövbesinin kabul edilmeyeceğine kani olmuşlar; konumuz olan âyetin, küfür dahil her günahın tövbesinin makbul olacağını ifade eden nas-ları nesih veya tahsis ettiğini (bu ağır cinayeti işleyenleri dışarıda bıraktığını) ile­ri sürmüşlerdir[200]. İslâm âlimlerinin çoğunluğunca benim­senmiş olan bir kurala göre usulüne uygun te’vil ve yorumlama yoluyla da olsa bir âyetin hükmünün geçerliliğini koruduğunu kabul etmek, hükmünün kaldırılmış veya sınırlandırılmış olduğunu (nesih veya tahsis edildiğini) ileri sürmekten önce gelir. Birçok âyet ve hadiste yalnızca küfür/şirk istisna edilerek[201]geri kalan bütün günahların tövbe ile ortadan kalkacağı, silineceği ifa­de edilmektedir. Şu halde üzerinde durduğumuz, bunlarla çelişir gibi gözüken âye­ti de “tövbe etmediği takdirde” veya “cezalandırıldığı takdirde” şeklinde anlaya­rak diğerleriyle bütünleştirmek mümkündür.

Kasten adam öldüren kimselere uygulanacak dünya cezası kısastır. Maktulün ailesinin tamamı veya bir kısmı kısastan vazgeçer yahut tazminat karşılığında sul­ha razı olurlarsa kısas cezası düşer ve diyet devreye girer. Kasten öldürme suçun­da diyeti, katilin âkılesi değil kendisi öder[202].

94. Müminler askerî görevler alarak Medine dışına çıkıyorlar, bu arada tanı­madıkları insanlara rastlıyorlardı veya düşman olduğunu bildikleri ve çatışmaya girdikleri bir topluluk içinde bazı kimseler kelime-i tevhid okuyarak müslüman ol­duklarını ifade ediyorlardı. İsmi hakkında farklı rivayetler bulunan[203] bir sahâbî, karşısındaki şahıs selâm verdiği -bir rivayete göre- kelime-i tevhidi telaffuz ettiği halde, ölümden kurtul­mak için ve korkusundan böyle yapıyor diyerek onu öldürmüştü. Hz. Peygamber durumu öğrenince çok üzüldü ve ” Kalbini mî yardın, samimi olmadığını nereden biliyorsun?” diyerek öldüren sahâbîye çıkışmıştı. Âyetin bu ve benzeri olaylar üzerine geldiği zikredilmiştir. Âyette geçen selâm kelimesini, “barış” mânasına gelen “selem” şeklinde okuyanlar da vardır; bu takdirde mâna şöyledir: “Size ba­rış teklif edenleri, size teslim olanları öldürmeyin.”

Bir kimse müslümanlaia selâm verdiği, kelime-i tevhidi okuduğu ve müslü­man olduğunu söylediği, savaştan vazgeçip müslümanlara teslim olduğu, barış teklif ettiği takdirde onu öldürmek caiz değildir. Kur’ân-ı Kerîm, şüphe üzerine kâfir olduklarına hükmederek düşman safında bulunan İnsanı öldürme hatasına düşmektense, o insanın samimi müslüman olup olmadığı konusunda yanılmayı, yanlışlıkla müslüman sayıp buna göre davranmayı tercih etmiştir. Müminler bir kimseye kâfir veya düşman muamelesi yapabilmek için onun böyle olduğundan emin olmak durumundadırlar. İnsanların bu vasıflan kesin olarak belli olmadıkça -şüphe üzerine- küfürlerine veya düşmanlıklarına hükmedileraez. Bu yaklaşım, toplum içinde istikrarın, huzur ve asayişin, kamu düzeninin sağlanması bakımın­dan önemli olduğu gibi korku veya menfaat sebebiyle müslüman gözükerek müslümanlann arasında yaşayan kimselerin zaman içinde samimî müslüman olmala­rına da kapıyı açık tutmaktadır. Müslümanlar dinlerini iyi temsil ettikleri takdirde aralarında yaşayanların onları taktir etmeleri ve kendilerine katılmaları ihtimali yükselecektir.

Müminler, kendi geçmişlerini ve İslâm’a ilk adımlarını atarken yaşadıkları psikolojiyi düşündükleri zaman, “selâm verenlere, müslüman oldum diyenlere, ke-lime-İ tevhidi söyleyenlere…” onları bu beyanlarında samimi kabul ederek yaklaş­malarının kaçınılmaz, tabii ve mâkul olduğunu daha rahat anlayacaklardır. Çünkü müslüman olduğu halde henüz hicret etme imkânı bulamamış, müminlerle tanışa­mamış, kabilesi içinde imanını gizleyerek yaşama durumunda kalmış olanlar hep böyle yapmışlar, müslüman olanlarla ilk karşılaştıklarında ya selâm vererek veya kelime-i tevhidi ifade ederek durumlarını anlatmaya çalışmışlardır. Öte yandan bir kimsenin imana gelmesi bazan birden olurken bazan da adım adım gerçekleşmek­tedir; hidayette ilk adımın atılması, ilk eğilimin hâsıl olması önemlidir. Keza baş­langıçta müminlerin bununla yetinmeleri, İnsanların hidayete kavuşmalarım ko­laylaştırmak bakımından da önemlidir.

“… Derken Allah size lütufta bulundu” mealindeki cümleyi tefsirciler iki şe­kilde anlamışlardır: a) Sizin de başlangıçta durumunuz güç, imanınız zayıf,henüz temayül halinde… idi; sonra Allah size yardım etti, durumunuzu düzeltti, imanını­zı güçlendirdi, b) Ganimet elde etmeye öncelik vererek kişinin samimi olmadığı­na hükmedip onu öldürmeniz bir hata, bir günah idi. Ancak yine de bilgi eksiğiniz ve mazeret teşkil edebilecek şüpheniz bulunduğu için Allah lütfedip sizi bağışla­dı. Fakat bundan sonra, savaş halinde ve düşman bölgesinde bile olsa öldürmeyi gerektiren durum ve tavırdan iyice emin olmadıkça bir kimseyi Öldürmeniz asla caiz değildir. [204]

Meali

95. Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekte olanlara eşit olamazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah bütün müminlere güzel gelecek vaad etmiştir, ama müca-hidleri, çok büyük bir karşılıkla oturanlardan üstün kılmıştır. 96.0’ndan ge­len rahmet, günahların örtülmesi ve üstünlük dereceleri… Zaten Allah hep günahları örtmekte ve rahmetiyle muamele etmektedir. 97. Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler “Ne işte idi­niz?” dediler, “O yerde zayıf görülenlerden idik” cevabını verdiler. Melekler ise “Allah’ın arzı geniş değil iniydi, hicret etsej diniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir ve orası gidilecek ne kötü bir yerdir! 98. Erkekler, ka­dınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar; çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtu­luş yolu bulamayanlar müstesnadır. 99. İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedicidir, günahları bağışlayıcıdır. 100. Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek birçok uygun yer ve imkân bulacaktır. Kim Allah ve Resulü uğrunda hicret ederek yurdundan çıkar da sonra ölüm onu yolda yakalarsa artık onun mükâfatını vermek Allah’a aittir; Allah daima günah­ları örtmektedir, engin rahmet sahibidir. [205]

Tefsiri

95. Buradan itibaren 100. âyete kadar Allah Teâlâ kullarını, cihad etme ve di­ni koruma vazifesine riayet bakımından şu gruplara ayırmıştır:

a) Dinini öğrenip yaşayabileceği bir mekâna göçen, burada oturan ve gerek­tiğinde malı ve canıyla cihad ederek maddî ve manevî değerlerini koruyan müminler. Bunlar diğer müminlerden derece (rütbe, şeref, mükâfat) bakımından üs­tündürler. Allah onları, kendisine yakınlık dereceleri, günahlarını örtme ve rahme­tine mazhar kılma yoluyla ödlillendirecektir.

b) Tppyekün savaş ve seferberlik durumu bulunmadığı için mallan veya can­larıyla savaşa katılmayıp işleri güçleriyle meşgul olan müminler. Bunlar da ibadet­leri ve diğer iyi işleri sebebiyle ecir alırlar, cennete girerler, fakat cihad sevabın­dan ve mücahidtere mahsus şeref, mağfiret ve rahmetten mahrum kalırlar.

c) Savaşa çağrıldıkları ve mazeretleri de bulunmadığı halde katılmayanlar. Burada açıkça zikredilmemiş olmakla beraber bunu yapanların hoş görülmeyece­ği ve cezalandırılacakları hem âyetin dolaylı anlamından hem de başka âyetlerden anlaşılmaktadır[206].

d) İslâm’ın rahatça öğrenilip uygulanabileceği bir ülkeye göç etme imkânla­rı bulunduğu halde yeterli olmayan mazeretlere dayanarak dinî hayatları için teh­like teşkil eden çevrede yaşamaya devam edenler. Bunların cehennem ile cezalan­dırılacakları bildirilmektedir.

e) Gerçek mazeretleri bulunduğu, çaresizlik içinde oldukları için müslüman-lann arasına, din ve vicdan hürriyetinin bulunduğu ülkelere göçemeyen müminler. Allah bunlara da af ve mağfiret ümidi vermekle beraber, imkân bulduklarında hic­ret etmelerini teşvik etmekte, yeryüzünde hürriyet içinde yaşayabilecekleri yerle­rin bulunduğunu bildirmektedir.

f) Hicret yolunda ölenler. Bunlar da niyetlerine göre Ödüllendirilecek, Allah tarafından muhacir muamelesine tâbi tutulacaklardır.

“Özür sahibi olanlar”dan maksat, özellikle âmâ olanlar, genel olarak da sava­şa katılmayı engelleyecek bir vücut arızası bulunanlardır. Hz. Peygamber’in Kur’ân-ı Kerîm’i yazdırdığı vahiy kâtiplerinden biri olan Zeyd b. Sabit, bu kayıt­la ilgili olarak şu Önemli açıklamayı yapmıştır: Resûlullah cihad edenlerle oturan­ların eşit olmadıklarını bildiren âyeti bana yazdırırken gözleri görmeyen Ümmü Mektûm çıkageldi ve “Ey Allah’ın resulü! Yemin ederim ki, eğer görseydim ben de cihada katılırdım” dedi. Bunun üzerine Resûlullah’ın dizi benim dizimin üze­rinde iken vahiy gelmeye başladı, bacağıma öylesine bir ağırlık çöktü ki uyluk ke­miğim kırılacak sandım. Sonra Resûlullah’in üzerinden bu hal giderildi ve “özür sahibi olmaksızın” kaydı geldi[207]. Buhârî’nin aynı bölümde kaydettiği bir rivayete göre bu olay Bedir Savaşı şurasında cereyan etmiştir; “otu­rup kalanlar”dan maksat da bu savaşa katılmayanlardır.

Âyet İslâm’daki eşitlik kavramına da açıklık getirmektedir; temel insan haklarında bütün insanlar eşit olmakla beraber liyakat, ehliyet ve çaba ile elde edilen faziletlere bağlı haklarda hem müminlerle diğerleri hem de cihad edenle etmeyen müminler birbirine eşit değildirler.

Bu bağlamda mücahid. değerleri korumak için yapılan savaşa bizzat katılan, canını tehlikeye atan kimsedir. Malı ve vergisiyle savaşa katkı yapan veya maze­reti sebebiyle fiilen savaşa katılamayan kimseler, büyük ecir alsalar bile fiilen sa­vaşa katılan mücahidlerin derecesine ulaşamazlar[208].

96. Önceki âyette geçen “derece” kelimesi, üstünlüğün hangi bakımdan oldu­ğunu açıklamak için gelmiştir. Buradaki “dereceler” kelimesi ise Allah Teâlâ’mn mücahidlere vereceği üstünlük derecesinin bir tek dereceden ibaret olmadığını, güzel sonuçlan birbirinden farklı ve üstün birçok derecenin söz konusu olduğunu ifade etmektedir. [209]

97. “Kendilerine yazık etmekte iken” ölen kimseler, Mekke’den Medine’ye göç etme imkânları bulunduğu halde bunu yapmayan, Mekke müşrikleri arasında yaşamaya devam eden, bu sebeple ya tekrar küfre dönen veya dinlerini tehlikeye atanlardır. İbn Abbas bu âyetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: Müslüman­lardan bir grup insan müşriklerle beraber bulunuyor, savaşlarda da Resûlullah’a karşı müşriklerin sayısını arttırmış oluyorlardı. Bu arada atılan oklardan ve salla­nan kılıçlardan isabet alıp yaralanıyor veya ölüyorlardı. Bunun üzerine “kendileri­ne yazık ederken…” âyeti nazil oldu[210] . Müşriklerin arasın­da yaşamaya devam eden kimseler ister bu beraberliğin veya baskının etkisiyle ye­niden şirke dönsünler, ister dönmeyip her an bu tehlike içinde yaşasınlar kendile­rine yazık (kötülük) etmektedirler, yapmaları gereken şey müslümanlann arasına gelip onlarla beraber yaşamaktır.

“Zayıf sayılanlar” dîye çevirdiğimiz müstad’afîn kelimesi, hâkim topluluk tarafından güçsüz ve önemsiz sayılan, taleplerine kulak asılmayan, adamdan sayıl­mayan, hakkını almaktan aciz bulunan kimseleri ifade etmektedir. Medine’ye hic­ret ederek bu durumdan kurtulma imkânları var iken Mekke’de zillet ve zaaf için­de yaşamayı tercih edenlerde olduğu gibi, müstad’af olmakta ve böyle kalmakta kişinin kendi etkisi ve kusuru bulunursa sorumluluğu söz konusudur. Bilgisiz, amelsiz, imansız kalmaya bu durum mazeret olamaz. [211]

98. Ayyaş b. Ebû Rebîa olayında[212] olduğu gibi hapiste veya bağ­lı kalmak, hasta veya sakat olmak, hicret için gerekli olan maddî ve manevî imkân­lardan yoksun bulunmak vb. sebeplerle müşriklerin arasından çıkamayan, müs­tad’af olarak onlarla yaşamak durumunda kalan, bu yüzden dinî hayatım riske atmış bulunan kimseleri Allah bağışlayacağını bildirmektedir. Çünkü O, hiçbir kim­seyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmamaktadır[213]

100. “Allah yolunda” olanlar, yani Allah’ın rızâsını elde etmek, O’nun irade­sine uygun bir hayat yaşamak üzere, böyle bir hayatın mümkün olmadığı yerden mümkün olduğu yere hicret etmek, bu maksatla doğduğu, büyüdüğü, çevre ve im­kânlar elde ettiği yurdunu terketmek İsteyen kimseler bilmelidirler ki yeryüzünde gidilecek başka yerler vardır; buralarda da maddî ve manevî nimetler, hürriyet ve rahatlıklar bulmak mümkündür. Zillet, baskı ve dinî hayatın devamı bakımından tehlike altında yaşamaktansa bu olumsuzlukların bulunmadığı yerleri aramak ve buralarda hayata yeniden başlamak denemeye değecektir.

97-100. Ayetlerde Allah rızâsı için, Allah’ın dinini serbestçe yaşamak ve yaymak maksadıyla hicretin teşvik edildiği, hatta mazereti bulunmayan kimsele­rin kınandığı ve ceza göreceklerinin bildirildiği açıktır. Bu âyetleri destekleyen ha­disler yanında onlara zıt gibi gözüken, daha doğrusu hicretin gerekli olduğu döne­mi tarihî olarak sınırlayan hadisler de vardır. Bunların bazıları meâlen şöyledir:

“Müşrikle içli dışlı olan ve onunla beraber oturan kimse onun gibidir.” Ebû Davud’un rivayet ettiği bu hadisin senedinde bazı kusurlar bulunmuş olmakla be­raber ileride gelecek olan 140. âyetin bunu desteklediği ifade edilmiştir.

“Düşmanla savaş sürdüğü müddetçe hicret mecburiyeti devam edecektir.” Başka bir rivayette “tövbe kapısı kapanıncaya yani kıyamet kopmaya başlayınca­ya kadar” kaydı vardır.

“Mekke fethinden sonra hicret mecburiyeti kalkmıştır; lâkin cihad ve iyi ni­yetle yurdundan ayrılmanın gerekliliği devam eder; bu sebeple savaşa çağırıldığı­nız zaman hemen katılın”[214]. Hz. Âişe bu hadise şöyle bir açık­lama getirmiştir: “Bugün artık hicret mecburiyeti yoktur, daha önce mümin, dini­ni korumak, bu yüzden mâruz kalacağı baskıdan kurtulmak için Allah’a ve Resu-lü’ne kaçıp sığınıyordu, bugün ise Allah İslâm’ı açıkça yaşanır hale getirmiştir, mümin nerede olursa olsun rabbine kulluk edebilir”[215].

İlgili âyetler ve hadisler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç şu olmaktadır: Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince iki sebeple hicret farz olmuş­tu: a) Peygamber’i desteklemek, gücünü arttırmak, müslümanlarla beraber olmak. b) İslâm’ı öğrenmek ve yaşamak için elverişli olmayan bir yerde, insanlara dinden dönmelerini sağlamak üzere baskıların uygulandığı bir çevrede oturmaya devam imanmı ve din hayatını tehlikeye atmamak. Mekke fethedilip en önemli düşman olan Mekke müşrikleri kontrol altına alınınca birinci gerekçe ortadan kalkmış oldu. Bundan sonra hicretin farz olup olmaması ikinci gerekçeye bağlı ha­le geldi. Belirleyici unsur kişinin dinî hayatı olunca hükmün de buna bağlı bulun­ması tabiidir. Klasik kaynaklar dârü’l-küfr’ü (müslüman olmayanların kültür ve düzenlerinin hâkim bulunduğu ülkeleri, toplumları) potansiyel olarak “uygun ol­mayan çevre” kabul ettiklerinden, buradan dârü’l-İslâm’a göçülmesinin gerekli­liği üzerinde durmuşlardır. Ancak günümüzde müslümanlann siyasî ve kültürel hâkimiyetleri bulunan ülke ve toplumlarda belli bir dinî anlayış ve yaşayışa karşı baskılar yapılabilimekte, buna karşı gayri müslimlerin hâkim bulundukları ülkede din ve vicdan hürriyetinin sınırlan daha geniş olabilmektedir. Bu sebeple göç ve beraber oturma mecburiyetini “siyasî ve kültürel hâkimiyet” yerine “din, düşünce ve vicdan hürriyetine” bağlamak günümüz için daha geçerli gözükmektedir.

Tâhir b. Âşûr, hicretin hükmü bakımından müslümanın oturduğu yeri altı maddede incelemiştir. Aşağıda özetlenecek olan bu yaklaşım tarihe olduğu kadar günümüze de ışık tutacak, konu hakkında tutarlı bir fikir verecek niteliktedir:

a) Dindarlara baskı yapılan, her din veya belli bir din mensuplarının dinleri­ni terketmeleri istenen ülkeler. Burada oturan müslümanlann uygun yerlere hicret etmeleri, tıpkı ilk dönem hicreti gibi farzdır. Nitekim Endülüs’te hıristiyan olma­ya zorlanan müslümanlann büyük bir kısmı katliama mâruz kalmış; hayatlarını kurtarabilenler her şeylerini bırakarak oradan hicret etmişlerdir. Bunlann da önemli bir kısmının yollarda kaybolmalarına sebep olan bu hicret, hicrî 902’den 1016 yılına kadar sürmüştür.

b) Din yüzünden baskı yapılmayan, fakat müslümanlar için mal, namus ve can güvenliği de bulunmayan ülke. Dârü’1-harp mahiyetinde olan böyle yerlerde mazeretsiz oturmak da caiz görülmemiştir.

c) Din yüzünden baskı, mal, can ve namus bakımından tehlike bulunmadığı halde müslümanlara, gayri müslimlere mahsus hukukun uygulandığı ülke. Bugün Batı’da, hıristiyanlann yaşadığı ülkelerde böyle yapılmaktadır ve bu ülkelerde oturmanın hükmü konusunda İbn Âşûr, Mâlikîler’den, mekruh ve haram şeklinde iki görüş nakletmektedir.

d) Bir önceki maddeden farklı olarak müslümanlara, kendi dinlerine uygun hukuk kurallarının uygulandığı, şer’î mahkemelerin hükümlerine, âlim ve müftü­lerin fetvalanna göre hareket edilmesine İzin verilen ülkeler. Geçmişte Sicilya’da (Normandiyalı Roger zamanında) ve bir zamanlar İspanya’nın Gırnata bölgesinde böyle bir uygulama olmuş, bu durumda ne kalanlar göçenleri ne de göçenler ka­lanları kınamışlardır.

e) Yabancılara mağlûp olmuş, ağır şartlarla antlaşmaya razı olmuş sömürge, manda vb. durumundaki İslâm ülkeleri. Bu ülkelerde yönetimin başında müslü-manlar bulunduğu ve İslâmî hükümler yürürlükte olup din yüzünden bir baskı da söz konusu olmadığı için hicret mecburiyetinin bulunmaması tabii görülmüştür.

f) Müslümanlara baskı yapılmamakla beraber başka inanç, ahlâk ve dünya görüşlerine mensup kimselere de diledikleri gibi yaşama hürriyeti verilen, bu se­beple İslâm’a aykırı birtakım uygulamaların açıkça görüldüğü, din ve ahlâk kural­larını çiğneyenlere karşı yalnızca sözlü uyarıya imkân verilen, bazan bunun da mümkün olmadığı ülkeler. Bazı fıkıhçılar böyle ülkelerden de hicretin farz oldu­ğunu ileri sürmüşlerse de tarihte Ubeydîler zamanında Kayrevan’da, Fâtımîler devrinde Mısır’da bu vakıa yaşanmış, fakat saygın âlimlerden hiçbiri ülkesinden göçmemİştir[216]. Şevkânî, bu son maddede özetlenen duruma işaret et­tikten sonra şu görüşü İleri sürmüştür: “Doğru olan hüküm böyle yerlerden göç­menin farz olmadığıdır. Çünkü yalnızca açıktan günah işleniyor diye bir ülkeyi “küfür ülkesi” saymak ne naslara ne de akla uygun düşer”[217]. Fakih ve müfessir Ebû Bekir İbnü’l-Arabi, İslâm’a aykırı söz ve davranışla­rın açıkça ortaya konduğu ve karşı çıkılması da imkân dışında bulunan ülkelerde oturmanın caiz olmadığını bazı âyetlere[218] dayandırdıktan sonra hocalarından olup Mısır’da oturan Ebû Bekir el-Fihrî ile aralarında geçen şu ilginç tartışmayı aktarmaktadır:

– Mısır’dan kendi memleketine göçsen ya!

* Hâkim niteliği bilgisizlik ve akılsızlık olan bir yere göçemem.

– Mekke’ye göç, Allah’ın ve Resulü’nün misafiri olarak yaşa; biliyorsun ki, bid’atların ve haramın yaygın olduğu yerlerde yaşamak caiz değildir!

– Orada birçok kimsenin hidayetine sebep oluyorum, halkı irşad ediyorum, tevhid inancını telkin ediyor, birçok yanlış inancı engelliyorum, insanları Allah yoluna çağırıyorum… (1,485).

