Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
Fecr Suresi Tefsiri

Tüm kadın giyim markası fırsatları için tıklayın !

İndiği Yer :

Mekke

İniş Sırası :

10

Âyet sayısı :

30

Nüzulü

Mushaf’taki sıralamada seksen dokuzuncu, iniş sırasına göre onuncu sûredir. Leyi sûresinden sonra, Duhâ sûresinden önce Mekke’de İnmiştir. [1]

Âdı

Sûre adını birinci âyette geçen ve “tan yerinin ağarması, sabah aydınlığı” an­lamlarına gelen “fecr” kelimesinden almıştır. [2]

Konusu

Sûrede peygamberlere karşı çıkan ve ilâhî mesajı reddeden bazı eski toplu­lukların başlarına gelen felâketler hatırlatılmakta; Allah Teâlâ’nın insanı çeşitli yollarla imtihan etmesine değinilmekte, bazı insanlardaki mal tutkusu ve bencillik duygusu eleştirilmekte; kıyamet halleri, iyi ve kötü insanların âhiretteki durumla­rı anlatılarak insanlar uyarılmaktadır. [3]

Meâti

Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla… l.Yemin olsun sabah aydınlı­ğına; 2. On geceye; 3. Çift olana ve tek olana; 4. Geçip gitmekte olan geceye. Düşünen kimse için bunlar yemine konu olacak kadar Önemli değil midir!

Görmedin mi, rabbin ne yaptı Âd kavmine; 7-8. Memleketler içinde benze­ri yaratılmamış olan, sütunlarla dolu İrem’e; 9. Vadide kayaları oyarak şehir yapan Semûd’a; 10. Güçlü Firavun’a? 11. İşte bunların hepsi ülkelerinde az­gınlık etmişlerdi. 12. Oralarda fesat çıkarıp durdular. 13. Bu yüzden rabbin onların üzerine ceza kırbacı yağdırdı. 14. Çünkü rabbin her şeyi yakından iz­lemektedir. 15. İnsana gelince, rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğun­da ve onu nimetlere boğduğunda “Rabbim bana ikram etti” der (mutlu olur). 16. Yine imtihan için rızkını daralttığında ise “Rabbim beni önemsemedi”der (mutsuz olur). 17. Hayır, hayır! Doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. 18. Yoksulu yedirmeye birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. 19. Mirası hak hukuk demeden yiyorsunuz. 20. Mah aşırı derecede seviyorsunuz. 21. Hayır, bu böy­le olmamalı! Yer dağılıp parça parça olduğunda. 22. Rabbin gelip melekler de saf saf dizildiğinde; 23.0 gün cehennem de getirildiğinde, işte o gün insan yaptıklarım birer birer hatırlayacaktır. Fakat bu hatırlamanın ona ne fayda­sı var! 24. İnsan “Keşke (âhiret) hayatım için daha önce bir şeyler yapmış ol­saydım!” der. 25. Artık o gün Allah’ın vereceği cezayı kimse veremez. 26.0′nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz. 27. Ey imanın huzuruna kavuş-muş insan! 28. Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak rabbine dön. 29. Böylece kullarımın arasına katıl. 30. Cennetime gir! [4]

Tefsiri

1-5. “Sabah aydınlığı” diye çevirdiğimiz fecr kelimesi mastar olarak “tan ye­rinin ağarması”, isim olarak “sabah aydınlığı, şafak vakti, tan yerinin ağarma za­manı” gibi anlamlara gelmektedir. Tan yerinin ağarma zamanı ortalığın aydınlan­maya, canlıların da uyanmaya başlaması bir çeşit yeniden dirilmeye benzediği için Yüce Allah sabah aydınlığına yemin ederek bu zamana dikkat çekmiştir.[5] 2. âyette geçen on gecenin, hac ayı olan Zilhicce’nin ilk on gecesi, hicrî yılın birinci ayı olan Muharrem’in ilk on gecesi, Ramazan’ın ilk veya son on gecesi olduğu yönünde değişik rivayetler vardır. An­cak birinci mâna tercihe daha uygundur. Çünkü bu sûre Mekke’de indiğine, ayn­ca Ramazan orucu da Medine’de farz kılındığına göre ikinci ve üçüncü şıklardakİ günler sûrenin indiği dönemde özel bir önem taşımıyordu. Zilhicce’nin ilk on gü­nü ise sûrenin inmesinden önce de Araplar’da kutsal sayılıyordu. 3. âyette geçen “çift ve tek”ten neyin kastedildiği konusunda da farklı yorumlar bulunmakla bir­likte, çift olanıyla, tek olanıyla bütün varlıklar üzerine yemin edildiğini söylemek en uygun olanıdır. Çünkü varlık yokluğa göre bizatihi bir değerdir. Nitekim İslâm düşünce tarihinde varlık hayır, yokluk şer kabul edilmiştir. Aynca burada belli varlıklardan ziyade bu kavramlara (tek ve çift) dikkat çekildiği; mutlak tek olan Allah’ın dışında tek’in bulunmadığına, tek gözüken yaratılmış varlıkların, ortak Özellikleri göz Önüne alındığında çift ve benzer olduklarının düşünülmesi yönün­de düşünenlere yol gösterildiği de söylenebilir. [6]4. âyette zikredilen “geçip gitmekte olan gece”nin, “Müzdelife ge­cesi” veya “Bayram gecesi” olduğu söylenmiştir. [7] Ancak ifadenin mutlaklığını ve başka pek çok âyette birçok kozmik varlık ve olaylara, be­lirleme yapılmaksızın yemin edildiğini dikkate alarak bunu da bütün geceler ola­rak anlamak daha uygun olur.