Bu nakillerden de anlaşıldığı üzere kitaplara geçen teorik açıklamalar her za­man ve mekânda ihtiyacı karşılamaya, en uygun davranışı belirlemeye yetmemek­tedir. Tutulması gereken yol ve yöntem, âyetlerin ve hadislerin amacını kavramak ve ona göre davranmaktır. [219]

Meali

101. Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin sizi gafil avlamala­rından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmammzdır. 102. Sen de içlerinde bulunup onlara na­maz kıldırdığın zaman onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun, silâhlarım da alsınlar. Bunlar secde ettiklerinde ötekiler arkanızda olsunlar, sonra henüz namazlarını kılmamış bulunan bölük gelip seninle beraber na­mazlarını kılsınlar ve bunlar da ihtiyat tedbirlerini ve silâhlarını alsınlar. Kâ­firler isterler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar! Eğer yağmur yüzünden bir zarar görürseniz ve­ya hasta olursanız silâhlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de ihtiyat tedbirinizi alın! Allah elbette kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamış­tır. 103. Namazı bitirince de ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı anın. Güvenlik içinde olduğunuzda namazı gerektiği gibi kılın. Şüphe yok ki na­maz, müminler üzerine vakitleri belli olarak yazılmış bir ödevdir. 104. Düş­man topluluğunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsa­nız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların beklemedikleri şeyleri umup bekliyorsunuz! Allah her şeyi bilmekte[220]

Tefsiri

101. Hicretle ilgili âyetlerden sonra savaş ve sefer hallerinde namazın nasıl kılınacağı konusu açıklanmıştır. Çünkü hicret uzun yolculuğu gerektirmektedir, savaş da silâhların başından ayrılmamayı, düşmana karşı tetikte olmayı veya fiilen çarpışmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bütün bu hallerde akla gelen soru, müslüman-ların en önemli ibadetleri olan namazın ne olacağıdır? Terk mi edilecektir, kazaya mı bırakılacak, İmkânların elverdiği ölçüde ve şekilde vakti içinde cemaatle mi kı­lınacaktır?

Kur’ân-ı Kerîm’in bu sorulara verdiği cevap açıktır: Sefer halinde namaz kı­saltılacak, düşmanın karşısında bile olsalar müslümanlar iki gruba ayrılarak hem nöbete ve savaş halinin icabı olan önlemleri almaya devam edecekler hem de sı­rayla imamın arkasına gelerek bir rek’atı İmamın arkasmda, bir rek’atı da kendi başlarına kılacaklardır. İnsanların yaratılış amacı Allah’a kulluktur, namaz Allah’a kulluğun benzeri bulunmaz bir aracıdır. Şuuru yerinde olan her mümin, savaş ha­linde bile imkânların elverdiği ölçüde -eksilterek de olsa- namazı eda edecektir. Esasla ilgili olarak bu açıklığın dışında kalan detayları da Hz. Peygamber’in sün­neti tamamlamış, akla gelecek sorulan o cevaplandırmıştır.

101 ve 102. âyetlerle İlgili hadisler birlikte ele alındığında karşımıza iki na­maz şekli çıkmaktadır: Yolcu namazı (seferî namaz) ve korku namazı (salâtü’l-havf). 101. âyet korku namazı hakkında açık bir delil, bir tehlike söz konusu ol­madan kısaltılan yolcu namazı hakkında ise nispeten üstü kapalı bir delildir; yol­cu namazını sünnet açıklığa kavuşturmuştur. “Biz Kur’an’ da korku namazıyla yol­cu olmayanların namazını buluyoruz, fakat yolcu namazını göremiyoruz” şeklin­deki bir soru üzerine Abdullah b. İbn Ömer’in yaptığı şu açıklama da bu anlayışı desteklemektedir: ” Biz hiçbir şey bilmez iken Allah Teâlâ Muhammed’i peygam­ber olarak gönderdi; biz ancak onun yaptığını görüp yapıyoruz”[221]

Hz. Aişe’nin “Namaz yolculukta olsun, kişinin devamlı oturduğu yerde olsun ikişer rek’at olarak farz kılındı, sonra yolculukta iki rek’at olduğu gibi bırakıldı, yolcu olmayanlar için ise rek’atlar arttırıldı”[222] şek­lindeki bir ifadesini de göz önüne alan tefsirciler âyeti şöyle açıklamışlardır: Dört rek’atlı farz namazlar başlangıçta ikişer rek’atlı idi. Hicretin başında öğle, ikindi ve yatsı namazlarının farzları dörder rek’ata çıkarıldı. İlk yıllarda genel olarak sa­vaş ve sefer yoktu, birkaç yıl sonra savaş için seferler başlayınca bu âyet geldi ve “namazın kısaltılarak iki rek’at kılınmasında günah bulunmadığını” bildirdi. Hz. Âişe “Seferde olduğu gibi bırakıldı” derken “yolculukta, ilk farz kılınan rek’at âdetlerinin değiştirdilmediğini” ifade etmektedir; bundan da anlaşılan “hicretten sonra yolculukta namazın hiçbir zaman dört rek’at olarak kılınmadığıdır.”

Yolcu namazının kısaltılması hükmü hicretin 4. yılında açıklanmıştır. Bu tespit, “ikinci yıl, hicretten kırk gün sonra” şeklindeki tespitlerden daha sıhhatli­dir, 102. âyette açıklanan korku namazı İse hicretin 6. ile 7. yılları arasında cere­yan eden Zâtürrika Gazvesi’nde uygulanmış ve ilk kılınan korku namazı da bir ikindi namazı olmuştur.

Tefsircilerin cevap aradıkları bir soru da âyette geçen “korkarsanız” kaydıdır. Böyle bir korkunun bulunmaması halinde yani savaş maksadı ve tehlikesinin bu­lunmadığı yolculuklarda dört rek’atlı farzların iki rek’at olarak (kasredilerek) kılın­masının delili nedir? Âyetten böyle bir delâlet çıkaramayan birkaç müctehid “Nor­mal yolculuklarda namaz hsaltılamaz” demişlerdir. Ancak bunların ilgili hadisleri görmedikleri veya sahih bir yoldan elde edemedikleri anlaşılmaktadır. Çünkü bir­çok sahih hadis ve yaygın sünnet normal yolculuk hallerinde de hem cem’in (öğle İle ikindinin ikisinden birinin vaktinde arka arkaya, akşam ile yatsının da yine iki­sinden birinin vaktinde arka arkaya kılınmasının) hem de kasrın (dört rek’atlı farz­ları ikiye indirerek kılmanın) caiz olduğunu göstermektedir. Müslim’in rivayet et­tiği bir hadise göre Ya’lâ b. Ümeyye bu konuyu Hz. Ömer’e şöyle sormuştu: “Al­lah ‘korkarsanız’ diyor, ama artık bu durum ortadan kalktı, ne dersiniz?” Hz. Ömer’in cevabı şu olmuştur: “Ben de senin gibi bu işi garip buldum ve Hz. Pey-gamber’e sordum; 4Bu Allah’ın size bir sadakasıdır, öyleyse siz de O’nun sadaka­sını kabul edin’ buyurdular” (“Salâtü’l-müsâfirîn”, 4). Bu hadisten yola çıkarak tu­tarlı bir açıklama yapan İbn Âşûr özetle şöyle demektedir: Korku ve tehlike bulun­duğunda namazı kısaltmak ruhsattır, Allah’ın kullan için bir kolaylık lütfetmesidir. Tehlikesiz yolculuklarda namazı kısaltma İzni ise bir sadakadır. O’nun ruhsatı da, sadakası da reddedilmemelİdir. 101. âyet, daha önce sünnet yoluyla meşru kılınan “tehlikesiz yolculuklarda da kısaltmanın caiz olduğu” hükmünü tekrarlamış ve bu­nu 102. âyette gelecek olan korku namazının nasıl kılınacağı konusuna bir giriş kıl­mıştır. Mesele bundan ibarettir; iki kılmanın vacip veya sünnet olduğunu ispat için bazı fatihlerin yaptıkları zorlama te’villere gerek yoktur (V, 184).

“Korku namazı gafil avlanma, baskına uğrama gibi muhterflfel tehlikeye mi mahsustur yoksa fiilen çarpışma devam ederken de kıhnabilir mi?” sorusuna da müctehidler farklı cevaplar vermişlerdir. Hanefîler’e göre fiilen çarpışma devam ederken namaz kılınamaz; çünkü Resûlullah Hendek Savaşı’nda dört namazı erte­lemiş, çarpışma devam ederken kılmamıştır (meselâ bk. Buhârî, “Megazî”, 29; el-Muvaîta’, “Salâtü’l-havf’, 4), Ayrıca çarpışmanın gerektirdiği hareketlerle namazı bağdaştırmak mümkün değildir; bu hareketler namazı bozar. Diğer miictehidler içinde “Rükû ve secde yapamayacak durumda olanlar îmâ ile kılarlar”, “Her rek’at yerine bir defa tekbir alarak kılmış olurlar”,” Bir kere vurmak gibi az hareket na­mazı bozmaz, çok hareket bozar” diyenler olmuştur[223]. Namazın belli vakitler içinde eda edilen bir ibadet olduğunu belirten âyet göz önüne alındı­ğında, mazeret sebebiyle bazı kısımları eksik yapılsa bile savaş halinde de -imkân­lar hangi şekilde kılmaya izin veriyorsa- o şekilde ve zamanında kılmanın maksa­da daha uygun olduğu ortaya çıkmaktadır, [224]

102. Korku namazının Resûlullah’m imamlığında nasıl kılınacağının tarif edilmesi Hz. Âişe gibi bazı müctehidleri “bu şeklin, onunla kılınan namaza mah­sus olduğu” hükmüne sevketmişse de çoğunluk bunun, başka imamların arkasın­da cemaatle kılman korku namazlarım da içine aldığı kanatindedirler.

İmamın her bir grupla birer rek’attan toplam iki rek’at namaz kılacağı âyet­ten açıkça anlaşılmaktadır. Ancak grupların, İmamla kılmadıktan diğer rek’atı ne­rede ve nasıl kılacakları konusu burada açıklanmamıştır. Hadis kitaplarında veri­len bilgiler ve yapılan açıklamalar da birbirinden farklı uygulamaların bulunduğu­nu göstermektedir: a) Birinci grup imamla bir rek’at kıldıktan sonra imam ayakta bekler, grup ikinci rek’atı burada kılar, selâm verip nöbet mahalline giderler. Ar­dından ikinci grup gelir, imam bunlara da bir rek’at (imamın ikinci, bu cemaatin birinci rek’atını) kıldırır, imam selâm verir, grup kalkıp diğer rek’atı kılarak selâm verir ve düşmanın karşısındaki yerlerine giderler, b) Birinci grup imamla bir rek’at kılınca selâm vermeden yerlerine giderler. İkinci grup gelir; bir rek’at da onlara kıldıran imam selâm verir. Sonra her iki grup sıra ile birer rek’at daha kılarak se­lâm verirler[225]. Bazı fıkıhçı ve tefsirciler sünnet­te geçen farklı uygulamalardan birini diğerine tercih için uğraşırlarken Şevkânî gi­bi düşünenler şöyle demişlerdir: “Sahih sünnette geçen bütün şekiller meşrudur, duruma göre bunlardan birini uygulayan sünnete uygun davranmış olur” (1,571).

Namaz esnasında silâhların bir tarafa bırakılmaması esas ve İhtiyata daha uy­gun bulunmakla beraber bunda da zorluk bulunursa -gerekli tedbirler alınarak- si­lâhlar bir tarafa bırakılabilecektir. Benzeri âyet ve hadislerden açıkça anlaşılmak­tadır ki, müminin asıl işi, hayatının amacı Allah’a kulluktur, itaat ve ibadettir: An­cak dinde ve ibadette güçlük yoktur, Allah’ın muradı kullarına eziyet etmek değil­dir; nerede eziyet varsa orada ilâhî rahmetin eseri olan ruhsatlar, kolaylıklar dev­reye girmektedir. [226]

103. “Namazı bitirince…” şeklinde tercüme edilen kısım çoğunluğun anlayı­şına uygun bir tercüme olup buna göre mâna şöyledir: Allah’ı anmak, Allah ile beraberlik şuurunu yaşamak namaz haline mahsus değildir. Mümin her durumda O’nu anmah, gönlünde ve şuurunda O’nunla beraber olmalıdır. “Korku namazının imam arkasında rükûlu ve secdeli kılınması şart değildir, imkânın elverdiği ölçü­de kılınır” diyenlere göre bu kısmın çevirisi “Namazı kılmak istediğinizde…” şek­linde olup bu da, “Korku namazı ayakta, oturarak ve yatarak kılmabİlir” anlamına gelmektir. Kıyas yoluyla hastalık vb. mazeretlerde de namazın böyle kılınabilece­ği sonucuna varılmıştır.

Savaş halinde korku namazıyla ilgili görüş farkı bakımından âyetin ikinci kısmı da iki şekilde anlaşılmıştır: a) Fiilen savaş halinde namaz kılınmaz, savaş bi­tip de güven ve huzur hali avdet edince namazınızı kılın, b) Korku (tehlike) halin­de olsun, fiilen savaş durumunda olsun kılınan korku namazı ve verilen ruhsatlar bu hallere mahsustur. Korku geçince, savaş sona erince ruhsatlar da biter, namaz normal hallerdeki şartlarına uygun ve tam olarak kılınır. [227]

104. “Düşmanı takip konusunda gevşek davranılmaması talimatı Uhud Sava­şı sonrasındaki takibe işaret etmektedir” diyenler olmuşsa da tefsircilerin çoğuna göre bütün zamanlan, düşmanları ve savaş hallerini içine almaktadır. Müminler daima düşmanları hakında bilgi sahibi olacaklar, gerektiğinde onlardan Önce dav­ranarak askerî harekât gerçekleştirecekler, barışı devamlı kılabilmek için savaşa devamlı hazır olacaklardır. Evet, bunu yapmak düşmanlarından daha çok mümin­lere yakışmaktadır. Çünkü inkarcıların ebedî hayatta bir beklentileri yoktur, mü­minlere zarar verdiklerinde elde edecekleri kazanç bu dünya ile sınırlıdır. Mümin­ler ise dünyada barış, huzur, güven ve helâlindan maddî menfaat elde etmenin ya­nında, hatta bunların ötesinde Allah rızâsını elde etmek ve bunun da sonucu ola­rak ebedî hayatta mutlu olma fırsatını yakalamak gibi teşviklere mazhar bulun­maktadırlar. [228]

Meali

105. İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiğine göre bükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik; hainlerden taraf olma! 106. Allah’tan mağ­firet dile. Şüphesiz Allah çok yarlığayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. 107. Ken­dilerine hıyanet edenleri savunma. ÇünkU Allah, hainliği meslek edinmiş gü­nahkârları sevmez. 108. İnsanlardan gizlerler de -razı olmadığı sözü geceden kurup düzdüklerinde yanlarında olan- Allah’tan gizleyemezler. Allah onların bütün yapıp ettiklerini kuşatmaktadır. 109. Haydi siz dünya hayatında onla­ra taraf çıkıp savundunuz; ama kıyamet günü Allah’a karşı onları kim savu­nacak yahut onlara kim vekil olacak! 110. Kim bir kötülük yapar veya nefsi­ne zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok yarhğayıcı ve esirgeyici bulacaktır. 111. Kim bir günah işlerse onu ancak kendi aleyhine iş­lemiş olur. Allah her şeyi bilmektedir, büyük hikmet sahibidir. 112. Kim de bir hata veya günah işler, sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz bü­yük bir iftirada bulunmuş ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur. 113, Allah’ın sana lütfü ve esirgemesi olmasaydı onlardan bir güruh seni yanıltmaya yel­tenmişti; halbuki onlar ancak kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar vere­mezler. Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş, bilmediğini sana öğretmiştir. Sana Allah’ın lütfü gerçekten büyük olmuştur. 114. Onların fısüdaşmalarımn birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik ya da insanların arasını düzeltmek isteyenler müstesnadır. Kim Allah’ın nzâsmı elde etmek için bunu yaparsa biz ona ileride büyük bîr karşılık vereceğiz. [229]

Tefsiri

105. Bu on âyette insanların arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, davalar, tartışmalar karşısında Hz. Peygamber’İn ve daha ziyade onun şahsında ümmetinin takınmaları gereken tavır, oynamaları gereken rol ve uygulamaları gereken mu­amele şekli açıklanmaktadır. Pek azı müstesna olmak üzere özel bir hadise üzeri­ne gelmiş bulunan âyetlerin hedefi, sadece o hadiseyi açıklamak ve hükmünü or­taya koymak değil, bu münasebetle müslümanlara, kıyamete kadar uyacakları ka­ideleri -detaylı veya çerçeve hükümler olarak- açıklamaktır.

Bu âyetlerin gönderilmesinin de şöyle özel bir sebebi vardır: Rifâa b. Zeyd isimli sahâbî, yabancı tacirlerin Medine’ye getirdikleri has undan bir miktar satın almış ve bunu, içinde silâhlarının da bulunduğu evin sofasına koymuştu. Şehirde kötü şöhreti olan Übeynk ailesinden biri gece sofaya girmiş, unla birlikte Ri-fâa’nın silâhlarını da çalmıştı. Rifâa durumu farkedince -bu hadiseyi rivayet eden-yeğeni Katâde b. Nu’mân’a gelip olayı haber verdi. Katâde gerekli araştırmayı ya­pıp Übeynk ailesine ulaşınca onlar suçu Lebîd isimli masum bir müslümanın üze­rine attılar. Lebîd kılıcını çekip üzerlerine yürüyerek “Ben çalacağım ha! Vallahi ya hırsızı haber verirsiniz ya da şu kılıcımla sizi doğrarım!” deyince suçlamadan vazgeçtiler. Mağdurlar araştırmaya devam ederek hırsızın Übeynk ailesinden ol­duğuna kesin kanaat getirdikten sonra Resûlullah’a başvurdular, Hz. Peygamber “Gerekeni yapacağım” cevabını verdi. Übeynk ailesi durumu öğrenince bir plan kurdular; uygun birini Resûlullah’a göndererek İftiraya uğradıklarını, ortada bir delil bulunmadığı halde Katâde tarafından hırsızlıkla suçlandıklarını bildirip ya­kındılar. Katâde durumu öğrenmek üzere gelince Resûlullah ona, “Bana müslü-man ve iyi insanlar oldukları söylenen kimseleri, elinde bir delil olmadığı halde hırsızlıkla suçladın!” diyerek serzenişte bulundu. Katâde olup bitenden son dere­cede üzüntü duyarak amcasına geldi ve durumu anlattı. Rifâa “İşimiz Allah’ın yar­dımına kaldı” cevabını verdi. Bu olay üzerine yukarıda meali verilen âyetler geldi[230]. “Allah’ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye…” ifadesi “hakkı içeren kitabı indirme”nin gerekçesini açıklamaktadır. Kitabın hak­kı İçermesi, gerçekleri, olanı ve olması gerekeni bildirmesi, “usul öğretme, genel ve özel hükümler koyma, bilgiler verme” şeklinde gerçekleşmektedir. “Allah’ın öncelikle peygamberine, sonra da onun aracılığı ile insanlara gerçeği öğretmesi” birinci derecede bu şekilde (Kur’an vahyi ile) olmaktadır. İkinci derecede gerçe­ğin kaynağı sünnettir. Sünnet hem mâna ve hükmün Allah tarafından bildirilmesi hem de Hz. Peygamber’in, içinde içtihada dayalı olanların da bulunduğu bütün ta­sarruflarının ilâhî kontrol altında bulunması bakımından bu özelliği taşımaktadır.

Hz.Peygamber’in Kur’an’ı anlama,küllî kuralları özel konulara,ilişkilere ve problemlere uygulama konularında hata etmesi mümkün değildir. Çünkü bunlar peygamberlerin aslî vazifeleri olan tebliğe dahildir. Başkalarının ise bu alanda ha­ta etmesi, yanlış ictihadda bulunması mümkündür. Kanunu belli bir olaya ve da­vaya uygulama, yani yargılama ve hüküm verme alanına gelince burada Hz. Pey­gamber de objektif verilere, ispat delillerine dayanmak mecburiyetindedir. Veriler ve deliller hâkimi hangi hükme görülüyorsa o hükmü açıklamak durumundadır. Burada, başkaları gibi Hz. Peygamber’in de yanılması mümkündür. Bu genel ku­ralı âyetlerin gelmesine sebep olan hadiseye uygulayalım: Kur’ân-ı Kerîm, kitap­ta gösterilen usule göre ve hükümlere uygun olarak hükmedilmesini istiyor, mah­kemeye getirilen davalarda hain ve haksız olduğu anlaşılan tarafı tutmamak ve sa­vunmamak gerektiğini bildiriyor; bir suç veya günah işleyenin bunu başkasına at­masını, iftira ve bühtanda bulunmasını yasaklıyor; peygamberler dahil insanların bilgilerinin yeterli olmadığını, Allah’ın bildirdiklerine muhtaç bulunduklarını açıklıyor… Bütün bunları bilmede, anlamada ve yeri geldiğinde hadiselere uygu­lamada Hz. Peygamber yanılmaz. Allah bunları göstermiştir, bildirmiştir, o da bunlara göre hükmeder. Söz konusu hırsızlık olayında da bu kurallar geçerlidir. Sı­ra hırsızın kim olduğunu tespite gelince Kur’an bunu bildirmez; Hz. Peygamber de -mucizeler bir yana- kaide olarak bu konuda vahiy yoluyla elde ettiği bilgiye da­yanmaz; herkes için geçerli olan ispat delillerine, objektif verilere dayanır ve bun­lara bağlı olarak da yanılabilir. Meselâ yalancı şahitlere dayanarak veya haksızın güçlü savunmasının etkisi altında kalarak hatalı bir hüküm verebilir, Übeyrık’ın oğlu yerine kendisine iftira atılan Lebıd veya yahudi aleyhine hükmedebilir. An­cak bu hükümden dolayı, diğer bütün hâkimler gibi o da sorumlu olmaz; üstelik vazifesini, yukarıda açıklanan mânada Allah’ın gösterdiği gibi yaptığı için ecir de alır. Bütün vebal ve sorumluluk onu ve hâkimleri yanıltan hainlere, hakka ve ema­nete hıyanet edenlere ait olur. Bu hususu canlı ve etkili bir ifade ile bizzat Hz. Pey­gamber şöyle açıklamıştır: “Ben ancak bir beşerim ve siz bana davalarla geliyor­sunuz. Olur ki biriniz delilini daha güzel ifade eder de ben, ondan işittiğime daya­narak lehinde hükmederim. Her kime, kardeşine ait bulunan bir hakkı hükmede­rek verirsem sakın onu almasın; çünkü ona ateşten bir parça vermiş olurum!” [231].

Bu âyeti, Hz. Peygamber’in ictihadla hükmetmesinin caiz olmadığına delil gösterenler olmuşsa da bu delillendirme tutarlı değildir. Çünkü onun ictihadla hükmettiği, hatta bazan yanıldığı ve Allah tarafından hatasının düzeltildiği sağlam delillerle sabittir. O’nun “Allah’ın gösterdiği ile hükmetmesi” hem özel ve genel konulu naslarla hükmetmesini hem de bunları yorumlayarak, açıkça temas etme­diği konulara yayarak (bir mânada ictihad ile) hükmetmesi demektir. Râzî’nin de­yişiyle “Esasen kıyas ederek hükmetmek de nasla hükmetmek demektir. Çünkü kı­yas yapan nastan hareket etmekte, onu ölçü olarak almaktadır” (XI, 33).

“Hainlerden taraf olmak, onları savunmak” yasaklanıyor, 109. âyette de “Kı­yamet günü Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onlara kim vekil olacak” di­ye soruluyor. Bu hüküm ve irşad özellikle iki meslek erbabını muhatap alıyor: Hâ­kimler ve avukatlar. Âyetlere göre bunların asıl vazifeleri hakkın yerine gelmesi ve sahibini bulması için çalışmaktır. Davacının mevkii, şöhreti, serveti, rütbesi, sağladığı menfaat ne olursa olsun hâkim ve vekiller haksız olduğu halde onun ta­rafını tutmayacak, hükmün onun lehinde çıkması için özen göstermeyeceklerdir. Özellikle avukatlar bütün bilgi ve becerilerini, haksız da olsalar müvekkilleri lehi­ne hüküm almak için değil, hakkın ortaya çıkması ve sahibini bulması için kulla­nacaklardır. Bu anlayış ve ahlâk içinde hareket edecek olan avukatlara da birinci derecede haklıların davaları sayesinde, ikinci derecede ise haksızların davalarında sulhu aramak, cezada ve tazminatta adalet ve hakkaniyetin gerçekleşmesine katkı­da bulunmak gibi işler ve işlevler sebebiyle “iş bulunacak” ve onlar da -ahlâk il­kelerini çiğnemeden- maddî ihtiyaçlarını gidermenin yolunu bulmuş olacaklardır. [232]

106. Müfessirler âyetlerde geçen “taraf olma, savunma, Allah’tan mağfiret dile” gibi sert ifadelerin yorumu konusunda ikiye ayrılmışlardır. Bir gruba göre bu hitaplar Hz. Peygamber’in şahsında ümmete yöneliktir, hadiseyi yaşayan mümin­ler ve münafıklarla daha sonra gelecek olan ümmet fertlerini uyarmakta ve bilgilendirmektedir. Diğer gruba göre Hz. Peygamber de bu hitaba-dahildir; günah de­recesinde olmasa bile olayla ilgili kusuru sebebiyle o da uyarılmıştır. Taberî bu grup içinde yer almış [233] ; fakat İbn Atıyye bu yoruma karşı çıkarak Hz. Peygamber’İn zahire, ortada olan delillere göre hareket ettiğini, bunun ise günah ve kusur olmadığım, mağfiretin hainlerle ilgili bulunduğunu ifade etmiş (II, 110); İbn Âşûr İse Hz. Peygamber’e kusur isnat etmesi sebebiyle edebe ay kın bulduğu bu yoruma karşı tepkisini şu ifade ile ortaya koymuştur: “Bu yorum zayıf anlayış­lı olan, sakat fikirlerini desteklemek için haberleri bağlamından saptırarak yorum­layan kimselerin davranışlarına tipik bir örnektir” (V, 193). Râzî bu münasebetle “peygamberlerin günah işlemelerinin caiz olup olmadığı” tartışmasını bir daha özetlemiş, “Câİz değildir” görüşünü savunmuş ve Hz. Peygamber’e yönelik “Mağ­firet dile…” hitabını özetle şöyle yorumlamıştır: Suçlular suçu başkalarına atıp şahitler gösterince Hz, Peygamber onları cezalandırmayı düşünmüştü, mağfiret dile­mesi emri ya bu düşüncesinden dolayıdır -çünkü onun kemaline bu yakışır- ya da suçlular adınadır (XI, 34).

Bize göre olayda Hz. Peygamber’e nispet edilecek bir günah veya kusur söz konusu değildir. Çünkü o ümmete örnek olacak şekilde davranmış, elinde kesin delil bulunmayan kimselerin insanları suçlamaya kalkışmalarını doğru bulmamış, objektif delillere göre davayı yürütmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’in bilinen üslûbuna gö­re burada istiğfar, onun aracılığı İle suçluların Allah’tan bağışlanmayı dilemeleri anlamındadır[234].

107. Emanete hıyanet edenler, bir yolunu bulup başkalarının hakkını yiyen* ler geçici dünya hayatında kendilerine bir menfaat sağlamış, refah ve rahatlık için­de yaşamış olabilirler. Ancak bu hıyanetin ağır sorumluluğu onlarla birlikte âhire-te taşınacağı ve kendilerinden hesap sorulacağı, hakkın haine ceza, hak sahibine ecir olarak yerini bulacağı düşünüldüğünde, dünyada elde edilen geçici menfaat karşılığında ebedî hayatta kaybedilen nimetlerin büyüklüğü göz önüne alındığın­da, emanete hıyanet edenlerin -âyette ifade buyunıluğu üzere- başkalarından önce ve daha çok kendilerine zarar verdikleri ve ebedî saadetlerini ziyan ettikleri anla­şılacaktır. [235]

108. Haksız menfaat elde edenler, başkalarının hak etmedikleri zarara uğra­malarına sebep olanlar, tek kelimeyle hainler emellerine birtakım tuzaklarla, plan­larla ulaşırlar; gizli görüşmeler yaparlar, tertipler içine girerler ve bunların gizli kalacağını zannederler. Tecrübe göstermektedir ki, çoğu defa bunlar dünyada or­taya çıkmakta, rezillik ve rüsvalık hallerini yaşamaktadırlar. Dünya hayatında ve insanlar bakımından yaptıklarını gizlemeye muvaffak olsalar bile, onlar bu kötü­lükleri yaptıklarında ilmiyle yanlarında olan ve bilgisi her şeyi kuşatan Allah’tan bir şey gizlemeleri mümkün değildir. Hainler, derinlik olarak bakıldığında zekâ yoksunu da olduklarından, insanlar nezdinde utanç yaşamamak için hainliklerini gizleme yoluna giderken “her şeyin Allah’ın bilgisi içinde cereyan ettiğini” unu­turlar ve O’ndan utanmayı akıl edemezler, [236]

112. “Kim de bir hata veya günah işler…” şeklinde çevirdiğimiz kısımda ge­çen hatîe kelimesi, “iyi niyetle veya istemeden olumsuz bir sonuca sebep olmak” mânasmdaki hatâ’dan farklıdır. Sahibine sorumluluk getiren hatîede iki fiil var­dır: Caiz ve makbul olmayan birinci fiil zararlı ve olumsuz olan ikinci fiili doğur­muş, ona sebep olmuştur, ancak bu fiillerin sahibi birincisini işlerken ikincisinin sonucunu kastetmemiş, onun olmasını istememiştir. Meselâ bir kimse içerek sar­hoş olsa sonra da sarhoşluk yüzünden sağlıklı düşünme ve iradesine hâkim olma melekesini kaybettiği için bir cinayet işlese bu cinayeti hatîedir. Biz bu mânayı yansıtmak üzere “hata etmek” yerine “hata işlemek” karşılığını seçtik. “Günah” diye çevirileri ism kelimesi ise, “kasıtlı olarak ilâhî bir yasağı çiğnemek” mânasın­da kullanılmaktadır. Bunların ikisi de kötüdür (sû’) ve her şeyden önce kişinin kendisine yaptığı kötülüktür. Böyle bir duruma düşen kulun yapacağı şey pişman olmak, tövbe etmek, hakkı sahibine teslim etmek, adalete başvurmak, Allah’a yö­nelmek ve O’ndan bağışlanmayı dilemektir.

Bir zulüm, günah, hata ve kötülüğün içine düşen kimse bundan kurtulmak için Kur’an’in gösterdiği yollara girecek yerde suçunu başkalarının üstüne atarsa, masum insanları suçlar, zarar ve ceza görmelerine sebep olursa işlediği günah ve hata katlanacak, bir de iftira ve bühtan günahını yüklenmiş olacaktır. [237]

113. Bu âyette dört önemli bilgi ve hüküm vardır

a) Yukarıda açıklandığı üzere dinin tebliği yani doğru olarak ümmete ulaştı­rılması, öğretilmesi ve hayatlarında uygulanması konusunda -ilâhî korama altında bulunan- Hz. Peygamber yanılmaz. Bu konuda onu yanıltmak isteyenler ve bu mâ­nada ona zarar vermek isteyenler ancak kendilerine zarar vermiş ve kendileri ya­nılmış olurlar.

b) Allah Teâlâ ona kitabı ve hikmeti göndermiştir. Kitap da hikmet de onun kendinden, beşerî bilgi kaynağından değil, Allah’tandır, Kitaptan maksadın Kur’an olduğunda ittifak vardır. Hikmet ise birden fazla mâna verilerek açıklan­mıştır: 1. Kur’an’ın ahkâm âyetleri dışında kalan, din ve dünya için faydalı bilgi­ler getiren kısmıdır. 2. Sünnettir. 3. Vahyi anlama ve uygulama kabiliyetidir. 4. Hz. Peygambere mahsus zihnî yapı ve tefekkür kabiliyetidir[238].

c) Hz. Peygamber vahiy gelmeden önce gerek dîn ve gerekse dünyanın geç­mişi, o günü ve geleceği konusunda bilmediği bazı şeyleri sonradan vahiy yoluy­la Allah’tan öğrenmiştir.

d) Başta kitap ve hikmet nimeti olmak üzere Allah Teâlâ, sevgili peygambe­rine büyük lütuflarda bulunmuş, müstesna özellikler bahsetmiştir. Bunların bir kıs­mından onun ümmeti ve bütün insanlık da istifade etmiştir, etmektedir, edecektir. [239]

114. Bu âyetin yukandakilerle alâkası, Übeyrık ailesinin hırsızlığı örtmek ve başkalarının üzerine atmak için yaptıkları gizli görüşmeler, fısıldaşmalar ve giriştik­leri gizli tertiplerdir; âyet özelde bu davranışı, genelde de benzerlerini kınamaktadır.

Birkaç kişinin gizli olarak toplanıp konuşmaları veya başkalarının yanında bir tarafa çekilerek aralarında söyleşmeleri, fısıldaşmalan genellikle bunu gören, haber alan kimselerin tecessüslerini tahrik etmekte, meraklarını harekete geçir­mekte, şüphe ve töhmetlerini celbetmektedir. Gerçekten de insanların İçinde açık­ça konuşulmayan konuların gizlenecek bir yönü olduğu ortadadır ve bunu açıkla­mak çoğu defa insanların haynna değildir. Bu sebeple âyetler[240] ve hadisler[241] gizli görüşmeleri hoş görmemiş, gerektiren istisnalar dışında müminlerin açıklığı tercih etmelerini, içlerinin ve dışlarının bir olmasını; kitap, sünnet, yöne­ticiler ve halk karşısında ihlâslı olmalarını, içtenlikle davranmalarını, ikiyüzlülük­ten uzak durmalarını istemiştir.

Burada caiz olan gizli görüşmelere, fısıldanmalara konu olabilecek üç istis­nadan söz edilmiş ve bunların kulluk yönünden işe yaraması, ecre lâyık olması da bir şarta yani ihlâsa, Allah rızâsı için olmasına bağlanmıştır. İstisnaların birincisi olan sadaka, en geniş manasıyla insanlara maddî ve manevî yardımda bulunmak ve iyilik etmektir. “Ma’rûf’, mâkûl, meşru ve makbul olan davranışlar ve ilişkiler­dir. “İnsanların arasını düzeltmek” de Kur’an’da ve sünnette sık sık vurgulanan güzel bir davranış biçimi, bir iyilik çeşidi, bir sosyal ödev örneğidir. Birçok zaman ve mekânda mahkemelerin dolup taşması, ceza evlerinin mahkûmlara dar gelme­sinin önemli sebeplerinden biri de toplumun bu vazifeyi ihmal etmesidir. Gelene­ğimizde mevcut olan, yerleşim yerinin büyükleri, ileri gelenleri tarafından Allah nzâsı İçin yerine getirilen, en önemli müeyyidesini toplumun tepkisinde bulan bu sosyal müessese tarihe karışmış; nemelâzımcıhk, başına buyrukluk, aşın bencillik ve sorumsuz bireysel özgürlük anlayışı bu güzel âdeti elimizden alıp götürmüştür. Öz değerlerine bağlı eğitimcilerin, kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimizi yeni ne­sillere kazandırmak için gayret etmeleri zaruret haline gelmiştir.

Bu üç hayırlı, faydalı ve gerekli davranış, bazan gizli görüşmelerin yapılma­sını, zamanından önce bazı bilgilerin ve haberlerin yayılmamasını kaçınılmaz kıl­dığı için yasak kapsamından çıkarıldığı gibi meselâ iki kişinin veya grubun arası­nı düzeltmek için yalan söylemeye bile izin verilmiştir[242]

Meali

115. Yolun doğrusu kendine apaçık belli olduktan sonra Resûlullah’a karşı çıkan ve müminlerin yolundan başkasını izleyen kimseyi saptığı yönde bırakırız ve onu cehenneme atarız. Orası varılacak ne kötü bir yerdir! 116, Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır. 117. Onlar Allah’ı bırakıp ancak birtakım dişi putlardan medet umuyorlar; başkasın­dan değil, isyankâr şeytandan dilekte bulunuyorlar. 118-119. Allah onu lanet-lemistir, o da “Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıraca­ğım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayranların kulaklarım yaracaklar, emredeceğim de Allah’ın yarattığını de­ğiştirecekler” demiştir. Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur. 120. Onlara durmadan vaad eder, boş ümitler verir. Şeytanın onlara söz vermesi aldatmadan başka bir şey değildir. 121. İşte onların yeri cehennemdir, ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamaya­caklardır. 122. iman eden ve iyi işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere, altında ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Allah bunu hak bir söz olarak vaad etti. Söz bakımından kim Allah’tan daha doğru olabilir. 123. Ne sizin kuruntularınız, ne de Ehl-i kitabın kuruntuları… Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah’tan başka bir dost da bir yardımcı da bulamaz. 124. Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak iyi iş­ler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratıl­mazlar. 125. İşini güzel yaparak kendini Allah’a veren ve İbrahim’in, Allah’ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince kim daha güzel olabilir? Ve Al­lah İbrahim’i dost edinmiştir. 126. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın­dır ve Allah her şeyi kuşatmaktadır. [243]

Tefsiri

115. İsminin Tu’me veya Ebû Tu’me olduğu rivayet edilen hırsız, suçu va­hiy yoluyla açıklık kazanınca Mekke’ye kaçmış, İslâm’ı terkederek müşrikler ara­sına katılmış ve yine bir hırsızlık yaparken ölmüştü[244]. Gerek hak din olarak ve gerekse âdil hüküm şeklinde hak ve hakikat ortaya çıkınca buna teslim olmayan, hakka ve hakikate karşı direnen kimseler Resûlullah’a ve dolayı­sıyla Allah’a karşı[245] direnmiş, başkaldırmış, müminlerin yolundan baş­ka bir yola girmiş olmaktadırlar.

“Resûlullah’a karşı çıkmak, muhalefet etmek ve müminlerin yolundan başka bir yol tutmak”, cehenneme girme cezasını gerektirecek kadar ağır bir günahtır, sapık bir inanış ve davranış biçimidir. Ancak bu inanış ve davranışın cezayı gerek-tirebilmesi için önemli bir şart öngörülmüştür: “Yolun doğrusu kendine apaçık belli olmak.” Yükümlü kişiye doğrunun apaçık belli olması biri genel diğeri özel olmak üzere iki şekilde gerçekleşmektedir. Genel olanı İslâm’ın tebliğ edilmesi ve insanlara, bunun doğru bir yol olduğunu anlayacak kadar aklın verilmiş bulunma­sı; Özel olanı ise her bir yükümlünün bizzat İslâm’ı öğrenme ve üzerinde akıl yor­ma, delilleri değerlendirme ve onun hak din olduğuna kanaat getirme imkân ve fır­satına sahip bulunmasıdır. Râzî’nin de işaret ettiği üzere burada taklide atıf yapıl­makta, İslâm’ın hak din olduğu sonucuna taklit yoluyla (bilenler böyle dedikleri İçin) değil, bizzat düşünerek ulaşmak gerektiği vurgulanmaktadır (XI, 44).

“Müminlerin yolundan başka bir yolun izlenmesi yasaklanmasını bazı âlimler icmâ deliline dayanak kılmışlardır. İmam Şâfıî er-Risâle adlı eserinde ic-mâm dayanağı konusunu özel olarak ele almakla beraber herhangi bir âyet zikretmediği halde bazı eserlerde Şafiî’nin bu âyeti icmanın Kur’an’daki dayanağı ola­rak gösterdiği nakledilir. Böyle düşünenlere göre “müminlerin yolu” maddî ola­maz; çünkü bütün müminlerin üzerinde bulundukları fizikî bir yol yoktur. Bundan maksat onların dinî hayatlarında ittifakla (icmâ ile) benimsedikleri ve takip ettik­leri yoldur. Bu yoldan başkasına sapmak yasaklandığına göre İcmâ dinde bir hüccettir; yani bağlayıcı delildir, hüküm kaynağıdır. Âyeti icmâa delil kılmaya karşı çıkan âlimlere göre bağlam göz önüne alınmalıdır. Burada “yoFdan maksat Resû-lullah’ın yoludur, İslâm dinidir. Müminler bu yolu takip ettikleri için ve ettikleri sürece doğru yoldadırlar, onun yoluna karşı çıkanlar ise -bu mânada- müminlerin yoluna da karşı çıkmış olmaktadırlar. Gazzâlî, Kur’an’da icmâın hüküm kaynağı olduğunu açıkça gösteren bir âyet bulunduğunu kabul etmemiş, hadislere ve üm­metin uygulamasına dayanarak ispat yolunu denemiştir. Râzî, lbnü’1-Hâdb, Şev-kânî gibi fıkıh usulü âlimleri bu âyetin icmâa dayanak gösterilmesine muhalefet etmişler ve yukarıdaki delile şunu da eklemişlerdir: Bir müetehid yaşadığı çağda ictîhad eder ve içtihadı da diğer müctehidlerin ittifaklarına ters düşerse “Bu müe­tehid müminlerin yolundan çıkmıştır” denilemez. Çünkü ietihad İslâm’ın içinde, Resûlullah’m izinde cereyan etmektedir; dolayısıyla o müetehid İslâm’dan çıkma­mıştır[246]Burada belli bir nassın (âyet ve hadis) kaynağına aidiyetiyle (sübût) mânası ve hükmü üzerinde ittifak edilmesi anlamında olan icmâ ile ortada böyle bir nas bulunmadığı halde ictihadlann birleşmesinden -başka bir deyişle muhalif bir gö­rüşün olup olmadığının bilinmemesinden- ibaret olan icmâı birbirinden ayırmak gerekmektedir. Birincisinin bağlayıcılığının güçlü delilleri vardır, ancak ikinci ic­mâ için bunu söylemek mümkün değildir [247]”Müminlerin yolundan ayrılma” eylemine bir de sosyal, kültürel, siyasî, bi­limsel ve teknolojik boyutuyla bakmak gerekmektedir. İslâm’ın tâbilerinİ birlik ve beraberliğe çağırdığında şüphe yoktur. Fertler ve gruplar arasında -bazı konular­da- anlayış ve görüş farkları bulunsa bile bunun, toplum birliğini bozacak eylem­lere, bölünüp parçalanmalara kadar götürülmesi İslâm’ın sosyal ve ahlâkî amacı­na ters düşmektedir. Siyasî bakımdan müminlerin yöneticileri denetleme, hukuk dışına sapanları yola getirme, gelmeyenleri usulüne uygun bir şekilde (fitneye ya­ni parçalanma, bölünme, iç savaş gibi olumsuz sonuçlara sebep olmadan) görev-‘ den uzaklaştırma yükümlülükleri vardır. Bunu yaparken de müminler toplu halde hareket edecekler; azlıkta kalanlar cumhura (çoğunluğa) uyacaklar, farklı düşünce ve kanaatlerini korumakla beraber karşı eyleme (isyan) girişmeyeceklerdir. Mümirilerin yolundan ayrılma eylemi cehennemle cezalandırıldığına göre burada’dan maksadın “din ve dîni oluşturan inanç, hükümler ve davranışlar” olduğu anlaşılmaktadır. Bu mânada dine dahil olmayan kültür, bilim ve teknoloji alanla­rında mümin fertlerin ve grupların farklı yollar, yöntemler, renkler edinmeleri, me­selâ ilmî buluşlar yapmaları, yeni teknolojiler oluşturmaları, dil, kıyafet, görgü ku­ralları, günlük yaşayış biçimi edinmeleri “müminlerin yolundan ayrılmak” anlamı­na gelmeyecektir. Bu mânada farklılıklar ve renkler İslâm camiasının zenginliğini teşkil ve temsil edecek, cüzlerin (parçalar, gruplar) birbirini tamamlamasını sağla­yacaktır.

“Müminlerin yolundan başka bir yola girenleri saptıkları yönde bırakması” Allah Teâlâ’mn dünya hayatında kullan için takdir buyurduğu kanunudur. İsrâ sû­resinde de doğru yola giren, takvayı seçen, asıl hedef olarak ebedî hayata yönelen kimselerle eğri yola giren, günahtan kaçınmayan ve geçici dünya menfaatlerini ebedî olana tercih eden kimselerden söz edildikten sonra şöyle buyurulmuştur: “Hepsine, bunlara da ötekilere de rabbinin ihsanından kesintisiz veririz. Rabbinin ihsanı sınırlı değildir” (17/20). Eğer böyle olmasaydı, doğru yola girenlere imkân verilse, eğri yolu izlemek isteyenler de engellenseydi imtihanın mânası kalmaz, bu imtihan dünyasında kimin Allah’a, kimin nefsine ve şeytana kul olduğu ortaya çık­mazdı. [248]

116. Allah Teâlâ’mn günahları bağışlamakla ilgili âdeti, kanunu bu sûrenin 48. âyetinde Ehl-i kitaba hitaben ifade edilmişti. Burada ise Allah’a şirk koşanla­rın bağışlanmayacağı bildirilmektedir. Bu sûrenin 137 ve 168-169. âyetlerinde müşriklerin dışındaki gayri müslimlerden olup iman esaslarını inkâr edenler, kü­fürde ileri gidip zulme sapanlar da “bağışlanmayanlar” çerçevesine alınmış, bütün bunların gidecekleri yerin cehennem olduğu bildirilmiştir. Ehl-i kitap’tan olduğu halde inancında şirk unsuru bulunan, meselâ Allah’ı bir değil üç, üçten biri olarak bilen kimselerin kâfir oldukları ise bir başka âyette açıklanmıştır[249]

117. “Dişi putlar” diye tercüme edilen inâs kelimesi sözlükte “dişiler” anla­mına gelmektedir. Bunu “dişi putlar” şeklinde çevirmemizin sebebi, bunlardan maksadın “Lât, Uzzâ ve Menât” şeklindeki dişil isimlerle anılan meşhur putlar ol­duğuna dair açıklamalardır. [250] Burada Araplar’in, kadınları aşağıladıkları halde putlarını dişilere mahsus isimlerle annıa-lanndaki çelişkiye de işaret edilmiştir. Kelimeyi doğrudan “put” mânasına gelen vesen kelimesinin çoğulu olarak “vüsünen” şeklinde okuyanlar da olmuştur. Gerek bu okuyuşu ve gerekse inâs kelimesinin kökünde bulunan “edilgenlik” mâna­sını göz önüne alarak âyeti daha genel çerçevede yorumlayan tefsirciler, şu ilgi çe­kici açıklamayı getirmişlerdir: Allah’tan başka hiçbir varlık, kendisine tapanlara bir fayda sağlayamaz, onlara yönelen bir kötülüğü engelleyemez; aksine tapanlar taptıklarına birtakım özellikler verir, menfaatler sağlarlar. Bu bakımdan “Al­lah’tan başka bir varlığın tanrı kabul edildiği” hiçbir din farklı ve müstesna değil­dir, buradaki tahsis (“ancak” ifadesi) bu gerçeği dile getirmektedir.