5. âyetteki “Düşünen kimse İçin bunlar yemine konu olacak kadar önemli de­ğil midir!” cümlesinin başında aslında soru edatı bulunmakla birlikte bunun, ke­sinlik edatı olan “kad” anlamıyla kullanıldığı konusunda görüş birliği vardır. Bu ifade tarzı, yukarıda kendilerine yemin edilen varlıkların çok önemli varlıklar ol­duğunu gösterir. Uygun olan her türlü takdire açık olsun diye yeminlerin cevabı yani ne maksatla yemin edildiği belirtilmemiştir. Müfessirlere göre Allah Teâlâ bu dört âyette kendi katında önemli olan varlıklara yemin ederek öldükten sonra di­rilme, kıyamet, hesap, ceza ve mükâfatın gerçekleşeceğini vurgulamıştır; yahut yeminin cevabı “Çünkü Rabbin her şeyi yakından izlemektedir” mealindeki 14. âyettir. Bu da şöyle yorumlanmıştır: Yukarıda sayılanlara yemin olsun ki rabbin her şeyi yakından İzlemektedir; hiçbir şey O’nun bilgisi dışında değildir; O, bütün yapıp ettiklerinizi bilmektedir ve karşılığını ceza veya ödül olarak verecektir”[8]

“Akıl” mânasında kullanılan “rncr” kelimesinin kök anlamı “engellemek”tir, akıl kavramının sözlük anlamı da aynıdır. Akıl, insanı yanlış bilgi ve düşünceden, kötü davranışlardan alıkoyduğu için ona bu isim verilmiştir. Buna göre âyet, genel olarak ilâhî bildirimlerin, özellikle de bu âyetlerde üzerlerine yemin edilen doğal varlık ve olayların anlam ve değerini, Allah’ın neden bu varlıklar üzerine yemin ettiğini, insanın ancak aklını doğru kullanarak anlayabileceğini ifade etmektedir. [9]

6-14. Bu kümedeki âyetlerde, geçmişte bazı toplulukların İnkâr ve azgınlık­ları yüzünden nasıl helak edildiklerine, maddî güç ve imkânları olsa da bunların kendilerini İlâhî azaptan kurtaramadığına dikkat çekilmekte ve sonraki nesillerin bunlardan ders çıkarmaları hedeflenmektedir. Hz. Nuh’tan sonra tarih sahnesine çıkmış olan Âd kavmi, Yemen’de Uman ile Hadramut arasındaki bölgede yaşamış eski ve önemli bir Arap topluluğudur. İrem ise Ad kavminin bir kolu olup adını kabilenin atası olan İrem’den almıştır. Aynı zamanda topluluğun yerleşim merke­zine de bu ad verilmiştir. “Memleketler içinde benzeri görülmemiş olan, sütunlar­la dolu İrem’e” şeklinde çevrilen 7-8. âyetlerde, son derece mamur ve azametli sü-tunlanyla görkemli yapıları, rengârenk bağlan ve bahçeleriyle tanınan İrem şehri söz konusu edilmiştir. [10] Bu âyetlere “Ülkelerde benzerleri yaratılmamış İrem halkına” şeklinde de mâna verilmiştir. Şevkânî bu mânayı tercih eder. Bu takdirde âyet burada yaşayan Âd kavminin güçlü, benzeri görülmemiş ve uzun ömürlü bir uygarlık kurduğuna işaret etmiş olur. [11] Ancak onlar Hûd peygamberi yalancılıkla suçlamaları sebebiyle güçlerine rağmen helak olup git­mişlerdir. [12]