İnsanın bilgi edinmesini, karar vermesini, arzu etmesini ve eyleme geçmesi­ni sağlayan psikolojik yapı İçinde yanıltıcı, olumsuz, çirkin ve günah olan karar­lara, eylemlere götüren, iten unsurlar da vardır. Her bir fert psikolojik hayatında, şahsî tecrübesinde İçindeki iyi ile kötüyü, iyiliğe çeken güçle kötülüğe çeken gü­cü tanır, hisseder, yaşar. Bunlar akıl denilen melekeyi de etki altına alır, yanlış bil­gi ve kanaat üretmesine, yanlış yöne gitme kararı almasına sebep olabilirler. İnsa­nın ruh yapısında mevcut olan bu ikilinin iyi olanı rahmana, O’nu dinlemeye, O’na itaat etmeye; kötü olanı ise şeytana, onu dinlemeye ve onunla iş birliğine açıktır, yatkındır. Şeytanların başı İblîs Allah’ın emrine karşı gelmiş, onun hemcinsleri de bu özelliği devralmışlardır. Başta putperestlik olmak üzere hak ve hakikate ters düşen dinlere intisap eden kimseler olsun, müslüman oldukları halde günah işle­yen, amelde kusuru olan şahıslar olsun bu inanış ve davranışlarıyla günaha girmiş olmaktadırlar. Onları bu günaha iten güçler arasında şeytan da vardır. Şu halde pu­ta tapan aslında şeytana tapmakta, ona İtaat etmektedir. Çünkü putların İnsanları etkileme güçleri yoktur, etkileyenlerin başında Allah’ın buyruğuna karşı gelen şeytan vardır. [251]

118-121. Burada şeytanın diğer özellikleri ve insanlara etkileri açıklanmak­tadır:

a) Şeytan Allah tarafından lanetlenmiş, huzurundan kovulmuş ve rahmetin­den mahrum kılınmıştır.

b) O bütün insanları değil, ancak belli bir kısmını etki altına alabilecektir. Al­lah Teâlâ şeytana, kullarını saptırmak için çabalama hürriyeti vermiştir. Ancak onun, kullar üzerinde cebredici bir etkisi yoktur. Rabbine samimiyetle kulluk eden müminlerin şeytandan yana bir korkulan olamaz.[252]

c) Şeytan, İmanı zayıf, ibadeti eksik, bu sebeple aklı ve iradesi yalnız, des­teksiz ve zayıf kalmış insanları doğrudan, iyiden, haktan saptırmaya çalışır, onla­rı olmayacak kuruntularla, tatlı hayallerle oyalar, aldatır; iyi davranışlardan, fay­dalı uğraşlardan alıkor.

d) Şeytanın insanlara yaptırdığı yanlışların en önemlileri iki örnekle anlatıl­mıştır: 1. Puta adanan devenin gözünü kulağını yarmak. Bu örnek bütün akıl ve ilim dışı kabullere ve hurafelere işaret etmektedir. 2. Allah’ın yaratış düzenini de­ğiştirmek. Bu Örnek de fıtrata ve selim tabiata aykırı sapmalara dikkat çekmekte­dir.

İbn Âşûr bu münasebetle kadınların ve erkeklerin vücutlarında yaptıkları ba­zı değiştirme, güzelleştirme ve düzeltmeleri değerlendirerek şu sonuca varmıştır: Sünnet olmak, belli yerlerdeki kılları almak ve gidermek, tıraş olmak, tırnak kes­mek, küpe takmak için kulağı delmek gibi İslâm’ın izin verdiği, hatta teşvik ettiği güzelleştirme ve düzeltmeler “yaratılış düzenini değiştirme” mânası taşımaz. Bun­lar temizlik, kolaylık ve güzellik sağlayan, tabii ve fıtrî güzelliğin ortaya çıkması­nı temin eden işlemlerdir. Kaş aldırma, saç taktırma, dişleri düzeltme konusunda rivayet edilen ve “sertlik ve ağır ceza tehdidi taşıyan” hadisler yalnızca bu küçük şeylere yönelik olmamalıdır. Bu tür uygulamalar ya o zaman iffetsiz kadınların ve­ya müşriklerin özellikleri idi ya da şeytanın tesiri bulunan, şeytanî maksatlarla ser­gilenen davranışlardı .

Günümüzde tıbbın mümkün hale getirdiği estetik ameliyatlarla yapılan de­ğiştirmeleri de ikiye ayırmak gerekecektir: a) Normal olana göre biçimsiz, yersiz, aşın hacimde, maddî veya psikolojik olarak rahatsızlık verici oluşumların düzel­tilmesi. Bunlar tedavi sayılır ve caizdir, b) Normal olanı ya daha ziyade güzelleş­tirmek veya değişiklik arzusuyla değiştirmek. Yaratılış düzenini değiştirmeyi he­defleyen bu tür uygulamalar dinen tasvip edilmez. [253]

123-124, Bîr önceki âyetten itibaren 126. âyete kadar iman yolunu seçen, şeytana değil, Rahmân’a kulak veren, imanını ibadetlerle, iyi ve güzel işlerle güç­lendiren kimselerin dünyada ve âhirette elde edecekleri meyvelerden, güzel sonuç­lardan söz edilmekte, bunların başında gelen cennet ve ebedî saadet vaadinin Al­lah’a ait bulunduğu ve hiçbir kimsenin sözüne O’nun kadar sadık olamayacağı vurgulanmaktadır.

Bazı Ehl-i kitap gruplarıyla bir kısım müslümanlar veya müşrik Araplar, boş kuruntulara, delilsiz, dayanaksız kanaatlere kapılarak Allah’ın kendilerine farklı muamele edeceğini, günah isteseler bile âhirette cezalandırmayacağını iddia et­mişlerdir. Ayetler bu gibi boş sözleri ve kuruntuları reddettikten sonra şu evrensel kanunu ilân etmektedir: Dünya hayatında sa’y (emek, çaba, eser) kanunu geçerli­dir. Kötülük eden cezasını görür, hakça bir düzende kimse onu koruyamaz. Mü­min olup iyi işler yapan, güzel davranışlarda bulunanlar da, cinsiyetleri ne olursa olsun cennete girerler, kendi seçimleri ve eserleri olmayan farklılıklardan dolayı zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. [254]

125. Her dinin, her ideolojinin mensubu kendine ait olanın diğerinden üstün ve güzel olduğunu iddia eder. Özellikle din konusunda en doğruyu, en güzeli tespit edebilmek için dinin mahiyet ve amacı bakımından objektif sayılabilecek ölçülere ihtiyaç vardır. Kur’an’ın öngördüğü ölçü dinin iman, İslâm ve ihsan’ı ihtiva et­mesidir. İmandan maksat tevhîd inancıdır, Allah’ı bir bilmek ve yalnızca O’na iba­det etmektir. Nitekim Hz. İbrahim’in yolu da budur, bu yüzden Allah onu kendi­sine dost kılmış, ona Allah’a dost olma şerefini bahsetmiştir. İslâm’dan maksat kul olarak bütün bağlantılardan sıyrılmak, kulluk şuuruyla yalnız Allah’a yönelmek, kendini O’na teslim etmektir. İhsandan maksat ise bir yönüyle ihlâstrr; kulluğa başka bir beklentiyi karıştırmamaktır, bir yanıyla da hayırdır, güzelliktir, kişinin her yaptığını güzel ve mükemmel yapma iradesidir. Bu üç unsuru ihtiva eden din hak dindir, güzel dindir, ondan daha üstünü olamaz. Çünkü hak birdir, en güzel de bir tanedir.

“Dost” diye çevirilen halîl kelimesi Arapça’da, “kişinin devamlı beraber ol­duğu, sırlarını paylaştığı, huyu huyuna, suyu suyuna uyan samimi arkadaşı” de­mektir. 125. âyette açıklandığı üzere her şeyin sahibi olan ve her şeyi kuşatan Al­lah’ın kullan arasından birini, insanlar arasında olan ve bilinen mânada dost edin­mesi düşünülemez. Şu halde burada dostluk özel bîr mânada kullanılmıştır. Yapı­lan tanım ve yorumlardan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: “Gönlünde Al­lah’tan başkasına yer vermeyecek kadar O’nu seven ve O’nun tarafından da sevi­len, rızâsına mazhar olan, peygamberlik başta olmak üzere üstün hasletler, özellik­ler ve lütuflarla şereflendirilen kimse” Allah’ın dostudur. Biz insanlar, başkaları­na karşı beslediğimiz duygulan ve aramızdaki ilişkinin mahiyet ve biçimini bili­riz. Bu mânada bir kimseyi severiz; o, habîb (sevgili, sevilen) olur. Bir başkasını sevmenin ötesinde dost ediniriz, o da haBl olur. Allah Teâlâ bize bizim dilimizle, bizim tahayyül, tasavvur ve idrak kapasitemize uygun bir üslûpla hitap ettiği için kendinden bize yönelik ilgiyi de bu kelimelerle İfade buyurmuştur. O’nun zâtını bilemediğimiz gibi bu ilgi ve ilişkinin mahiyetini de bilemeyiz. Ancak insanlar arası ilişkiden yo­la çıkarak, bunu beşer planında bir örnek, kısmen de olsa anlama aracı kılarak Al­lah’a habîb ve halîl olmanın büyük bir mazhariyet olduğunu, keyfiyeti bilinemez bir yakınlık ifade ettiğini -her birimiz irfan derecemize göre- anlarız, bununla mut­lu oluruz. [255]

Meali

127. Senden kadınlar hakkında açıklama istiyorlar. De ki: “Onlara ait hükmü, Allah ve kitapta size okunan âyetler açıklıyor; onlar için yazılanı kendilerine vermediğiniz, nikahlamak da istemediğiniz yetim kadınlar hak­kında, çaresiz çocuklar hakkında, yetimlere âdil davranmanız hususunda si­ze okunup duran âyetler (açıklıyor). İyilik olarak ne yaparsanız şüphesiz Al­lah onu eksiksiz bilmektedir. 128. Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesin­den yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varma­larında onlara günah yoktur ve sulh hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyilli­dir. Eğer güzel davranır ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır. 129. Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine büsbütün kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allah’a itaat­sizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir. 130. Eğer karı-koca aynlırlarsa Allah bol rızkından onların ihtiyaçlarım gi­derir. Allanın lütfü geniştir, hikmeti sonsuzdur. [256]

Tefsiri

127. Osmanlı Türkçesi’nde de kullanılan istif tâ, “dinin hükmünü sormak”, iftâ ise “bu soruya cevap vermek, dinin hükmünü sorana açıklamaktır. Âyet hük­mü açıklayan iki kaynaktan söz etmektedir: Allah ve O’nun kitabı. Başka birçok âyet ve ilgili hadisler Hz. Peygamber’e de dinî hükümleri açıklama salâhiyeti ver­mektedir. Bu hükümleri Resûlullah’a vahiy yoluyla bildiren de, okunan kitabı in-dîren de Allah olduğuna göre dinî hükmü koyma salâhiyetinin yalnızca O’na ait olduğu anlaşılmaktadır. Gerek Hz. Peygamber’in ve gerekse âlimlerin yaptıkları, Allah’ın bildirdiğini kullara ulaştırmaktan ve açıklamaktan ibarettir; Hz. Peygam­ber’e bildirmesi vahiy yoluyla olmakta, âlimlerin bilgisi ise okumaya, anlamaya, öğrenmeye, ilmî çabaya bağlı bulunmaktadır.

Hz. Âişe, hükmü genel olan bu âyetin özel ve tarihî muhataplarını şöyle açık­lamıştır: Bundan maksat, yanında velisi ve vârisi olduğu, hurma ve hurmalığa va­rıncaya kadar her şeyine kendisini ortak kıldığı yetim kadın bulunan adamdır. Bu adam ne o kadını nikahlamak ister, ne de -malına ortak edecek diye- başkasıyla ev­lenmesine izin verir. Bu şekilde evlenmesini engeller durur. Âyet işte böyleleri hakkında nazil olmuştur [257]

“Onlar için yazılanı kendilerine vermediğiniz, nikahlamak da istemediğiniz yetim kadınlar…” kısmını “Onlarla evlenmek istediğiniz halde kendilerine mehir-lerini vermediğiniz, mehİr vermeden kendileriyle evlenmek İstediğiniz kadınlar” şeklinde de çevirmek mümkündür.

“Çaresiz çocuklar”dan maksat da kendisini koruyacak yakınlarını kaybetmiş, merhametsiz velilerin eline düşmüş, hakkını korumaktan âciz erkek çocuklardır. Kimsesiz, yetim ve çaresiz çocukları yine de akrabalarının yanma vermek, onlar tarafından himaye edilip yetiştirilmelerini sağlamak en iyi yoldur. Ancak akraba da olsa bazı kimselerin ahlâkı bozuk, vicdanı zayıf olabileceği için her durumda çaresiz kadınların, kız ve çocukların korunması gerekmekte, bazan bu konuda gö­rev topluma ve resmî kurumlara düşmektedir. Velisi yanında haksızlığa uğrayan kimse hâkim tarafından tayin edilecek bir vasî vasıtasıyla himaye edilir. Vakıflar başta olmak üzere ilgili sosyal kurumlar da himaye vazifesini üslenirler. Çünkü Allah çaresizlerin ve zayıfların korunmasını müminlerden istemektedir. [258]

128. “Kadınlar” mânasında Nisa adı verilmiş bulunan bu sûrenin başlarında, 34. âyette kadından kaynaklanan, geçimsizlik, 35. âyette her iki tarafın kusuru ve­ya istememesi sebebiyle ortaya çıkan ayrılma tehlikesi söz konusu edilmişti. Bu âyette ise erkeğin olumsuz davranışlarının sebep olduğu aile geçimsizliği üzerin­de durulmaktadır.

Burada “kötü muamele” diye çevirdiğimiz nüşûz kelimesi 34. âyette “baş kaldırma” şeklinde ifade edilmişti. Kelimenin sözlük mânası “yüksek yer, yüksek yere çıkmak, bulunduğu yerden aynlmak”tır. Râgıb el-îsfahânî Kur’an sözlüğü konulu el-Müfredat isimli kitabında kadının nüşûzünü “kocasından nefret etmesi, ona itaat etmeyi kendine yedirememesi, başkasına göz koyması” şeklinde açıkla­mıştır. Tefsirciler erkeğin nüşûzünü de “nefret, uzaklaşma, normal evlilik ilişkile­rini aksatma, söz ve fiille incitme, sert davranma” ifadeleriyle açıklamışlardır[259]35. âyette kullanılan şikak kelimesi ise ” muhalefet, ters düşme, ayrılma” mânalarına gelmektedir. Bu durumda iki ta­raftan veya taraflardan birinden kaynaklanan bir duygu veya davranış sebebiyle ai­le hayatının devamı tehlikeye düşmekte, evlilik bağının kopması ihtimali ortaya çıkmaktadır.

Kadının baş kaldırması veya geçimsizlik çıkarması (nüşûz) durumunda aile­yi kurtarmak üzere alınacak tedbirler 34. âyetin tefsirinde açıklanmıştı. Burada ise yine nüşûz kelimesiyle hanımına karşı kötü muamele eden, evlilik hukukunu yeri-ne getirmeyen, âdil davranmayan ve eşinden yüz çeviren (i’râz) koca söz konusu edilmektedir. Böyle bir sebeple kadının, hâkime veya hakeme başvurması ve evli­liğin sona erdirilmesini (şikak) istemesi de mümkündür. Ancak ailenin yıkılması taraflara ve başta çocuklar olmak üzere bunlarla bağlantılı bulunan diğerlerine önemli zararlar getirdiği için son çare olan ayrılıktan önce alınması gerekli tedbir­ler vardır. 34. âyette kadın baş kaldırınca, evlilik hukukunu ihlâl edince kocasına önerilen üç aşamalı tedbir vardı: Öğüt verme, yatağını ayırma ve hafifçe dövme. Bu tedbirlerden ilkini kadın da yapabilir. İkincisi duruma göre kocasının işine de gelebilir; dolayısıyla istediği de bu olacağı için kadın bakımından böyle bir tedbi­rin anlamı kalmaz. Dövme tedbiri hem kadının yapabileceği bir şey değildir hem de İslâm’ın koca için bile hoş görmediği, yapmamasını istediği -fakat o gününün toplumsal telakkisinde normal karşılanan ve geçerli sayılan- bîr âdettir. Eğer ka­dın bu durumda ayrılmayı istemiyorsa elinde bir İmkân kalmıştır: Sulh, uzlaşma, anlaşma, kötü muameleyi asgariye indirme tedbiri. Tefsir ve esbâb-ı nüzul kitap­larında verilen tarihî örneklerle konumuz olan 128-129. âyetlerden anlaşıldığı üze­re burada sulh, uzlaşma, anlaşma ve kötü muameleyi asgariye indirmenin önemi­ne bir daha vurgu yapılmakta; ayrıca bazı beşerî zaaflara dikkat çekilerek aile hu­zurunu devam ettirmede ve problemleri aşmada özverili davranmanın yaran hatır­latılmaktadır.

Âyette genellikle insanların doğal yapılarında mal-mülk tutkusunun bulundu­ğu olduğu hatırlatılarak kocası tarafından kötü muamele gören kadının, ona bazı menfaatler sunarak kendisine karşı iyi davranmasını sağlayabileceğine, böyle bir imkânı değerlendirmenin uygun olduğuna da işaret edilmiştir. Ancak güzel olan, takvaya yakışan bu değildir. Erkek, eşinin kendisine bir menfaat sağlaması veya

haklanndan vazgeçmesi karşılığında ona iyi davranmakla, bu yoldan evliliği sür­dürmeye razı olmakla iyi ve güzel insan (muhsin), takva sahibi kul (muttaki) va­sıflarım kazanamaz. İyi, güzel, takva sahibi insanın yapacağı şey Allah rızâsı için âdil davranmak, kimseye haksızlık etmemek, kimseyi üıcitmemektir. [260]

129. Sûrenin başında (3. âyet), eşler arasında âdil davranamamaktan korkan kimselere bir kadınla yetinmeleri tavsiye edilmişti. Burada ne kadar istense, üze­rine düşülse, gayret edilse de birden fazla eş arasında her yönden âdil davranma­nın mümkün olmadığı açık ve kesin bir ifadeyle dile getirilmiştir. Bu gerçek kar­şısında beklenirdi ki birden fazla kadınla evlenmek yasaklansın. Ancak Allah Te-âlâ zaruretleri, mübrem ihtiyaçları, fevkalâde halleri bildiği İçin bunu yasaklama­dı; kullarının uygulamada zorlanacakları bir yasak hükmü koymak yerine, iki al­ternatifli bir tavsiye ile yetindi: a) Tek hanımla evli olanlar -bir zaruret bulunma­dıkça- bununla yetinmelidirler. Çünkü Allah ilgili âyetlerde adalet ve hakkaniyete vurgu yapmaktadır. Oysa erkekler birden fazla kadınla evlenmeleri halinde hak­sızlıklar olacak ve bundan dolayı günaha girebileceklerdir, b) 3. âyetin tefsirinde açıklanan zaruretler neticesinde birden fazla kadınla evli bulunan erkekler ise gö­nül ilişkisi, sevgi ve bağlılık gibi insanın elinde olmayan durum ve farklılıklar dı-şrnda, maddî konularda objektif, ölçülebilir hak ve menfaatlerde kadınlarına eşit davranacak, biriyle evlilik hayatını fiilen yaşarken diğerini askıda (yalnız bırakıl­mış, ilgi ve ilişkiden dışlanmış, ihtiyaç içinde veya maddî bakımdan diğerlerinden aşağı durumda) bırakmayacaklardır. [261]

130. Bütün çabalara rağmen evlilik hayatını sürdürmek mümkün olmuyorsa sırf ekonomik zaruretler sebebiyle, aç ve açık kalma korkusuyla buna katlanmak gerekmez. İslâm’da kadının çalışması, para kazanması, mal-mülk sahibi olması yasaklanmış değildir. Ancak bundan maksat kadını, basit sebeplerle aile hukuku­nu, huzur ve mutluluğunu ihlâle sevkeden, aile hayatını bozmaya yönelten bir “ekonomik Özgürlük” de değildir. Kadın tıpkı erkek gibi Allah’a kulluğunu bu alanda da ispat etmek için kazanır, servet sahibi olur. Çalışamayan, kazanamayan veya bunu tercih etmemiş bulunan kadınlara gelince, bunların sırf aç ve açık kal­ma korkusuyla istemedikleri, mutlu olmadıkları, haksız ve kötü muameleye uğra­dıkları bir evliliği sürdürme mecburiyetleri yoktur. Âyet topluma görev yüklemek­te, böyle kadınların geçimini sağlayacak yakınları yoksa toplumu yükümlü ve so­rumlu kılmaktadır. Çünkü Allah, darlığı genişleten lütfunu, esirgemeden dağıttığı rızkını; kendisine itaat eden, malî ibadet vazifelerini yapan kullan aracılığı ve on­ların eliyle muhtaçlara ulaştırmakta, onları darlıktan bolluğa çıkarmaktadır. [262]

Meali

131. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Sizden önce kendilerine ki­tap verilenlere ve size kesinlikle “İtaatsizlikten sakının” diye emretmiştik. Eğer inkâra saparsanız biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Al­lah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O her türlü övgüye lâyıktır. 132. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Güvenmek için Allah yeter. 133.0 isterse -ey insanlar!- sizi toptan yok eder ve yerinize başkalarını getirir. Allah’ın gücü kesinlikle buna yeter. 134. Dünya mükafatını isteyenler bilsinler ki Allah nez-dinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. [263]

Tefsiri

131-133. Önceki âyetlerde adalet, sulh, İyilik ve takva emredilmiş, istenme­sine ve çaba gösterilmesine rağmen aile hayatına devam edilememesi durumunda ayrılmanın da bir çözüm olacağına işaret edilmiş, aç ve açık kalma korkusuyla zul­me boyun eğmek, İstenmeyen bir evliliğe katlanmak gerekmediği vurgulanmıştı. Hemen arkadan Allah’ın bu emir, tavsiye ve açıklamalarıyla ilgili bulunan sıfatla­rı zikredilmek suretiyle onlar teyit edilmiş, bu isteklerin ve açıklamaların nasıl bir makamdan geldiğinin düşünülmesi istenmiştir.

Allah’ın “göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi ve mâliki olduğunun” üç kere tekrarlanması kendisinin bu Özelliğini ve sıfatım güçlü ve teyitli olarak ifa­de etmekten ziyade üç ayrı hükmü ve mânayı teyit etmek İçindir. Önce boşanma halinde Allah’ın taraflara imkânlar bahşedeceği bildirilmiş, arkasından Allah’ın her şeyin mâliki olduğu gerçeği hatırlatılmıştır. Sonra insanların Allah’tan kork­maları ve inkâra sapmamaları istenmiş, bu isteğin Allah’ın İhtiyacından değil, kullamı ihtiyacından kaynaklandığına işaret edilmek üzere O’nun her şeye mâlik ol­duğu tekrar ifade edilmiştir. Daha sonra bu ezelî-ebedî gerçek bir daha zikredil­miş, itaatsizlik halinde bütün insanları yok edip yerine başkalarını getirmeye de kadir bulunan Allah’ın bunu yapmamasının aczinden değil, hikmetinden kaynak­landığı bilinsin istenmiştir. [264]

134. İslâm dini kendi mensuplarından dünya menfaatini, ziynetini, güzellik­lerini terketmeyi istememiştir, ancak bunların hayatın amacı kılınmasını, ebedî ha­yatın ve mutluluğun unutulmasını da büyük bir bahtsızlık saymış; böyle bir terci­hi, değerlinin, değersiz karşılığında satılması olarak tasvir etmiştir. Âyet iki muh­temel yanlışı düzeltmeye yöneliktir: a) Bütün amaçları dünya menfaatinden, dün­ya hayatını maddî zevkleri bakımından dolu dolu yaşamaktan ibaret olanlara âhİ-ret saadetini hatırlatmış, ona karşı hazırlıklarının ne olduğunu sormuştur, b) Ahi-ret menfaatini, mutluluğunu isteyenlerin dünyadan bir şey istememeleri gerektiği­ni zannedenlere, bunlar arasında bir çelişme bulunmadığını, âhireti isteyenlerin, dengeyi bozmadan dünyayı da istemelerinin sakıncalı olmadığını hatırlatmıştır. [265]

Meali

135. Ey iman edenler! Kendinize veya ana-babanıza ve akrabanıza kar­şı da olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. Zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerini­ze düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki, Allah yaptığınız her şeyden ha­berdardır. [266]

Tefsiri

135. İnsan topluluklarının korunmaya, düzene ve adalete ihtiyaçları vardır; devlet de bu ihtiyaçlardan doğmuştur. Adaletin gerçekleşmesinde bağlayıcı hukuk kuralları kadar onları uygulayan yönetici ve hâkimlerle hakkın veya suçun ispatı için gerekli bulunan şahitler önemli rol oynamaktadırlar. Adalet görevlilerinin doğruluktan sapmalarına sebep olan âmilleri iki gruba ayırmak mümkündür: Mad­dî menfaat, manevî eğilim ve değerler. Âyetin “Kendinize veya ana-babanıza ve akrabanıza karşı da olsa” kısmı birinci âmiller grubuna, “zengin olsunlar, yoksul olsunlar” kısmı ise ikinci gruba işaret etmekte, bunları bir genel anlatım üslûbu içinde ihtiva etmektedir. Hâkim ve şahitler elde edecekleri veya elden kaçırmak is­temedikleri şahsî menfaatleri veya yakınlarının menfaatleri sebebiyle adaletten sa-pabitmektedirler. Ayrıca davacı ve davalının sosyal, ekonomik ve siyasî durumu da şahit ve hâkimleri etkileyebilmektedir. Meselâ bir maddî menfaati dava eden kimsenin yoksul, davalının ise zengin olması durumunda, hak zenginin olduğu halde yoksul lehine şahitlik edildiği veya hüküm verildiği görülmektedir. Halbuki zengin de yoksul da Allah’ın kullandır, onları içinde bulundukları duruma göre değerlendirecek, haklarında hayırlı olanı lütfedecek, sorumluluklarını belirleyecek ve hikmetinin bir sonucu olarak dilediğinde özel lütuflarda bulunacak olan da Al­lah’tır. İnsanların O’nun yerine geçmeye, adaleti saptırma pahasına bazı kimsele­ri kayırmaya haklan yoktur. Bu sebeplerle gerek hâkimlerin ve gerekse şahitlerin haksız tarafa meyletmeleri veya hakkın ortaya çıkmasını, adaletin gerçekleşmesi­ni engellemek İçin hükümden ve şahitlikten geri durmaları, mahkemeyi oyalayan davranışlar içine girmeleri de yalancı şahitlik ve hukuka aykırı hüküm kadar ada­lete aykırı bulunduğundan âyet bunları da yasaklamış, bazı şeyleri halktan gizle­mek mümkün olsa bile Allah’tan gizlemenin imkânsız olduğunu vurgulamışın”.

Âyetten açıkça anlaşılan hüküm yakın akrabanın birbiri lehine ve aleyhine yapacakları şahitliklerin muteber ve geçerli olduğudur. Kurtubî’nin verdiği bilgi­ye göre (V, 411), İslâm’ın İlk nesillerinde Allah korkusu hâkim ve güzel ahlâk yaygın bulunduğundan -bu âyete de dayanarak- yakınların birbirleri İçin şahitlik­leri kabul ediliyordu, bu konuda hiçbir kimseden peşinen şüphe edilmiyordu. İs­lâm topluluğu sosyal ve kültürel değişmeler geçirdikçe yakınların birbirleri hak­kında yapacakları şahitliklerin geçerliği tartışılmaya başlandı, “yakınlığın ve men­faatin saptırma ihtimali güçlü bulunduğu durumlarda” birçok müetehide göre şa­hitlik geçerli sayılmadı. [267]

Meali

136. Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Allah’ı, meleklerini, kitapla­rını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır. 137. İman edip sonra inkâr edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr eden­leri, sonra da inkârlarını arttıranları Allah ne bağışlayacak ne de onları yo­lun doğrusuna iletecektir. [268]

Tefsiri

136. “Ey iman edenler!… iman edin” cümlesi, ilk bakışta İman edenleri yeni­den iman etmeye çağırmaktadır. Burada bir çelişki bulunmadığını göstermek için tefsirciler tarafından “Maksat dışa karşı inanmış gibi görünen münafıklardır, ikin­ci iman çağrısı, imana devam çağrısıdır, inananlar kâmil mânada imana çağırıl-maktadır” gibi çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Biz âyeti şöyle anlıyoruz: Hak, bâ­tıl bütün dinlerde bir inanç şekli ve konusu vardır. Dinsizlik ve tanrıtanımazlık da bir çeşit İnançtır. İnancın şeklini ve konusunu doğru olarak belirleyebilmek için -akla aykırı- olmamakla beraber aklı aşan bir bilgi kaynağına ihtiyaç bulunduğu da ortadadır. Bu bilgi kaynağı (Allah’tan gelen vahiy) muteber bir imanın nitelik ve niceliğini açıklamakta; İnanmak isteyen, imana meyleden, kendisine ait bilgilen­me ve bir kanaate ulaşma kapasitesini kullandıktan sonra imana karar veren kim­selerin, bu mânada iman edenlerin nelere, nasıl inanmaları gerektiğini bildirmek­tedir, bu anlamda “iman edin” demektedir. Âyete göre Kur’ân-ı Kerîm geldikten sonra yeryüzünde yaşayan ve iman etmek isteyen kimseler Allah’a, meleklere, Kur’ân-ı Kerîm’e ve ondan önce gönderilen kitaplara (halen geldikleri gibi korunmamış olsalar bile daha önce de kitapların indirilmiş bulunduğuna), son peygam­ber Muhammed Mustafa’ya ve ondan önce gönderilen peygamberlere ve âhiret gününe iman etmek durumundadırlar. Bunlardan birine bile inanmayan kimselerin imanı muteber değildir, bunlardan birini bile inkâr eden kimseler “doğru, hak, ge­çerli, kurtarıcı” imana kavuşamamış, hak dinden sapmış sayılırlar. [269]

137. İslâm tarihinin ilk döneminde iman ile inkâr arasında gidip gelenler, bu­nu kötü maksatla yapanlar veya iman henüz yeterince kafalarına ve gönüllerine yerleşmemiş bulunduğu için böyle hareket edenler olduğu gibi tarihin başka devir­lerinde de benzeri durumlara rastlanmıştır. Önemli ve muteber olan son durumdur; insanlar sonunda imana karar verir, bunda sebat ederlerse kurtulurlar, daha önce­ki inkârları da bağışlanır. Çünkü “İman, kendisinden önceki sayfayı siler, inanç bakımından sabıka kaydını ortadan kaldırır”[270] Sonu inkâr olan ve bu halde ölenler (inkârlarını arttıranlar) bağışlanmazlar, İnkarcıların doğru yolda oldukları da iddia edilemez. İnkâr ile -iman bakı­mından- doğru yolda olmak çelişkilidir, ikisi bir arada bulunamaz. [271]

Meali

138. Münafıklara haber ver ki, onlar için acı bir azap vardır! 139. Mü­minleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir. 140,0 size kitapta şunu indir­miştir: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlann alaya alındığını işit­tiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturma-vın: aksi takdirde süDhesiz sîz de onlar gibi olursunuz. Allah elbette münafıkların ve kâfirlerin tamamını cehennemde bir araya getirecektir. 141. Sizi gö­zetleyip duranlar; eğer size Allah’tan bir zafer nasip olursa onlar, “Sizinle be-reber değil miydik?” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı?” derler. Artık kıyamet gününde Al­lah aranızda hükmedecek ve kâfirlere müminler aleyhinde asla yol vermeye­cektir. 142. Münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah on­ların oyunlarım kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra ge­tirirler. 143. Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara! Allah’ın şa­şırttığı kimseye asla bir yol bulamazsın. 144. Ey iman edenler! Müminleri bı­rakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah’a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? 145. Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt kanlıdadırlar; artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. 146. Ancak tövbe edip hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı bağlanıp dinlerini yalnızca O’na özgü kılanlar başkadır. İşte bunlar müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük bir mükâfat verecektir. 147. Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Al­lah size neden azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir. [272]

Tefsiri

138-139. Daha önce iman ve küfür kavranılan üzerinde durulmuş, muteber bir imanın şartlan açıklanmıştı. Buradaki on âyette İse açık ve gizli kâfirlere kar­şı Allah’ın muamelesiyle müminlerin karşılıklı ilişkilerde uyacakları ilkeler ve ku­rallar ortaya konmaktadır.

Münafığın “ikiyüzlü, inananlann arasında onlardan gözüken kimse” mânası­na geldiği bilinmektedir. Âyette münafıkların acı akıbeti haber verildikten sonra iki özelliklerinden daha söz ediliyor: Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmek, güçlü ve şerefli olabilmek için onların himayesine sığınmak, beraberliklerini ter­cih etmek. Bu ikî niteliğin özellikle zikredilmesinde müminler için bir işaret sezin­lememek mümkün değildir. Müminlerin asıl güvenecekleri, dayanacakları, kader birliği yapacaklan kimseler iman kardeşleridir. Başka din ve ideoloji mensupları-na bu ölçüde güvenmek doğru değildir. Eşyanın tabiatına göre onlara bel bağla­mak risklidir. Bunun da ötesinde “mümini bıraktp kâfiri dost ve veli edinen” kim­senin imanında, müminlerle ilişkilerinde bir arıza bulunması, imanının nifaka ya­kın olması ihtimali vardır. Aynı şekilde güçlü ve saygın olmak için müminleri bı­rakıp kâfirlere sarılan, onlann himayelerine sığınan kimselerde de aşağılık duygu­su, özgüven eksikliği ve iman zayıflığı bulunması ihtimali kuvvetlidir. Mutlak güç ve üstünlük Allah’a aittir. Başka hiçbir kimse Allah’a dayanan ve güvenen mümin kadar güçlü ve şerefli olamaz. Müminler de Allah’a güvendikleri, O’na sığındık­ları, şerefi ve saygınlığı O’na kul olmakta aradıkları ve buldukları İçin manevî ba­kımdan güçlü ve şereflidirler. Maddî bakımdan da güçlü olmamaları için bir sebep yoktur. Buna rağmen onları bırakıp kâfirlerle beraber olmakta şeref ve güç arayan­ların imanlarında zaaf, kendilerinde münafıklıktan bir iz bulunduğu anlaşılmakta­dır. [273]

140. İslâm’ı kabul etmemiş bulunan kimselerin bir kısmı bunu açıkça İfade ederken diğer kısmı -menfaatleri böyle gerektirdiği İçin- durumlarını gizler, mü­minlerin arasında yaşar, sinsice onlara maddî ve manevî zarar vermeye çalışırlar. Kâfirlerin müminlere verdikleri zararlardan biri de dini inkâr etmek, aleyhinde ko­nuşmak, dinin kurallarını ve dindarları alaya almaktır. Bu inkâr, hakaret ve alay, açık veya kapalı bir şekilde devam ettiği sürece müminlerin vazifesi sükût etme­mek, buna rızâ göstermemek, evrensel mânada ahlâkî olmayan bu davranışı engel­lemektir. Eğer müminlerin gücü böyle bir tepki göstermeye yetmiyorsa bulundu­ğu meclisi ve beraberliği terketme vazifesi vardır. Dinin inkâr edildiği, aleyhinde bulunulduğu ve alaya alındığı yerde -bunu engellemeye gücü yetmeyen mümin-oturmayacak, bunları yapanlarla beraberliğini sürdürmeyecek, o yeri ve o kimse­leri terkedecek, onlardan uzaklaşacaktır. Çünkü beraberliğin devamında üç önem­li zarar vardır: a) Bunu yapanların cüret ve cesaretlerinin artması, b) Böyle bir davranış karşısında tepkisiz kalan müminlerin giderek buna alışmaları, hatta etki­lenmeleri; kutsal değerlerine yönelik hassasiyetlerinin zaafa uğraması, c) Güçleri­nin yettiği ölçüde tepki göstermedikleri, bu mânada olup bitene razı oldukları için günahkâr olmaları. Nitekim âyette geçen “Aksi takdirde şüphesiz siz de onlar gi­bi olursunuz” şeklindeki ağır suçlama ve uyan bir yandan müminlerin bu zararlı sonuçtan kurtulmalarını hedeflerken diğer yandan zahirde olanı tasvir etmektedir. Çünkü bir mecliste dine hakaret edildiği, mukaddeslerle alay edildiği halde hiçbir kimse tepki göstermiyorsa “orada olanların tamamının kâfir olduğuna” hükmedi­lebilir, yani burada hiçbir müminin bulunmadığı zannı hâsıl olabilir. [274]

141. Münafıklar iki tarafı da idare ettikleri için daima zarardan ve kayıptan uzak kalma, menfaati ve kazancı yakalama arzusu, tertibi ve taktiği üzerinde olur­lar. Ancak çekirgenin nihayet üç kere sıçrayıp sonunda yakalandığını ifade eden özdeyişte belirtildiği gibi ya bir gün yakayı ele verirler ya da sonunda kazanan mü­minler olur.

Gizli veya açık kâfirler karşısında müminlerin, zaman zaman mağlûbiyete uğradıkları, onlardan zarar gördükleri de bir vakıadır. Bu vakıa karşısında “Al­lah’ın, müminler aleyhine kâfirlere yol vermeyeceği” ifadesinin nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde düşünülmüştür:

a) Bu, kıyamet gününde olacak, müminlerin mutlak üstünlükleri, gerçek zaferleri orada ortaya çıkacaktır.

b) Kâfirler inanç konusunda müminlerin delillerini çürütüp kendi inançlarım ispat edemeyeceklerdir.

Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’nİn isabetli tenkidine göre bu iki anlayış da zayıf gö­rünmektedir. Çünkü bir önceki cümle dünyada zaferin de yenilginin de olabilece­ğini, nihaî hükmün âhirete bırakıldığını ifade etmektedir; burada tekrarın bir fay­dası yoktur. İnanç konusunda ise kâfirlerin zaten ispat edici delilleri olamaz; ol­ması mümkün olmayan için “Allah yol vermeyecek…” demek anlamlı değildir.

c) Kâfirlerin üstün gelmelerinin, İslâm diyarını ve müslümanları hükümleri altına almalarının hukuk yönünden meşru bir sonucu yoktur; Allah onlara böyle bir hak tanımamaktadır. Fıkıhçılar bu mânadan yola çıkarak gayri mûsikilerin, el­lerinde bulunan müslüman kölelerin bu statülerinin hukuki mahiyetini ve hükmü­nü tartışmışlardır.

d) Bazan yenilgiye uğrasalar, istilâ altında kalsalar bile Allah, müminlerin devletini sona erdirme ve izlerini silme fırsatını kâfirlere vermeyecektir.

e) Bu ilâhî vaad, müminlerin bölünüp aralarında savaşmamaları, ahlâkî eği­tim ve kontrol (emir bİ’1-ma’rûf nehiy ani’l-münker) vazifelerini ihmal etmemele­ri ve günah girdabına gömülmemeleri şartına bağlıdır; “Başınıza gelen her musi­bet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir” mealindeki âyet[275] de bu mâ­nayı desteklemektedir [276]

İbn Âşûr, burada müminlerden maksadın, Hz. Peygamber zamanındaki mü­minler yani İslâm’ın ilk nesli olması, Allah Teâlâ’nın bu vaadi, onlar için vermiş bulunması ihtimalinden de söz etmiştir (V, 238).

Son üç maddede ifade edilen anlayış bize göre de isabetlidir. Müslim’in riva­yet ettiği şu hadis, son iki maddede anlaşılan mânanın açıklaması gibidir: Hz. Pey­gamber buyuruyor ki: “Allah bana doğusuyla batısıyla bütün dünyayı toplu olarak gösterdi. Doğularını ve batılarını, ondan bana gösterilen yerlere ümmetimin sahip ve hâkim olacağım gördüm ve bana kırmızısıyla beyazıyla iki hazine de verildi (bu iki hazine altın ve gümüş, Roma ve İran, Suriye ve Irak… şekillerinde yorumlan­mıştır). Rabbimden ümmetimle ilgili olarak ‘onları genel bir kıtlık ve yoklukla he­lak etmemesini, kendilerinden başka bir düşmanı üzerlerine salıp köklerini kazı­mamalarını ve istiklâllerine son vermemelerini’ istedim. Rabbim de şöyle buyur­du: ‘Ey Muhammedi Ben bir hüküm verdiğimde bu geri çevirilemez. Ben sana ümmetinle ilgili olarak onları bir genel kıtlıkla yok etmemeyi, kendileri bölünüp bir grubu diğerini öldürmedİkçe ve esir almadıkça dünya üzerlerine gelse -kendi­lerinden başka- onların varlıklarına ve istiklâllerine son verecek bir düşmanı onla­ra musallat kılmayacağımı vaad ediyorum” [277]

142-143. Münafıkların daha yakından tanıtıldığı bu iki âyette şu özellikleri­nin altı çizilmektedir:

a) Münafıklar Allah’ın sevgili kullan olan müminler için ha­zırladıkları tuzaklar, uyguladıkları taktikler, onları içten çökertmek için aldıkları tedbirler-yoluyla başarıya ulaşacaklarım umarken bütün bunların Allah Teâlâ’nın bilgisi altında cereyan ettiğini, O’nun her şeyi görüp işittiğini unutuyorlar ve böy­lece gülünç duruma düşüyorlar. Gizli kamera ile rezaletleri filme alınıp sonra ilgi­lilere gösterilince, yaptıkları ortaya çıkınca gülünç, mahcup ve perişan olanlar mi­sali münafıklar da yaptıklarını Allah’ın müminlere bildirmesi sebebiyle rezil ve rüsvay olmaktadırlar.

b) Kendilerini müslüman göstermek durumunda olan münafıklar cemaatle namaza iştirak etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bu ise onların zoruna gitti­ğinden, kendilerine ağır geldiğinden İsteksiz davranmaktadırlar. Maksatları yal­nızca gösterişten, kendilerini müslüman göstermekten ibaret olduğu için namaza sadece şekil yönünden katılmaktadırlar. Allah’ı anmaları ve hatırlamaları da bu çerçevede (evlerinde namaz kılmadıkları, namazda ancak duyulacak yerlerde zik­re katıldıkları için) az olmaktadır.

c) Münafıkların hayatı, iç ve dış dünyaları tem bir istikrarsızlık tablosudur. Devamlı bir huzursuzluk, dikkat, açık vermeme korkusu, iki tarafı memnun etme arzusu içinde yaşamakta, ömürlerini böyle tüketmektedirler. İnanmadıkları için müminlerle tam bir İş birliği içinde olmadıkları gibi gizli kâfirlikleri anlaşılmasın diye kâfirlerle de tam bir iş birliği ve dayanışma yapma İmkânını bulamamaktadır­lar.

d) Kendİ iradeleriyle bu yolu seçen kimseleri Allah zorla imana sevketmez. Kendileri istemeyince -Allah da cebren imana getirmediğinden- kimsenin onları hidayete kavuşturması mümkün olmamaktadır.

e) 145. âyette geleceği üzere münafıkların cehennemdeki yerleri, açıkça in­kâr yolunu seçenlerin yerlerinden daha aşağılayıcı ve daha ziyade acı ve ıstırap ve­rici bir kattır. Kur’an’a göre bütün kâfirler azap çekeceklerdir, ancak bunlardan üç grubun azabı diğerlerinden daha şiddetli olacaktır: 1. Hz. îsâ’dan, gökten sofra in­dirme mucizesini talep edenler örneğinde olduğu gibi mucizeyi gördükten ve hak dinin delilleri apaçık ortaya çıktıktan sonra inkârda ısrar edenler [278] 2.Firavun örneğinde görüldüğü gibi zayıflara din ve inançları yüzünden baskı ya­panlar ve küfre önderlik edenler [279] 3, Münafıklar. [280]

144. Çeşitli vesilelerle tekrar edilen “müminleri bırakıp kâfirleri veli edinme­me, müminleri ihmal ederek kâfirleri dost tutmama” talimatı, müminlerle gayri müslimler arasındaki bütün iyi ilişkileri yasaklayan bir hüküm olarak anlaşılma­malıdır. “Müminleri bırakıp” kaydında ısrar edilmesi bu kaydın önemli olduğunu göstermektedir. Müminleri bırakmamak, onları birinci planda dost, veli, taraf say­mak şartıyla gayri müslimler ile de, taraflar ve bütün insanlık için hayırlı olacak, faydalar sağlayacak, kötülükleri önleyecek ilişkiler kurmak, anlaşmalar yapmak ve dayanışmalarda bulunmak yasak değildir, hatta teşvik edilmiştir[281] Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onlarla düşüp kalkanlar, dinleri ve dindaşları aleyhine de olsa kâfir dostlarının yapıp ettiklerine ses çıkaramayanlar, kâfirlerin kendilerine hâkim olmasına itiraz etmeyenler; bütün bunları -ki hepsi “velayet, veli edinme” kavramına dahildir- mecbur olmadıkları halde yapanlar, kâ­firlere dünyada ve âhirette verilecek cezaya katılmaya lâyık ve müstehak olurlar. Allah vereceği cezaya -âdeti gereği- bu yapılanları gerekçe gösterir. [282]