Semûd kavmi de, kendilerine gönderilen Salih Peygamber’i yalancılıkla İt­ham ettikleri için aynı akıbete uğramıştır. [13]

Zikredilen son örnek Firavun’dur. Âyetteki “zü’1-evtâd” deyimi, firavunun gücünü ve toplumsal itibarını ifade eden mecazî bir anlatımdır. [14]

Bu âyetlerde özellikle şu noktalar dikkati çekmektedir:

a) 6. âyetteki “görme- din mi?” sorusundan Kur’an’m ük muhataplarının, anılan kavimlerin hayat hikâ­yeleri ve başlarına gelen felâketler hakkında kulaktan dolma da olsa bazı bilgilere sahip oldukları anlaşılmaktadır; aynca onların uygarlıklarına ait bazı kalıntıları görmüş veya duymuş da olabilirler,

b) Bu âyetlerde söz konusu edilen kavimlerin iki özelliğine dikkat çekildiği görülmektedir: İlki çok güçlü olmaları, ikincisi de ülkelerinde azgınlığa sapmaları, günah ve İsyanda sınır tanımamaları ve durmadan fesat çıkarmaları. Şu halde bir toplumda özelde yöneticiler ve genelde sorumlulu­ğu olan herkes, inanç ve davranışlarında, uygulamalarında Allah’ın hükümlerini, kitabının ve peygamberinin davetini hiçe sayar, hak ve adalet ölçülerinden sapar ve sonuçta ülkeyi fitne fesat ortamı haline getirirlerse, kaçınılmaz felâketi de hak etmiş olurlar.

“Bu yüzden rabbin onların üzerine ceza kırbacı yağdırdı” mealindeki 13. âyet anılan topluluklara daha başka cezaların da verildiğini göstermektedir. Nitekim bu cezalar Kur’an’da çeşitli yerlerde açıklanmıştır[15]“Çünkü rabbin her şeyi yakından izlemektedir” mealindeki 14. âyet, Allah’ın ilmi­nin sonsuz olduğunu, bütün kullarının tutum ve davranışlarını gözetleyip kontrol ettiğini bildiren kapsamlı bir uyarı ifadesidir. [16]

15-20. Azgınlık ve taşkınlıkları yüzünden helak edilen kavimlerin durumu haber verilerek gereken uyarı yapıldıktan sonra insanoğlunun azmasına ve kötü sonuçlara sürüklenmesine sebep olan, kendini beğenmişlik ve bencillik duygula­rından gelen başka zaaflarına dikkat çekilmektedir. Hz. Peygamber Mekke müş­riklerine tuttukları yolun yanlış olduğunu, bu gidişleriyle bir gün mutlaka Allah ta­rafından cezalandırılacaklarım hatırlattıkça onlar da tam tersine, kendi yollarının doğru olduğunu, nitekim bu sayede Allah tarafından kendilerine bol nimetler ve servetler ikram edildiğini savunuyorlardı. Şu halde 15. âyetteki “insan11 kelimesiy­le bilhassa belirtilen karakterdeki Mekke müşrikleri ve aynı karakteri taşıyanlar kastedilmiştir. Yüce yaratıcı, hikmeti ve imtihan düzeni gereği, böyle birini çeşit­li yeteneklerle donatıp bol nimete kavuşturduğunda o, bu nimetlerle bir sınamadan geçirildiğini, bunların bir hikmetle kendisine verildiğini düşünerek şükrünü yerine getirmesi gerekirken, bu sorumluluğu aklından bile geçirmeyip sırf layık olduğu için kendisine bu nimetlerin ikram edildiğini düşünüp mutlu olur; sahip olduğu ni­metlerden başkalarını yararlandırarak onların da bu mutluluğa ortak olmaları yö­nünde bir gayret göstermez. Fakat aynı insan rızkında bir daralma olduğunda bu­nun da bir hikmet gereği meydana geldiğini, uhrevî bir mükâfata erişmesine veya akılsızca bir zevk ve safaya düşmekten korunmasına vesile olabileceğini yahut kendi kusurunun, çalışma ve gayretteki noksanlığının bir neticesi olabileceğini dü- şünerek sabretmesi ve kusurlarını gidermesi gerekirken o, kendisinin Allah tara­fından göz ardı edildiği ve haksızlığa uğradığı iddiasında bulunma anlamına gele­bilecek davranışlar içine girer, yakınıp sızlanmaya ve isyan etmeye başlar.