146. İnsanların şuuru yerinde bulunduğu müddetçe tövbe kapısı açıktır. İşle­nen günah büyük de olsa, sapılan inkâr ve küfür şirk ve nifak da olsa tövbe kapısı açıktır. Münafıklar durumlarını düzeltir, gücü ve şerefi Allah’ta ve onun hak dini* ne girmekte, müminlerle beraber olmakta arar, dinlerini gösteriş için değil, Allah’a olan iman, sevgi, saygı ve bağlılıklarından dolayı yaşarlarsa müminlerle eşit hale gelirler. Unutmamak gerekir ki Allah müminlere, hayallerin eremediği büyüklük ve çekicilikte nimetler hazırlamıştır. [283]

147. Allah kullarına lütufta bulunmakla büyümez, ceza vermekle de küçülmez. O, mutlak büyüktür, mutlak kâmildir. O’nun vahiy yoluyla bildirdiği sıfatla­rı ve fiilerine genel bir bakış yapıldığında rahmetinin gazabına galip olduğu, kul­larını sevdiği, onlardan iman, ibadet ve güzel davranışlar beklediği, bunlardan hoş­nut olduğu, dünyayı imtihan için yarattığından iyilerin mükâfatı, kötülerin ise ce­zayı hak etmelerinin hikmet gereği bulunduğu, hak edilenin üstündeki lütfü için sı­nır bulunmamakla beraber azabının, kulların günahlarına ve suçlarına uygun ve bunlarla sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu ilke çerçevesinde iman eden ve verilen imkânları yerinde kullanan, buna ek olarak diliyle de nimetin sahibini zikredip O’na şükranlarını sunan kula rabbi niçin azap etsin? İman yerine küfre, ibadet ve iyilik yerine kötülüğe sapan kimseler, bunların karşılıklarını gördüklerinde kusuru Allah’ta değil, kendilerinde arasınlar! [284]

Meali

148, Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğra­yan başka. Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. 149. Bir iyiliği açıklar ve­ya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedicidir; O her şeye kadirdir. [285]

Tefsiri

148. Yaşlandığı İçin evinde namaz kılmak ve yakınlarına da kıldırmak iste­yen birisi Hz. Peygamber’i, bir kere olsun evinde namaz kılması için ve onun kıl­dığı yeri, evin namazgahı (mescid) haline getirmek maksadıyla davet etmişti. Ka­bul buyurdular, namazı kıldıktan sonra ev sahibi ikramda bulundu. Oradakilerden birisi, komşulardan Mâlik b. Duhşüm isimli kişiyi sordu, bir diğeri de “O müna­fıktır, Allah’ı ve Resulü’nü sevmez” dedi, Hz. Peygamber, “Böyle söyleme, gör­müyor musun ki o, yönünü Allah’a çevirerek (samimi olarak) lâ ilahe illallah diyor” buyurdu. Adam, “Allah ve Resulü daha iyi bilir. Biz onun yönünü münafık­lara çevirdiği, onlarla samimiyet kurduğu kanaatinde olduğumuz için böyle söyle­dik” deyince de “Allah rızâsını dileyerek, samimi olarak ‘lâ İlahe illallah’ diyen kimseye Allah cehennemi haram kılmıştır (ontı cehenneme sokmaz)” buyurdu [286] İbn Âşûr gibi, bu olayla âyet arasında, haklı olarak ilgi kuranlar olmuştur. Bir kimse hakkında başkalarına kötü, o kişinin aley­hinde, incitici bir söz söylemek kaide olarak caiz değildir. Âyete göre bunun istis­nası haksızlığa uğrayan kimsedir; böyle bir kimse uğradığı haksızlığı, kendisine yapılan kötülüğü açıklamak, İlgililere duyurmak mecburiyetindedir. Aslında bu da “vuran, kıran, çalan, çarpan, yalan söyleyen, sözünde durmayan…” bir kimse hak­kında kötü söz söylemektir. Ancak bundan zarar gören kimse için bunları açıkça söylemek, başkalarına duyurmak caiz görülmüş, Allah tarafından izin verilmiştir. Bir kimseye karşı haksızlık yapan ve zarar veren kimsenin yaptığı kötülüğü açık­lamak caiz olunca, zulmü ve kötülüğü, bireyi aşarak bir gruba veya topluma zarar veren kimsenin durumunu açıklamak elbette caiz olacaktır. Açıklamanın ötesinde beddua etmenin de caiz olduğu ifade edilmiştir. Daha İleri giderek gıybet, iftira, küfür derecelerine varan aleyhte konuşma ise caiz görülmemiştir. [287]

149. Kişilere kendilerini koruma, bunun için kötülük yapandan, hakka tecavüz edenden şikâyetçi olma, onun durumunu başkalarına açıklama imkânı veril­mekle beraber, bu hukuka uygun davranıştan önce ahlâk ve fazilete daha uygun bulunan bir başka davranış tavsiye edilmektedir: 1. Taraflar için daha hayırlı ola­caksa kötülüğü bağışlamak, üstünü örtmek, onu başkalarının duymasına imkân vermemek. 2. Duruma göre iyiliği açıklamak veya gizlemek. [288]

Meali

150-151. Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah ile peygamber­lerini birbirinden ayırmak isteyenler, “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu, iş­te gerçek kâfirler bunlardır ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazirlamışızdır. 152. Allah’a ve peygamberlerine îman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırma) anlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarım verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir. [289]

Tefsiri

150-151. İlâhî dinlerin tamamı Allah’ın vahiy yoluyla peygamberlerine ge­rekli bilgiyi göndermesi, onların da ümmetlerine bunları iletmeleri, uygulamada örneklik etmeleri suretiyle oluşmuştur. Vahiy tek kaynaktan geldiği için bu dinler arasında çelişki bulunması mümkün değildir; farklılıklar ise dinin, dünya hayatını düzenleyen kurallarının, medenî ve zihnî seviyeye uymak durumunda olmasından kaynaklanmıştır. Bu dinlerin her biri, daha önce gelmiş ve peygamberine bildiril­miş bulunan dinleri onaylar, onların da hak dinler olduklarını kabul ederler. Bu cümleden olarak müslümanlar, Hz. Âdem’den Resûl-i Ekrem’e kadar gelmiş geç­miş bütün peygamberlere ve onların getirdikleri kitaplara inanırlar. Hıristiyanların ve yahudilerin de -vahye dayalı, İlâhî dinlerin mensupları oldukları için- böyle davranmaları gerekirken yahudiler Hz. îsâ’yı ve Hz. Muhammed’i, hıristiyanlar da Hz. Muhammed’i inkâr etmişler, bunların peygamber olduklarına ve getirdikleri kitapların da Allah’tan geldiğine inanmamışlardır. 150. âyetin tamamı, hak dinle­rin ve peygamberlerin bir kısmına inanmayanlara yönelik kabul edilirse mâna şudur: Allah’ın gönderdiği peygamberlerin bir kısmına inanırken diğer kısmını inkâr edenler, iman bakımından O’nunla peygamberlerini ayırmaktadırlar. Çünkü kâmil bir iman hem Allah’a hem de O’nun bütün peygamberlerine inanmakla gerçekle­şir. Allah’ın bazı peygamberlerine ve bu arada son peygambere inanmayanlar -el­lerindeki kitapları bozulduğu ve peygamberleri de vefat etmiş bulunduğu İçin-doğru bir Allah inancına da sahip olamazlar. Şu halde bunlar, son peygamber in­kâr etmekle Allah’a iman bakımından da inkâra sapmış, dinli olmakla kâfir olmak arasında bir yol tutmuşlardır. Bir şeye din diye inandıkları için imanlıdırlar, iman­ları içerik bakımından düzgün ve tam olmadığı için kâfirdirler.

Bazı tefsircüerin yaptıkları gibi âyetin dört parçasının dört ayn inanç grubu­nu tanımladığı kabul edilirse mâna şöyle olur: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler” müşrikler, ateistler ve benzerleridir; “Allah ile peygamberlerini birbirin­den ayıranlar”, Allah’a inanan ama peygamberleri inkâr edenlerdir; ” bir kısmına inanırken bir kısmını inkâr edenler” yahudiler, hıristiyanlar ve benzerleridir; “bun­lar arasında bir yol tutanlar” ise münafıklardır. Bunların tamamı inkarcıdırlar, kâ­firdirler, Allah Teâlâ’nın murat ettiği, hoşnut olduğu bir dinden, bir inanç düzenin­den uzaklaşmışlardır. Muteber, geçerli, kurtarıcı iman, İslâm’ın âmentüsünde ifa­desini bulmuş olan İmandır, 152. âyette özetlenen inançtır[290]

Meali

153. Ehli kitap senden, gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Onlar bundan daha büyüğünü Musa’dan istemişler, “Bize Allah’ı apaçık göster” demişlerdi de bu haksız davranıştan yüzünden onları hemen yıldırım çarp­mıştı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tam) edin­diler; biz bunu da affettik. Ve Musa’ya apaçık bir delil verdik. 154. Ant içme­leri sebebiyle (sözleşmeyi desteklemek ve önemine dikkat çekmek için) dağı baş­larına diktik ve onlara ” Baş eğerek kapıdan girin” dedik; onlara, “Cumar­tesi günü sımrı aşmayın” dedik; kendilerinden sağlam söz aldık. 155. Sözle­rinden dönmeleri, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamber­leri öldürmeleri ve “Kalplerimiz kılıflanmıştır” demeleri sebebiyle… Dahası inkârları sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur. Pek azı müs­tesna artık iman etmezler. 156. Bir de inkâr etmelerinden ve Meryem’e bü­yük bir iftira atmalarından; 157. “Allah elçisi Meryem Oğlu îsâ Mesîh’i öl­dürdük” demeleri yüzünden… Halbuki onu ne öldürdüler ne de çarmıha ger­diler; (başkası ona benzer kılındığı için) şüphe içine düşürüldüler. Onun hak­kında ihtilâfa düşenler bu konuda tam bir kararsızlık içindedirler. Bu husus­ta zanna uyma dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu Öldürme­mişlerdir. 158. Bilâkis Allah onu kendine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. 159. Ehl-î kitap’tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyamet gününde onlara şahit olacaktır. 160-161. Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri, kendi­lerine yasaklandığı halde faizi almaları ve haksızlıkla insanların mallarını ye­meleri yüzünden önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıl­dık ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık. [291]

Tefsiri

153-154. Peygamberleri inkâr edenler, onları yalancılıkla suçlayanlar mûcİ-ze istediklerinde genellikle bundan maksatları o mucizeyi görüp imana gelmek değildir; asıl gayeleri peygamberleri güç duruma düşürmek, mucize gösterememele-ri halinde yalancı olduklarını ortaya çıkarmaktır. Ancak inkarcılara -bekledikleri­nin aksine mucizeler geldiğinde de iman etmek yerine çeşitli bahaneler ileri sür­müşler, mucizeyi sihir olarak değerlendirmişler ve daima bir başkasını, daha bü­yüğünü, daha zorunu istemişlerdir. Hz. Peygamber’e en büyük ve en anlamlı mu­cize olan Kur’ân-ı Kerîm gelip dururken gerek müşriklerin[292] ve gerekse burada İfade edildiği üzere Ehl-i kitabın “ona gökten bir kitap gelmesini” istemeleri bu isteklerinde samimi olmadıklarını, inkâr ve inatları sebe­biyle böyle davrandıklarını göstermektedir.

Allah peygamberini teselli etmek üzere İsrâiloğullan’nm Hz. Musa’ya yap­tıklarını hatırlatmaktadır. Onlar peygamberlerinden -gökten kitap gelmesine nispetle- daha büyük ve imkânsız olan bir şey istemişler, “Allah’ı bize açıkça gös­ter” demişlerdi. İsrâiloğullan’nm bu ve benzeri talepleri, sayısız haksızlıkları, az­gınlık, şımarıklık ve taşkınlıkları sebebiyle Allah, onları yola getirmek için birçok mucize göndermiş, zaman zaman da kendilerini cezalandırmış, yoldan çıkmama­ları için yemin ettirip söz (mîsâk) almış, gerektikçe bunu kendilerine hatırlatmış­tı, ancak onlar yola gelecek ve doğru yolda İlerleyecek yerde azgınlık, taşkınlık ve sapkınlıklarına devam etmişler, altından bir buzağıyı tanrı yerine koymuşlardı. Al­lah bu kadar büyük bir manevî suçu ve günahı da bağışlamış, böylece ıslah olma­ları için peygamberine yetki ve delil vermişti. Hz. Mûsâ, geçmişte yaptıklarını ve Allah’ın onlara büyük lütuflarmı hatırlatarak davet ve eğitme vazifesine devam et­mişti. Şu halde Allah’ın son elçisi de böyle yapmalı, müşriklerin ve Ehl-i kitabın bu saçma sapan istekleri karşısında yılmamalı, vazifesine devam etmeli idi [293]

155-161. Bu yedi âyette İsrâiloğullan’nın, başta kendilerine gönderilen pey­gamberler olmak üzere insanlara yaptıkları çeşitli zulüm ve kötülüklerden örnekler verilmekte, Hz. îsâ’mn çarmıha gerilmesi konusuna ise açıklık getirilmektedir. Âyetlerde “şu sebeplerle…” denilip arada “üzerlerine yıldmm düştüğü”, “kendile­rine birtakım yiyeceklerin haram kılındığı” zikredilmekle beraber başta veya sonda “Bu sebeplerle kendilerine şu ceza verildi” denilmediği için tefsirciler farklı açık­lamalar yapmışlardır: a) Yaptıkları kötülükler sebebiyle kendilerine verilen ceza “yıldmm veya yiyeceklerin haram kılınmasıdır” ve bu ceza arada zikredilmiştir, b) Ceza cümlesi zikredilmemiş, muhatapların -Kur’an’da çeşitli vesilelerle açıklanan-cezaları düşünmeleri ve bu fiillerin karşısına yerleştirmeleri istenmiştir.

Daha önce Bakara sûresinin 83-84. âyetlerinde İsrâiloğulları’ndan alındığı bildirilen sözün muhtevası hakkında bilgi verilmiş, buradan 88. âyete kadar da müslümanlara yaptıkları zulümler, Hz. Muhammed’den Önce kendilerine gönderi­len peygamberleri yalanlamaları ve öldürmeleri, davetlerine karşı direnmeleri ve “Kalplerimiz kılıflıdır” diyerek onları dinlemeyeceklerini abartılı bir şekilde ifade etmeleri gibi konularda önemli açıklamalar yapılmıştı. Al-İ İmrân (3/45 vd.) ve Meryem sûrelerinde (19/16-35) Hz. Meryem’in mucizevî bir şekilde Hz. îsâ’ya hamile oluşu, sonra onu dünyaya getirmesi, İsrâiloğulları’nın ağır iftiraları, yeni doğan bebeğin, Allah’ın İzniyle konuşarak annesini temize çıkarması hususları açıklanmaktadır.

Burada sayılanlar arasında yer alıp açıklanması gereken önemli bir tarihî vak’a Hz. îsâ’ya yönelik, ihanet ve bunun sonucunda meydana gelen olaylardır. Gerçi Âl-i İmrân’da (3/55) Hz. isa’nın “vefat ettirilmesi ve Allah nezdine kaldırıl­ması” konusuna temas edilmiştir. Ancak orada da bu vefatın ve kaldırılmanın na­sıl ve ne zaman olduğu konusunda açıklık yoktur. Burada açık olarak ifade edilen husus ise Hz. îsâ’nın yahudiler tarafından katledilmedîği ve aşağıda açıklanacak olan “satb” olayının da Hz. îsâ üzerinde gerçekleşmediğidir.

Elde bulunan İnciller’de[294]olayın detaylarında önemli farklılıklar bulunmakla beraber- Hz. îsâ’nın akıbeti şöyle anlatılmaktadır: On İki havariden biri olan yahuda İskariyot, başkâhine gidip para karşılığında onu kendilerine teslim edebileceğini söyledi. Yahuda’ya otuz gümüş verdiler, îsâ’nın yerini onlara haber verdi, gelip yakaladı­lar, çarmıha gerdiler, burada ruhunu teslim etti. Tabileri onu alıp bir kabre göm­düler, bilâhare kabre geldiklerinde üzerindeki taşın kaldırılmış, kabrin içinin de boş olduğunu gördüler; îsâ diriltilmiş, kıyam etmişti. Bazı şâkirdlerine göründük­ten ve getirdiği dini yaymalarım onlara vazife olarak verdikten sonra göklere çık­mış ve babasının (Tann’nın) sağına oturmuştu.

Hz. îsâ’nın yaşadığı çağda ve bölgede idamlar çarmıha germek suretiyle ya­pılır, mahkûmlar çarmıhta bir müddet kaldıktan sonra kemikleri ve özellikle de omurga kemikleri kırılıp omuriliği çıkarılarak öldürülürdü. Arapça salb kelimesi hem mahkûmu haça çivilemek, hem de “omurgasını kırıp omuriliğini çıkararak öl­dürmek” mânalarına gelmektedir [295]Di­ğer İnciller’de bulunmamakla beraber Yuhanna’daki şu İfade bu bakımdan ilgi çe­kicidir: “… başını eğip ruhu verdi… Askerler gelip diğer mahkûmların bacaklarını kırdılar; fakat îsâ’ya gelip onun zaten ölmüş olduğunu görünce bacaklarını kırmadılar… Çünkü bu şeyler ‘Onun hiçbir kemiği kırılmayacaktır’ yazısı yerine gelsin diye vâki oldu” (19/30-36).

İnciller’de yazılanlar bu şekilde olmakla beraber hıristiyanlar Hz. isa’nın akı­beti konusunda ikiye ayrılmışlardır: Çoğunluğa ve resmî inanca göre o çarmıha gerilerek öldürülmüş,böylece insanlığın günahını (ilk günah) canıyla ödemiş, son­ra babasının yanma gitmiştir. Barnaba İncili’ne ve bir kısım hıristiyanlara göre ise Hz. îsâ çarmıhta öldürülmemiştir. Birisi ve muhtemelen onu ihbar eden Yahuda, Allah tarafından îsâ’ya benzetilmiş, yahudiler de onu tutup çarmıha gererek öldür­müşlerdir [296]

Bu bilgileri ihtiva eden kaynakların önemlilerinden biri olan Barnaba İncili, Hz. îsâ’nın havarilerinden ve Markos’un amcaoğlu Aziz Barnaba’ya aittir. Bu İn­cil, konsİllerde oluşturulan ve daha çok Pavlus’un etkisinde kalan resmî Hıristi­yanlığa aykırı düştüğü için yasaklanmış, uzun müddet bazı yüksek seviyeli din adamlarının elinde gizli kaldıktan sonra 1738’de Viyana Kütüphanesi’ne konmuş ve böylece ortaya çıkmış, birçok dile tercüme edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’in açık ve kesin İfadesine göre Hz. îsâ bir peygamberdir (4/171), düşmanları tarafından çarmıha gerilerek öldürülmemiştir. Allah Teâlâ peygamberini onlardan korumuş, aralarından çıkarıp himayesine almış, nezdîne yükseltmiştir. 157. âyetin, “(Başkası ona benzer kılındığı için) şüphe İçine düşü-rüldüler” şeklinde çevirilen kısmında geçen teşbih kavramının bir mânası “ben­zetmek, benzer kılmak” bir başka mânası da “şüpheye düşürmek”tir. Bu mânalar­dan birincisine göre İhbarcı Hz. îsâ’ya benzetilmiş ve çarmıha gerilerek katledil­miştir. İkincisine göre Hz. îsâ’yı çarmıha gerip öldürmüş değillerdir; bu konuda zaten kendileri de şüphe ve ihtilâf içindedirler. 157. âyetin sonundaki “Onu kesin olarak öldürmediler” cümlesini de iki şekilde anlamak mümkündür: 1. “Onu öl­dürdüklerini iddia edenler bu konuda kesin bilgiye sahip değildirler; bu mâna, teş­bihin ikinci mânasını teyit etmektedir, 2, “Onu öldüremedikleri kesindir.” Bu mâ­na da teşbihin, “birini diğerine benzetme” anlamını desteklemektedir.

Kur’an’a göre Hz. îsâ’yi çarmıha gererek öldüremedikleri kesin olmakla be­raber akıbetinin ne olduğu konusunda aynı kesinlik yoktur. Taberî ve İbn Kesir gi­bi tefsirlerde uzun uzadıya yer verilen rivayetlere ve müslümanlar arasında yaygın olan inanca göre Hz. îsâ, basıldıkları evin tavanında açılan bir delikten göğe çıka­rılmıştır, maddî olmayan bir semada yeniden geleceği günü beklemektedir. O gün gelince yere inecek, deccâlı öldürecek, bütün dinlerin nihâî bir özeti ve özü olan İslâm’a hizmet edecek, yeryüzünü ahlâkî yönden ıslah eyleyecektir.Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesi böyle bir anlayış

için kesin ve ihtimalsiz bir delil olarak kullanılamaz. Çünkü gerek burada açıkla­nan 158, âyette ve gerekse Âl-i İmrân sûresinin 55. âyetinde Allah Teâlâ, onu “kendine yükselttiğini, kaldırdığını” ifade buyuruyor; burada “sema”dan söz edil­miyor, “Onu semaya kaldırdı” denmiyor; O’na yükselen şeyin ise yaratılmış bir nesne (ruh ve ceset) olması da uygun, hatta mümkün değildir. Allah Teâlâ’mn her şeye kadir olduğunda, peygamberlerine nice mucizeler lütfettiğinde şüphe bulun­mamakla beraber burada “Hz. isa’nın bedeniyle beraber göğe yükseltildiği” ifade­si mevcut değildir. Aksine 158. âyette “kendisine yükseltti, kaldırdı”, Âl-i İm-rân’da İse “Seni vefat ettireceğim ve seni nezdime yükselteceğim” buyurulmuştur. Bu iki âyete bir arada mâna verildiği zaman ortaya çıkacak sonuç, “onun önce ve­fat ettirildiği, sonra Allah’a götürüldüğüdür ve bunun, asırlarca sonra değil, öldür­me teşebbüsü sırasında veya kısa bir müddet sonra vuku bulduğudur.” Bu gerçek­ler bilgiyi -bütün diğer peygamberlerin aldığı- tek kaynaktan, vahiy yoluyla Al­lah’tan alan son peygamberin gelmesiyle ortaya çıkmış ve insanlığa ilân edilmiş­tir. Nitekim Hz. îsâ da bugün elde bulunan tnciller’de yer alan şu cümleleriyle bu­na işaret etmiştir: “… benim gitmem sizin için hayırlıdır; çünkü gitmezsem tesel-lici size gelmez… Size söyleyecek daha çok şeylerim var, fakat şimdi dayanamaz­sınız. Fakat o hakikat ruhu gelince size, her hakikate yol gösterecek; zira kendili­ğinden söylemeyecek, fakat her ne işitirse söyleyecek… Benimkinden alacak ve si­ze bildirecektir” [297]Burada geçen “tesellici” ve “hakikat ruhu”nun aslında Ahnıed’e tekabül eden bir kelime olduğu, fakat Ehl-İ kitabın kelimeyi bu şekilde değiştirdikleri birçok araştırmacı tarafından ileri sürül­müştür[298] “Ehl-i kİtap’tan her biri Ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir; o da kıyamet gününde onlara şahit olacaktır” mealindeki 159. âyet iki şekilde anlama­ya müsaittir: 1. “Hz. îsâ’nın ölümünden önce…” Bu anlayış ve yorum, “onun öl­mediği, semada ineceği günü beklediği” inancına delil kılınmıştır. Ancak Hz. îsâ âhir zamanda yeryüzüne indiğinde yaşamakta olan Ehl-i kitap, gelmiş geçmiş bü­tün yahudiler ve hıristiyanlar olmadığı için bu anlayış yorum, âyetin açık mâna­sına -lafzı bir delil bulunmadığı halde kapsamını daraltmadıkça (tahsise gidilme­dikçe)- ters düşmektedir. 2. “Her bir Ehl-i kitap mensubu kendi ölümünden ön­ce…” Bu anlayışa göre Allah, kulu ve elçisi îsâ’ya bir lütuf ve teselli olarak her bir yahudi ve hıristiyana, son nefeslerini verirken gerçeği gösterecek, yahudiler onun peygamber olduğuna, hıristiyanlar da Allah’ın oğlu değil, peygamberi ve elçisi olarak gönderildiğine İnanacaklardır; âhir nefeste gerçekleşecek olan bu yeis hali imanı, hayattan ümit kesildikten sonraki inanma onlara bir fayda sağlamayacaktır. [299] İş işten geçtikten sonra inanma fayda vermediği gibi bunu he­sap (mahkemeleşme) sırasında berâet delili olarak ileri sürmenin de faydası olma­yacaktır. Çünkü onların Hz. îsâ’ya, Allah’ın bîr peygamberi olarak -İnanmanın işe yaradığı bir zamanda- iman etmediklerine o da şahitlik edecektir.

Âl-i İmrân’da (3/55)”… Sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr eden­lerden üstün kılacağım” buyurulmuş; burada 155. âyette de yahudiler kastedilerek “… pek azı müstesna artık iman etmezler” denilmiştir. Bu iki âyet de “her bir Ehl-i kitap mensubunun ölmeden Önce ona iman edecekleri” anlayışına ters düşmekte­dir. İbn Âşûr “… ölümünden önce ona iman edecektir” kısmında geçen “ona” za­mirinin “Hz. îsâ’ya değil, “yukarıda anlatılan “katledümediği, aksine Allah nezdi-ne yükseltildiği” vakıasına ait bulunduğunu, ona İşaret ettiğini ileri sürmüştür. Ona göre yahudiler ve hıristiyanlar, ömürlerini tereddüt içinde geçİrseler de sonunda Hz. îsâ’nın çarmıha gerilmediğİne, yahudiler tarafından bu şekilde öldürülmediği­ne iman edeceklerdir.

Bütün bu açıklamalar şu kanaatimizi teyit etmektedir: Kesin olan, Hz. îsâ’nın yahudiler tarafından çarmıha gerilerek, omurgası parçalanarak Öldürülmediği, Al­lah Teâlâ’nın kulu ve elçisini onların elinden bir şekilde kurtardığı, onu daha son­ra vefat ettirdiği ve kendine yükselttiğidir. “Vefat ettirme”nin şekli ve zamanıyla “kendine yüksettme”nin nasıllığı konusu ihtimallere açıktır. Kur’ân-1 Kerîm’de şehidlerin mutlu sonlarını anlatırken “Allah yolunda öldürülenleri sakın Ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdik-leriyle sevinçli bir halde rableri yanında nzıklara mazhar olmaktadırlar. [300] buyurulmuştur. Bu âyete göre şehidler de diğer insanların ölme­si gibi ölmemİşlerdir, Rableri nezdinde nzıklara mazhar olmaktadırlar. Ancak bu ifadeyi “Ruhları ve cesetleriyle Allah’ın nezdine yükseltilmişlerdir ve orada dün­yalılar gibi yaşamaktadırlar” şeklinde anlamak mükün değildir. Şu halde hayatın da, ölümün de çeşitleri vardır ve Allah nezdinde olmak, Allah’a yükseltilmek maddî olarak anlaşılamaz. Çünkü Allah zamandan, mekândan ve maddeden mü­nezzehtir.

Bir Mehdî ve îsâ Mesîh beklentisi, çeşitli zamanlarda birtakım sahtekârların ortaya çıkıp mehdîlik ve mesîhlik iddiasında bulunmalarına sebep olagelmiştir. Hz. îsâ’nın, bir ıslahat vazifesiyle yani Ehl-i kitabın bozulan inançlarını İslâmî İti-kad esasları doğrultusunda düzeltmek ve yanlışlıklan gidermek, kötülükleri orta­dan kaldırmak üzere dünyaya yeniden gelmesi mukadder ise bunun için gövdesi­ni ölümsüz kılmak ve onu gökte bekletmek zaruri değildir; bunun ilâhî takdir ve kudretle başka şekillerde de gerçekleşmesi mümkündür. Müslümanların vazifesi de ıslahat için Mehdî’yi veya Hz. îsâ’yı beklemek değildir; kötülüğü engellemek, iyilik ve güzellikleri yaymak, yaşamak ve yaşatmak için ellerinden geleni yapmak, canla başla çalışmaktır. Allah müminlerden, ıslahatçıyı bekleyip beklemediklerini değil, bunun için kendilerinin ne yaptıklarını soracaktır[301]

Meali

162. Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlarla müminler -ki bunlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler- namazı kılan­lar, zekâtı verenler, Allah’a ve âhiret gönüne inananlar başkadır. İşte onlara pek yakında büyük mükâfat vereceğiz.

163. Biz Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da variyettik. Ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Ya’kub’a, torunlara, îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Harun’a ve Süley­man’a variyettik. Davud’a da Zebur’u verdik.

164. Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah, Mûsâ ile gerçekten konuştu.

165. Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı tutunacak bir delilleri obua­sın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.

166. Fakat Allah sana indirdiğine şahit­lik eder; onu kendi ilmi ile indirdi. Melekler de şahitlik ederler. Ve şahit ola­rak Allah yeterlidir. [302]

Tefsiri

162. Ehl-i kitabın gerçeğe uymayan inançları, hem kendilerine hem de baş­kalarına zarar veren birtakım davranıştan zikredildikten sonra tamamının böyle ol­madığı, içlerinde müstesna kimselerin de bulunduğu ifade ediliyor. Bu farklı Ehl-i kitap mensupları da ikiye ayrılıyor: İlimde derinleşenler, böyle bir özellikleri bulunmamakla beraber fıtrî akıllarını kullanarak iman edenler. Her iki grup, daha ön­cekilere gönderilenler yanında son peygambere vahyedilmiş bulunan kitaba da İman ettikleri, bununla da kalmayıp hem bedenî (namaz) hem de malî (zekât) iba­detlerini yerine getirdikleri için Allah’tan büyük bir mükâfatı hak etmiş oluyorlar. [303]

163-165. Diğer gayri miislimler ve inkarcılar yanında Ehl-i kitabın da hem birbirine hem de İslâm’a olumsuz bakışları, Allah nezdinde geçerli bulunan ima­na nispetle yanlış veya eksik bir inanç içinde bulundukları, bunlardan bir grubun, Hz. Peygamber’e gökten bir kitap İndirilmesini istedikleri yukarıda geçen âyetler­de zikredilmişti. Özellikle Ehl-i kitap’tan olanların bu taleplerinde ne kadar hak­sız ve çelişkili olduklarını açıklamak üzere bu âyetlerin geldiği anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in şahsında Ehl-İ kitaba şu gerçekler hatırlatılıyor: Din, Al­lah’ın peygamberlerine vahyederek bildirdiği bilgi ve öğretiler bütünüdür. Ellerin­de bulunan kitaplarda hem vahiyden hem de peygamberlerden söz edilmiş, kendi­leri de bunlara inanmışlardır. Muhammed Mustafa da diğerleri gibi bir peygam­berdir. Ona gelen Kur’an da, diğer peygamberlere gelen Tevrat, Zebur, İncil gibi bir ilâhî kitaptır. Aslında kendileri kitaplarında bunların çoğunun isimlerini bul­dukları ve bildikleri halde daha önce okuma-yazma öğrenmemiş bulunan son pey­gamberin bunlardan haberi yoktur. Ona peygamberleri de, kitapları da bildiren, öğreten Allah’tır. Diğer peygamberler nasıl ümmetlerine hem müjdeler hem de uyanlarla gelmişlerse son peygamber de öyle gelmiştir. Bu arada kendilerini de uyarmış, iman etmedikleri takdirde uğrayacakları akıbeti, “bilmiyorduk, haberi­miz olmadı” deme imkânlarının da bulunmayacağını bildirmiştir.

Allah Teâlâ insanlara gerektiği kadar peygamber göndermiştir, ayrıca her İn­san topluluğunda onlara yol gösteren rehber kullan vardır[304] Ancak pey­gamberlerin tamamının İsimlerini Kur’an’da saymamış, müslümanlann bilmele­rinde fayda gördüğü peygamberleri yeteri kadar zikretmiş ve faaliyetleri hakkında bilgi vermiştir. Burada isimleri sayılan peygamberlerden başka (bu âyetin vahye-dîlmesinden önce) Hûd, Sâlİh, Şuayb, Zekeriyyâ, Yahya, İlyas, Elyesa’, Lût gibi peygamberlerden söz etmiştir. Hadislerde peygamber olduklan zikredilen Hâlid b. Sinan el-Absî gibi isimler de vardır[305]

Allah Teâlâ’nrn Hz. Mûsâ ile konuşması, Şûra sûresinde (42/51) açıklanan “konuşma yollan”ndan birisiyle; yani “perde arkasından konuşma” yoluyla ger­çekleşmektedir. Bu konuşmada melek aracılığı yoktur, doğrudan kalbe ve zihne iletilme de yoktur, konuşan gözükmeksizin “bir söyleme ve anlama” vardır. Söy­leyen, konuşan Allah olduğuna göre elbette burada, insanlar arasındaki konuşma­da olduğu gibi araçlar, sesler ve harfler mevcut değildir. Allah Teâlâ’nın kelâm (konuşma) sıfatının eseri ve tecellisi olan, bu sıfatın, açıklama iradesini yerine ge­tirmek üzere muhatabıyla keyfiyetsİz olarak ilişki kurması (taalluk) sonucunda -Allah bakımından değil, kul bakımından yeni oluşan- bu olay, melek aracılığı ile olduğunda Cebrâire nasıl ulaşıyorsa, onun aracılığı olmadan peygambere de öyle ulaşmaktadır; çünkü yaratılmış olmak, Allah’ın bir sıfatı olmamak bakımından bu ikisi arasında bir fark yoktur. [306]

“İnkarcıların ve itaatsizlerin bahanelerini ortadan kaldırmak” ve “Bize bilgi gelmedi, uyanlmadık” diye kendilerini savunmalarına imkân vermemek için pey­gamberlerin gönderilmiş olması, peygamberler gelmediği dönemlerde yaşayan ve­ya bulundukları yer ve durum itibariyle peygamberlerin tebliğlerini alamamış, bunlarla yeteri kadar ilgi kuramamış bulunan insanların sorumluluklarını akla ge­tirmektedir. Bu konu İslâm düşüncesinde tartışılmış, a) “Allah’ı bilme ve O’na inanma dahil hiçbir sorumluluk bulunamaz; çünkü insan aklı bunlar için yeterli de­ğildir”, b) “Allah’ın varlık ve birliğini bilmek ve O’na inanmak yükümlülüğü var­dır”, c) “İmana ek olarak aklın iyilik ve kötülüğünü bilebileceği birçok davranışıy­la da yükümlülük vardır” şeklinde üç görüş ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilk ikisi Ehl-i sünnet’e ait olup ikincisi orta yolu temsil etmektedir. Bu tartışma “peygam­beri görmemiş, davetini işitmemiş, onunla yeteri kadar ilgi kuramamış” insanlarla ilgilidir. Hz. Peygamber’in davetini işittikten, onunla uzun zaman yaşadıktan, İti­raz edip cevap aldıktan sonra hâlâ inkârda ısrar edenlerin, keza daha sonraki asır­larda dünyaya geldiği halde hak dini sahih bir şekilde (aslına uygun olarak) işitti­ği ve bildiği halde imana gelmeyenlerin sorumlu olacakları hem akıl hem de bu âyet ve benzeri nakil yollarıyla anlaşılmaktadır. [307]

166. Bu âyet hem Hz. Peygamber’e yönelik bir teselli İçermektedir hem de gerçeğin, -kaynağından gelen- güçlü bir ifadesidir. Evet Ehl-i kitap ve diğerleri, parça parça gelmekte olan Kur’an’ı, onun Allah’tan geldiğini ve vahiy ürünü ol­duğunu inkâr etseler de bu sonucu değiştirmez. Çünkü Allah, her şeyi kuşatan il­miyle bunun böyle olduğuna şahitlik etmekte yani bu gerçeği bildirmektedir. Vahiyle ilgili melekler de olup biteni görerek olayın şahidi olmuşlardır. Bu şehâdet Öncelikle Hz. Peygamber’in manevî gücünü arttırmaktadır, ayrıca bunu duyanla­rın Kur’an’a bir de bu gözle bakmalarını teşvik etmektedir. [308]

Meali

167, İnkâr eden ve Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır. 168-169. İnkâr edenleri ve hakkı gözetmeyenleri, Allah asla bağışlayacak depdir. Onları, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirecek değildir. Bu da Allah için çok ko­laydır. [309]

Tefsiri

167-169. Daha önce inkârın çeşitleri, bunları temsil eden kimselerin zihnî ve ahlâkî tavırları açıklanmış, hidayete yönelmeleri için gerekli yönlendirmeler ya­pılmış, delil ve işaretler verilmişti. Bundan sonra gelecek âyetlerde ise hem bütün insanlığa hem de özellikle EhM kitaba yönelik bir çağn yapılacaktır. Bu ikisi ara­sında psikolojik olarak hazırlanmayı sağlayacak bir geçiş olmak üzere, çeşitli yol­larla insanların gerçeği bulmalarını, hak dine inanmalarım ve hayatlarını buna gö­re düzenleyip yaşamalarını engellemede, hakkı gözetmeme (zulüm) ve peygambe­ri inkâr etmede ısrar edenleri bekleyen korkunç akıbet canlı bir şekilde haber ve­rilmektedir. [310]

Meali

170. Ey insanlar! Peygamber rabbinizden size gerçeği getirdi. Şu halde kendi iyiliğinize olarak iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah sınırsız ilim ve hikmet sahibidir. 171. Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başka­sını söylemeyin. Meryem oğlu îsâ Mesîh ancak Allah’ın elçisidir, Allah’ın Meryem’e ulaştırdığı kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur. Şu halde Allah’a ve peygamberlerine iman edin, “üçtür” demeyin, bundan vazgeçin; hakkınızda hayırlı olan budur. Allah ancak bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan münez­zehtir, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Güvenmek ve dayanmak için Allah yeter. 172. Ne Mesîh Allah’ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Büyüklenerek O’na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır. 173. İman edip iyi işler yapanlara Allah ecirlerini tam olarak verecek ve lütfundan onlara daha fazlasını da ihsan ede­cektir. Kulluğundan yüz çevirenlere ve kibirlenenlere gelince, onlara acı bir şekilde azap edecektir; bunlar kendileri için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabileceklerdir. 174. Ey insanlar! Şüphesiz size rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik. 175. Allah’a iman edip O’na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları, kendinden bir rahmet ve lütuf içine daldıracak ve onları dosdoğru kendine ulaştıran bir yola iletecektir. [311]

Tefsiri

170. Genel olarak inkarcıları ve özel olarak da Ehl-i kitabı muhatap alan önceki âyetlerde bunların dayanakları çürütüldüğü ve taleplerinin anlamsızlığı açık­landığı için içlerinde Arabistan müşriklerinin ve çevrede yaşayan Ehl-i kitabın da bulunduğu bütün insanların hak dine çağrılmalarına uygun bir zemin hazırlanmış oldu. Bu sebeple önce bu âyette bütün insanlar, takip eden âyette ise Ehl-i kitap hak dine, tevhid inancına davet edilmektedir.

Resûlullah’ın Allah’tan getirdiği gerçek Kur’an’dır ve İslâm’dır. Allah bütün insanları bu dîne inanmaya çağırmaktadır. Kur’an’ın nazil olduğu yerde ve zaman­da “Ey insanlar!” denildiği zaman bundan yakın çevredeki inkarcılar, müşrikler anlaşılsa bile “bütün insanlara yönelik” bir çağrıyı Arabistan kıtasına ve müşrikle­re özgü kılmak ilâhî maksada uygun değildir. Çünkü Kur’an âyetleri insanların, bunlardan ibaret olmadığını, çeşitli ırk, renk, dil ve kültürden olan başka insanla­rın da bulunduklarını açıklamaktadır. Hz. Peygamber de İslâm davetini Arabistan yarımadası ve Arap kavmi ile sınırlı tutmamış, Habeşistan’dan İran’a ve Bizans’a kadar dünyanın dört bucağına ulaştırmaya çalışmıştır.

Allah’ın kullarını imana ve iyi davranışlarda bulunmaya (amel-i sâlih) çağır­ması -hâşâ- kendisi buna muhtaç olduğu için değildir. Çünkü insanlar da dahil ol­mak üzere bütün yaratılmışlar O’na aittir, O’nun mülküne dahildir. İman ve sâlih ameller insanlara lâzımdır, buna muhtaç olan insanlardır, dünya ve âhiret mutlu­lukları imana ve salih amele bağlıdır. Bu sebeple insanlar için hayırlı olan davra­nış, dini inkâr ve ilâhî emirlere isyan etmek veya bunlara karşı ilgisizlik değil, iman ve salih amellerdir. [312]

171. “Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşın gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin” cümlesi hem yahudileri hem de hıristiyanları muhatap al­maktadır. Çünkü her iki grubun da inançları içinde, Allah’ın Kur’an’da açıkladığı makbul ve doğru inanca aykırı taraf ve unsurlar vardır ve bunlara da yine Kur’an’da yeri geldikçe işaret edilmiştir.

Genellikle peygamberler ümmetlerine, kendilerinden sonra gelecek olan pey­gamberden de söz ettikleri için yahudiler “Mesîh” adıyla bir peygamberin gelme­sini bekliyorlardı. Hz. îsâ gelip kendisinin beklenen peygamber olduğunu açıkla­yınca yahudiler onu inkâr ettiler, bekledikleri Mesih’in başka niteliklere sahip ve kendilerine mahsus bir peygamber olacağını, olması gerektiğini ileri sürdüler. Hz. îsâ’nın ana rahmine düşmesi, doğumu, doğduktan sonra Allah’ın lütfettiği muci­zeler, hayatı, kendisini ortadan kaldırmak üzere tertiplenen tuzaktan kurtuluşu ola­ğan üstü idi, buna başka âmiller de eklenince hırisüyanlann çoğu doğru, gerçekte olana uygun bir îsâ Mesîh inancına ulaşamadılar. Kendisinden önce gelen kitap­ları tasdik etmek (doğrulamak ve bozulan kısımlarım tashih etmek) üzere gelen Kur’an bu İnanç bozukluklarını yeri geldikçe uygun üslûplar içinde düzeltmiştir. Burada yapılan düzeltme Hz. îsâ’nın ne olup ne olmadığı ile ilgilidir. Evet bekle­nen Mesîh “Meryem oğlu îsâ”dan başkası değildir, o Allah’ın kuludur, peygam­beridir, kelimesidir ve O’ndan bir ruhtur. Tanrı değildir, Tann’nın oğlu değildir, yalancı peygamber de değildir. Hz. îsâ’nın bu üç temel niteliğini hıristiyanlar da kabul etmektedirler. Ancak kelimelere verdikleri mânalar, yükledikleri kavramlar doğrudan sapmıştır, ilâhî muradın ve rızânın dışına çıkmıştır. Çünkü onlara göre îsâ’nm elçiliğinin mânası “Allah’ın oğlu olması”dır, kelimenin mânası, “İlâhî ha­kikatin, Meryem’in rahminde îsâ ile birleşmesidir”; böylece îsâ Allah’ın oğlu, Meryem de O’nun bir mânada eşi olmaktadır. Ruhtan maksat da Allah’ın ruhudur, nefsidir, îsâ’nın hakikati, ana rahminde o ruh (Rûhulkudüs) sayesinde oluşmuştur. Yuhanna İncili’nin başında bu inanç şöyle ifade edilmektedir: “Kelâm (söz, keli­me, logos) başlangıçta var idi ve kelâm Allah nezdinde idi ve kelâm Allah idi… Dünyada idi ve dünya onunla oldu ve dünya onu bilmedi. Kendininkilere geldi ve kendininkiler onu kabul etmediler. Fakat onu kabul edenlerin hepsine, onun ismi­ne iman edenlere onun oğulları olmak selâhiyetini verdi… Ve kelâm beden olup inayet ve hakikatle dolu olarak aramızda sakin oldu. Biz de onun izzetini, babanın biricik oğlunun izzeti olarak gördük” (171-14).

Kur’an’m açıklamalarına göre de Hz. îsâ Allah’ın kelimesidir, ancak kelâm ve ilâhî kelime (söz, logos), irade ve kudret gibi Allah’ın sıfatıdır. Olağan üstü bir oluşa şahit olduğumuzda “Allah’ın kudreti” deriz, burada kudret mecazen “Al­lah’ın kudretinin eseri” mânasına gelmektedir. Aslında yalnızca îsâ değil, bütün varlık ve oluşlar Allah’ın kelimesidir, O’nun “kün” (ol) emriyle olmuşlardır. [313]Ancak diğer İnsanların oluşmasında, Allah Teâlâ’nın iradesi ve âdeti gereği başka sebepler, vasıtalar, kanunlar devreye girdiği halde Hz. îsâ’nın oluş­masında yine O’nun İradesiyle bu gibi vasıtalar devreye girmemiş, Allah “böyle olsun dediği” İçin onun annesi kocasız hamile kalmış ve îsâ’yi doğurmuştur[314]

îsâ Mesîh Allah’tan bir ruhtur; bütün insanların özünde aynı ruh vardır; çün­kü Allah ilk insanın maddesini yaratıp ona insan şeklini de verdikten sonra aynı ruhtan ona da üflemiş, o biyolojik yapı içine “bir ilâhî emir olan, mahiyeti bilin­meyen ruh”tan bir parça yerleştirmiş, insanı onunla tamamlamıştır [315] İnsanlar bu ruhu ölünceye kadar vücutlarında taşırlar, onun özelliklerini yaşarlar, öldükten sonra ise ruh insan vücuduyla alâkasını keser ve kendine mahsus mane­vî âleme (daha sonra terimleşen ifadeyle halk âleminden emir âlemine) intikal eder. Hz. îsâ için “O’ndan bir ruhtur” ifadesinin kullanılması ya onun bu ruhtan nasibinin daha fazla olduğundandır veya bu ruhun ona intikalinin, diğer (anah-ba-balı) insanlardan farklı şekilde ve farklı yoldan olması sebebiyledir,

“Hz. îsâ, diğer peygamberler gibi bir beşer, bir kul, bir peygamber ise -baş­ka insanlarda da aynı özellikler bulunduğu için- onun Allah’ın kelimesi ve ruhu ol-masıntn beşer üstü bir yanı ve mânası yoksa bu nitelikler niçin kullanılmıştır, ni­çin Hz. Peygamber’in tanımlandığı gibi ‘O kendisine vahiy gelen bir beşerdir’ de­nilmemiştir?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Bu haklı sorunun cevabı şudur: İn-ciller’de Hz. îsâ bu nitelikleriyle tanımlanmıştır, ilk zamanlardaki müminler bu sözlerin mânalarım doğru anlamışlar, beşer olan îsâ’nın üstün nitelikleri olarak yorumlamışlardır. Fakat zaman içinde, Hıristiyanlığın yayıldığı ülkelerde hâkim olan putperestliğin, tanrının üç unsurdan oluştuğu inanç ve anlayışını içeren dinle­rin, felsefelerin ve mistik yaklaşımların etkisiyle bu niteliklerin mânaları değişti­rilmiş, ilâhî maksada aykırı yorumlar yapılmıştır. Kur’an bu vasıflan yeniden zik­rederek nitelemenin doğru, vahye dayalı ve ilâhî olduğuna, sonraki yorumların ise sahih mâna ve inançtan saptığına işaret etmektedir.

“Üç demeyin” cümlesi, çok veciz bir şekilde, tarihten gelip günümüzde de yaşayan hıristiyan mezheplerinin hâkim ortak inancını ortaya koymakta, sonra ge­len kısımıyla 172. âyet -ve aşağıda zikredeceğimiz başka âyetler- ise bu inancı akıl ve nakil delilleriyle reddetmekte, dayanaklarını çürütmektedir.

Bilindiği üzere Hıristiyanlığın meşhur ve muteber bütün mezheplerinde bu üçleme (teslis) inancı vardır. “Asıl, kelime, isim, sıfat” karşılıklarıyla açıklanan uknum kelimesi, bu üç unsurdan her birini ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Birinci uknum ‘Tann’nın zâtı” olup, kadîm {başlangıcı, evveli, yaratanı olmayan) varlıktır; bütün varlıkların aslı, var oluşu O’na dayanır. İkinci uknum “Tann’nın ilmf’dir, bu oğuldur, birinci uknumun altındadır ve bütün aklî güçler (kabiliyet ve melekeler) ona bağlıdır. Üçüncü uknum “Rûhulkudüs”tür, bu hayat sıfatıdır, ikin­ci uknumdan sonra gelir, madde âleminin var olması ona dayanır. Tann’nın ilim sıfatı -ki buna kelime de demektedirler- Mesîh ile birleştirilince, İnciller’de geçen “oğul” kelimesi böyle yorumlanınca ortaya hulul inancı çıkmış oldu. Hulul, Al­lah’ın ilminin, dolayısıyla da zâtının (lâhûtun), Îsâ-Mesîh’in vücuduyla (nâsût) birleşmesi, iki uknumun tek asıl varlık (cevher) haline gelmiş bulunmasıdır. Bu gelişmeler sonunda Hıristiyanlığa teslîs inancı girmiş oldu, buna göre Tanrı “ba­ba, oğul ve Rûhulkudüs” denilen üç unsurdan oluşuyordu; bu üç bir idi, bir de üç idi.

Hıristiyanların tevhidden aynlarak teslîs inancına düşmelerinin önemli bir sebebi eldeki İnciller’de, aksine ifadeler de bulunmakla beraber (Matta, 1; Yuhanna, 20) teslis inancına götüren parçaların mevcut olmasıdır [316]El­deki Yeni Ahid’in sonunda yer alan Pavlus’un mektupları ve özellikle Galatyalı-lar’a Mektubu’nda hem teslisin açık izleri hem de “Oğulun, insanların günahları­na kefaret olmak üzere kurban olduğu” ifadesi yer almaktadır (1/2-5). Pavlus, hı-ristİyanlara işkence eden militan bir yahudi iken milâdın 38. yılında, güya mâna âleminde Hz. İsa’yı görmüş, Hıristiyanlığı kabul etmiş,bundan sonra bir “aziz” gi­bi davranarak kilisenin kurallarını koymuş, diğer İncil yazarlarını etkilemiş ve îsâ’nın tanrı olduğu inancını yaymıştır.

Teslis İnancı yerleşmeden önce hıristiyan din adamları arasında farklı inanç taşıyanlar, Allah’ı bir, Hz. îsâ’yı peygamber olarak tanıyanlar bulunuyordu. Bun­lardan birisi de İskenderiyeli Arius idi. Hıristiyanlığı benimseyen İlk Roma İmpa­ratoru Kostantin önce Arius’un inancına meyletti. Bunun tepki görmesi üzerine 325 yılında İznik’te ilk ruhanî meclisi (konsil) topladı. 2048 din adamının katıldı­ğı bu konsilde büyük ihtilâflar çıktı. İmparator birlik ve istikran sağlamak üzere Arius gibi düşünenleri tasfiye etti ve geriye kalan din adamları, Pavlus’un yolun­dan yürüyerek teslise dayalı resmî hıristiyan inancını oluşturdular. İmparatorun tercih ve kararına dayandığı için Arapça’da “Melkâniyye” diye ifade edilen bu mezhep, Roma İmparatorluğu’nun doğu ve batı olarak ayrılmasından sonra ikiye ayrıldı: Papalığı da elinde tutan batı hıristiyan inancı Katolik, doğu ise Ortodoks adını aldı. Bunlardan başka Ya’kubİyye, Nestûriyye (Hz. îsâ’da tanrılık ve insan­lık unsurlarının birbirine katışmadan bulunduğunu ileri süren bu mezhep 431’de Efes Konsili’nde reddedildi, mensubu azdır). Daha sonra XVI. asırda Luther tara­fından yapılan reform hareketiyle başlayan Protestanlık mezhepleri doğdu; ancak bunların yaşayan ve yayılanlarından hiçbiri Allah’ın birliği (tevhid) inancına dö­nemedi, hepsinde teslis bir inanç esası olarak kabul edildi. İslâm’ın geldiği çağda hem bir kısım Araplar hem de Arap olmayan kavimler bu mezhepleri, dolayısıyla -detayda farklar bulunsa da esası teslise dayanan- hıristiyan inancını benimsemiş bulunuyorlardı. “Üç demeyin” ifadesi bu veciz şekliyle bütün bu mezheplerin tev-hİdden sapmış bulunan inançlarını ifade etmekte ve hedef almaktadır[317]

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. îsâ’nın Tanrı’nm oğlu olduğu inancını biri genel, diğe­ri özel İki delile dayanarak reddediyor. Genel olan, Allah Teâlâ’nın baba olması­nın ve oğul edinmesinin imkânsızlığı, böyle bir tasavvurun “bir, tek, eşi ve benze­ri bulunmayan, her şeyi kuşatan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu Allah” kavramına aykırı olduğu, bununla çeliştiği, ikisinin bir arada düşünülemeyeceği delilidir. Buradaki 171. âyet gibi Bakara sûresinin 117. âye­ti de bu delili içermektedir. [318]

Özel olan delile göre Hz. îsâ’nın hayatından, yapıp ettiklerinden yola çıkan delildir. Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerekse elde mevcut tncil-ler’de Hz. îsâ’nın, babasız da olsa bir anadan doğduğu, diğer insanlar gibi yiyerek, içerek, hastalanıp iyi olarak, acı çekerek, Allah’a ibadet ve dua ederek… yaşadığı, sonunda yahudilerin hışmından Allah’a sığındığı (hıristiyanlann inancına göre on­lar tarafından öldürüldüğü) te’vil götürmeksizin açıkça ifade edilmiştir. Bütün bu özellikler ve nitelikler Allah veya O’nun oğlu olma kavramına ters düşmekte, bu­nunla çelişmektedir. 172. âyet de diğerleri gibi bu ikinci delili “Allah’a ibadet yö­nünden” dile getirmektedir.

Kur’an âyetleriyle bunların yorumuna göre Hz, Meryem ve oğlu îsâ’nın ha­yat hikâyeleri ve özellikleri şundan ibarettir: Hz. îsâ’nın annesi Meryem, İnırân’ın kızıdır, annesi ona hamiİe kaldığında erkek olduğunu zannederek mâbed hizmeti­ne adamıştı. İnırân, kızı doğmadan vefat etti, doğan çocuk kız olunca anne buna üzüldü, yakındı, sonra adını “Meryem” koydu ve teslim etmek üzere mabede ge­tirdi. Mâbedde bulunan din adamları Meryem’i himayelerine alma konusunda ih­tilâfa düştüler, kuraya başvuruldu ve Meryem Zekeriyyâ’nm himayesine girdi, Meryem yükümlülük çağına gelince hâmisi ona -perdelerle ayrılmış- bir oda tah­sis etti, orada rabbine ibadet ediyordu, Zekerriyâ onun yanma her geldiğinde yiye­cek içecek nesneler görüyordu, kendinden başka buraya gelip giden olmadığı için bunların nereden geldiğini sorduğunda Meryem “Bunlar Allah’tan, Allah dilediği­ni hesapsız olarak nzıklandırır” diyordu. Meryem dürüst, iffetli, temiz, Allah tara­fından seçilmiş, melekler aracılığı ile kendisine doğru bilgiler gelen, Allah’ın ona tahsis ettiği lütuflardan söz edilen bir bakire idi. Perdeli yerde örtü içinde İken Al­lah ona, tam olarak insan kılığına girmiş olan ruhu (Cebrail) gönderdi, ruh Mer­yem’e hitaben “Allah’ın elçisi olduğunu, kendisine babasız bir çocuk bahşetmek üzere geldiğini ifade etti, oğluna Allah’ın lütfedeceği mucizeleri, onu Rûhulku-düs’le destekleyeceğini, kitabı, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i öğreteceğini, İsrâiloğulla-rı’na peygamber olarak göndereceğini…” müjdeledi, sonra ona ruhu üfledi, Mer­yem bu üfleme sonucunda îsâ’ya hamile kaldı[319] Her şeye rağmen büyük bir heyecan, şaşkın­lık ve mahcubiyet içinde olan Meryem karnındaki çocukla uzak bir yere çekilip gitti, doğum sancısı onu bir hurma ağacına yönlendirdi, “Keşke bundan önce öl-seydim de unutulup gitseydim!” dedi. Alt tarafından birisi ona şöyle seslendi: “Ta­salanma, rabbin senin alt yanında bir su arkı (veya başka bir yoruma göre şerefli bir insan) vücuda getirmiştir. Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye iç, mutlu ol! İnsanlardan birini görürsen de ki: Ben, Al­lah’a adakta bulundum; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Nihayet ço­cuğu taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: “Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın! Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir adam değildi; annen de iffetsiz değildi.” Bunun üzerine Meryem çocuğa işaret etti. “Biz, dediler, beşikteki bir ço­cukla nasıl konuşuruz?” Cevabı çocuk verdi: “Ben Allah’ın kuluyum; O, bana ki­tabı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bere­ketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı ve anneme saygılı olmayı emret­ti; beni bedbaht bir zorba yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır” (Meryem 19/22-33). Annesine me­leğin müjdesinde bildirdiği gibi îsâ, İsrâiloğullan’na peygamber olarak gönderil­di, onları tevhid dinine davet etti, kendisini desteklemek üzere mucizeler verildi, daha önceki peygamberleri onayladığı gibi kendisinden sonra gelecek peygambe­ri de ismini vererek, Ahmed diyerek müjdeledi. İsrâiloğullan’nın ve özellikle kâ­hinlerin, din adamlarının, ileri gelenlerin kibir ve inatları karşısında ümidi kırıldı, kendisine sadık kalan on iki kişi ile ibadet ve davet hayatını devam ettirmeye ça­lıştı, inkarcılar kendisini öldürmeye karar verip kaldığı yeri basınca Allah onu kal­dırdı, ellerinden kurtardı, başka birini ona benzetti, onu çarmıha gerdiler ve olup bitenler sebebiyle de şüphe içinde kaldılar [320]

Kur’an’a göre Hz. îsâ’nın yirmi civarında üstün özellikleri, müstesna nitelik­leri vardır: O, Allah’ın kulu ve peygamberidir[321] müstakil bir diri ve kitap sahibi bulunan beş büyük peygamberden (ülü’1-azîm) biridir[322] Allah ona îsâ Mesîh adını vermiştir[323] Allah’ın kelimesidir ve ruhudur[324] rehber ve öncü mânasın­da imamdır [325] kulların amellerine şahitlik edeceklerden biridir [326] son peygamberin geleceğini müjdelemiştir (Saf 61/6), dünyada ve âhirette şerefli, itibarlı ve Allah’ın yakınlığına mazhar olanlardandır[327] mustafâdır yani seçilmişlerdendir [328] müctebâ-dır yani tercih edilmişlerdendir ve iyi (sâlih) kullardandır [329] nere­de olsa mübarektir, arınmıştır, insanlar için bir mucizedir (âyettir), Allah’tan bir rahmettir, annesine bağlı ve saygılıdır ve Allah’ın selâmına mazhardır[330]Allah’ın kendilerine kitabı ve hikmeti öğrettiği kutlu kişilerden biridir.[331]

172-173. Müşrikler, “melekler Allah’ın kızlarıdır” diyorlar[332]hıristiyanlar da îsâ Mesîh’in Allah’ın oğlu olduğunu ileri sürüyorlardı. Bu iki iddi­anın reddinde kullanılan delil, meleklerin ve îsâ’nm davranışlarından hareket eden vakıa delilidir; çünkü gerçekte olan, fiilen gerçekleşen şey, gerek meleklerin ve gerekse Hz. îsâ’nm Allah’a kulluk ve ibadet ettikleridir. Melekler bunun için var edilmişlerdir, Hz. îsâ’nm Allah’a kulluk ve ibadetle ömrünü geçirdiği İse yalnız­ca Kur’an’ın nakli ile değil, İncil’deki açıklamalarıyla da sabittir [333] Allah ibadet eden değil, kendisine ibadet edilendir; melekler ve Hz. îsâ da Allah’a ibadet ettiklerine göre bunların ne tann ne de O’nun oğlu veya kızı ol­maları mümkündür.

Allah’a ibadetten geri duranlar ikiye ayrılır; bir kısmı bilgisizlik, tembellik, İmkânsızlık gibi sebeplerle ibadet edemeyenler, diğerleri ise bildikleri ve İmkân buldukları halde büyüklendîkleri, Allah’a kulluğu içlerine sindiremedikleri için ibadetten geri duranlar. Birinci gruba girenler, ya İyilikleri kötülüklerine, sevapla­rı ibadet eksiklerine ve günahlarına galip geldiğinden veya Allah’ın lütfundan af­fedilebilirler. İkinci gruba girenler ise -kendileri bunu istemedikleri halde- zorla Allah’ın huzuruna getirilecekler, elleri kelepçeli sanık ve tutukluların mahkeme huzuruna celbedildikleri gibi Allah huzuruna çıkarılınca acizliklerini anlayacaklar, büyüklenmeierinİn anlamsızlığı ortaya çıkacaktır. Ceza ve mükâfat konusundaki ilâhî kural ise şudur: Birinci kısım olarak tanımlanan kusurlular affedilmedikleri takdirde yalnızca günahları kadar ve ağır olmayan bir ceza göreceklerdir; bunlar için, Allah izin verdiği takdirde, şefaat kapısı da açık olacaktır. İkinci gruba giren­lerin cezası -günahları ölçüsünde- ağır ve şiddetli olacak, ayrıca Allah’tan başka ne bir dost ne de yardımcı bulabileceklerdir. Sığınabilecekleri bir Allah kalacak, fakat dünya hayatında O’na karşı büyüklendikleri ve kul olmayı reddettikleri için yardım beklemeye de yüzleri olmayacaktır. Dünyada Allah’a kulluktan geri dur­mayan, ömrünü bir Allah’a kulluk, ibadet ve güzel işler, iyi davranışlarla geçiren müminlere gelince Allah, onlara ibadetlerinin ve güzel davranışlarının karşılığını verdikten sonra lütfundan bir de fazlasını ihsan edecek, onları hak ettiklerinin üs­tünde ödüllendirecektir. Cezada denge adalet gereği olup bunun bozulması haksız­lıktır. Hak edilenin üstünde ödüllendirme ise adalete aykırı olmayıp ödüllendire­nin lütuf, cömertlik ve kereminin eseridir. [334]

174-175. Arapça karşılığı burhan olan “kesin deliPden maksat akıldır ve ak­lın yürüyerek imanın ve hidayetin sınırına kadar gelmesini sağlayan işaret taşlan­dır; yani insanın kendi iç ve dış, maddî ve manevî varlığı ile onu çepeçevre saran kâinatta sergilenmiş olan alâmetler, deliller, yol bulduran izlerdir. “Apaçık nur” ise “indirdik” yükleminin de delaletiyle Kur’an’dır [335] Burada tekrar bütün insanlara hitap edilmekte, akıllarını doğru kullanarak, kendilerini ve kainatı doğru gözlemleyip, okuyup yorumlayarak Allah’a inanmaları, bu imandan sonra Hz. Peygamber, onun gösterdiği mucizeler ve özellikle getirip tebliğ ettiği kitap üzerinde doğru ve yeterli düşünerek Resûlul-lah’a ve Kur’an’a iman etmeleri; putlara, kendileri gibi beşer oldukları halde tan-nlaştırdıklan insanlara, hayvanlara, hatta İmanı dışlayan akla (sakat düşünceye) sarılmak yerine Allah’a sarılmaları, O’nun gönderdiği dine sımsıkı tutunmaları is­tenmektedir. Bu imana kavuşan ve rehbere sarılanlar için üç mükâfat vaad edil­mekte, başka bir deyişle üç güzel sonuç müjdelenmektedir: 1. Allah’ın rahmet der­yasına dalmak, 2. O’nun lütfuna mazhar olmak, 3. Hidayet; yani insanı dosdoğru Allah’a, O’na kul olma devletine, rızâsına erme nimetine götüren İlâhî rehberlik. Dünya hayatında kul, bu üç değerli ödülden daha büyüpnü bulamaz ve elde ede­mez; bütün nimetler, mükâfatlar ve ecirler bu üç ödülün içindedir. İnsanlar Al­lah’ın rahmetiyle esirgenir, lütfuyla gönenir, hidayetiyle doğruyu, güzeli ve iyiyi bulurlar, bilirler ve yaşarlar. [336]

Meali

176. Senden fetva isterler. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayan kim­senin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yansı bunundur. Eğer (ölen) kız kardeşin çocuğu yoksa erkek kardeş de ona vâris olur. Kız kardeşler iki tane olursa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer erkekli ka­dınlı daha fazla kardeş varsa, erkeğin hakkı iki kadın payı kadardır. Yanıl-mayasınız diye Allah size açıklama yapıyor. Allah her şeyi bilmektedir. [337]

Tefsiri

176. “Kadınlar” mânasında Nisa adı verilen bu sûrenin son âyetinin de ağır­lıklı olarak kadınların (kız kardeşlerin) miras haklarıyla ilgili bulunması anlamlı­dır. Öz kızların bile mirastan mahrum edildiği bir sosyal çevrede; sûrenin başında, anadan erkek kardeşler yanında kız kardeşler, burada ise babadan erkek kardeşler yanında kız kardeşler de mirastan pay sahibi kılınmak suretiyle İslâm’ın kadınla­ra getirdiği haklar konusuna bir daha dikkat çekilmiştir.

Âyet muhtemelen Hz. Peygamber’in Veda haccına hazırlandığı günlerde ve­ya ondan birkaç ay önce, ağır hasta olan Câbir b. Abdullah’ın sorusu üzerine vah-yedilmiştir. Çünkü Câbir’in babası ve çocukları yoktu, buna karşılık dokuz tane kız kardeşi vardı[338] “Babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası” diye çevirilen kısmın Arap-ça’daki karşılığı kelâle’dir. Hem babanın hem çocuğun bulunmaması halindeki miras durumuna kelâle denilmesinde ittifak, çocuk bulunmamakla beraber baba­nın bulunması haline bu ismin verilmesinde ihtilâf vardır,

Kelâle ile ilgili miras hükümleri Kur’an’da; şu âyetlerde açıklanmıştır: a) Ana bir kardeşlerle ilgili olanı sûrenin başında (12. âyet), b) Ana-baba bir veya ba­ba bir kardeşler arasındaki miras hükümleri buradaki âyette, c) Diğer durumlar ise bir çerçeve hüküm olarak “Aralarında rahim bağı bulunanlar Allah’ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır” mealindeki âyette[339]

“Çocuğu olmayan” ifadesinde geçen “çocuk” Arapça’daki veled’in karşılığı­dır. Bu dilde veled kelimesi, hem erkek hem de kız çocukları için kullanılır. Keli­meye bu mânayı veren bazı müctehidler, kız çocuğunun bulunması halinde de ke­lâle durumunun oluşmayacağı ve kız kardeşlerin vâris olamayacağı yorumunu yapmışlardır. Ancak müctehidlerin çoğunluğu (cumhur), kelimenin tek başına er­kek için de kullanıldığından hareket ederek ve sahih bir hadise [340] dayanarak “Kız çocuğu bulunsa dahi ana-baba bir veya baba bir kız kardeş­ler vâris (asabe) olurlar” demişlerdir.

Sûrenin 12. âyetinde kardeşler ana bir oldukları için erkek kardeşle kız kar­deşler mirastan eşit pay almışlardı: Birer tane iseler her biri altıda birer alırlar, bir­den fazla iseler üçte bir aralarında eşit paylaştırılır. Burada İse kardeşler baba bir (yani öz) kardeşlerdir. Baba tarafından akraba erkeklerin kadınlara karşı nafaka vb. malî yükümlülükleri bulunduğu, kadınların ise böyle bir yükümlülükleri mev­cut olmadığı için erkek kardeşlere, hizalarındaki (aynı derecedeki) kız kardeşlere nispetle iki misli pay verilmiş, böylece nimet-külfet dengesi kurulmuştur. Miras­ta, gerekli bulunan durumlarda, aynı derecedeki mirasçı kadınlara, erkek yandaş­larına nispetle yan hisse verilmesinin sebebi, kadınların ikinci sınıf insan olarak kabul edilmelerinden veya haklarının eksîltilmesinden değil, bu nimet-külfet den­gesi zaruretinden kaynaklanmaktadır.

Allah’ın her şeyi bildiğine vurgu yapılarak “Yanılmayasınız diye Allah size ıçıklama yapıyor” buyurulması, Kur’an’ın yalnızca iman, ibadet ve ahlâkla ilgili açıklamalar yapmak, bilgi ve hükümler getirmek için vahyedilmediğİni, hukuk vb. alanlarda da müminlere hükümler ve kurallar getirdiğini, insanların bu alanda da ilâhî irşada ihtiyaçlarının bulunduğunu göstermektedir.

2.908 Defa Görüntülendi

Did you like this? Share it:
Al-i imran Suresi Tefsiri 1. Bölüm
Maide Suresi Tefsiri

BENZER KONULAR

BİLGİLER
tarafından 23 Şubat 2013 - 22:36 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 5.194 kez Okunmuştur.
PAYLAŞ
Did you like this? Share it:
Yorum yapın
İsim
:
E-Posta
:
Boşbırak
:
Yorumunuz
:

Facebook'da Bizi Takip Edin!
SOHBETE GİRİŞ


Nickiniz :
Şifre(varsa):
Sifreniz yok ise lütfen bos birakiniz

Ara Bul
Sohbet Programı İndirin
Hızlı Menu
 

Namaz Vakitleri
Son Yazılar
Top 10
ISTANBUL'da 5 Günlük Hava Tahmini
Anket
Sitemiz Nasıl Olmuş?
Gayet Güzel
İyi
Normal
İdare eder
Kötü
toplist Toplist25 TOPlist TOPlist