Yaygın yoruma göre “Mirası hak hukuk demeden yiyorsunuz” mealindeki 19. âyette, erkeklerin kadınların miras payına da el koymaları, keza yetimlere ka­lan mirası gasbetmeleri kınanmaktadır.

Bu âyetler bir bütün olarak değerlendirildiğinde burada söz konusu edilen imtihanı (ibtilâ) kazanmanın iki temel ölçüsünün olduğu ortaya çıkmaktadır: 1. Nimetin asıl sahibinin Allah olduğunu, O’nun nimeti bize, liyakatimiz dolayısyla vermeye mecbur olduğu için değil, bir lütuf olarak verdiğini bilmek ve O’na min­nettar olup şükretmek; nimetini kıstığı zaman da hükmüne razı olup sabretmek; 2. Allah’ın verdiği nimetleri yoksul ve himayeye muhtaç olanlarla paylaşmak, buna başkalarını da teşvik ederek bu hususta toplumsal bir duyarlılığın gelişmesine, da­yanışma ve yardımlaşmanın kurumsal bir hale gelmesine katkıda bulunmak. Mek-kî suretlerin ana konularından olan Bu iki davranış ölçüsü, İslâmî kaynaklarda “Allah’ın emrine saygı, Allah’ın yarattıklarına şefkat” şeklinde fomıülleştİrilmiş-tir. [17] Gerek bu âyetlerde gerekse Kur’ân-ı Kerîm1 in bütününde oluşturulmak istenen temel dinî, ahlâkî, toplumsal zihniyetin özü bu­dur. 15-20. âyetlerde müşrik Araplar’daki Allah’a karşı küstahlık derecesine kadar varan benlik iddiası, “öteki”ne karşı tam bir sorumsuzluk ve ilgisizliğe götüren egoizm ve çılgınca bir mal tutkusu son derece veciz ve etkileyici bir üslûpla eleş­tirilirken müslümanlar da Alah’ın İradesine uygun bireysel ve toplumsal hayatın dinî ve ahlâkî temeli konusunda aydınlatılmıştır. [18]

21-26. Kıyamet sahnelerini tasvir eden bu âyetler, benlik iddiasına, mal-mülk ihtirasına kapılarak Allah’a ve insanlara karşı sorumluluğunu unutan insana, haya­tın geçiciliğini, kıyametin dehşetini, bunun ardından kendisini bekleyen, hak etti­ği büyük cezayı ve sonuç vermeyecek pişmanlığı hatırlatmaktadır.

“Rabbin gelip melekler de saf saf dizildiğinde” diye çevirdiğimiz 22. âyeti selef dediğimiz klasik müfessirler herhangi bir tevile gitmeksizin, âyetin lafzına bağlı kalarak anlamışlardır. Bu âlimler, hesap gününde Allah’ın geleceğine inanır­lar, fakat “gelmek”ten maksadın ne olduğu bilgisini Allah’a bırakırlar. Halef deni­len sonraki müfessirler ise tenzih ilkesinden hareket ederek “Allah’ın gelmesinden maksat O’nun emrinin gelmesidir” şeklinde âyeti tevil etmişlerdir. Buna göre âye­tin meali şöyle olmaktadır: “Rabbinin emri gelip melekler de saf saf dizildiğin­de…” Allah’ın veya emrinin gelmesi ve meleklerin saf saf olması gayb âleminden olduğu için bunların mahiyeti hakkında bir şey söylemek mümkün değildir. Mü- minlerin görevi ise âhiret hayatına ve dünyada yaptıklarından dolayı orada Al­lah’ın huzurunda hesap vereceklerine iman etmektir. [19]

27-30. Yukarıda kendisini beğenmiş, bencil ve muhteris insan tipini eleştiren âyetlerin, dolaylı olarak samimi müminler için de “Allah’ın enirine saygı ve Al­lah’ın yarattıklarına şefkat” şeklinde özetlenen bîr inanç ve yaşama modeli ortaya koyduğu ifade edilmişti. İşte 27. âyette sözü edilen “İmanın huzuruna kavuşmuş insan”, dünya hayatını bu modele göre yaşayıp tamamlamış olan mümindir. Bu âyetlerde, “Ona âhirette şöyle seslenilecek” gibi bir İfadeye yer verilmeden, doğ­rudan insana hitap edilmesi, Cenab-ı Hakk’ın bu yapıdaki kullarına çok güzel bir iltifatı ve özellikle âyetlerin, doğrudan kulu muhatap alan son derece zarif ve sı­cak üslûbu, inanan insana, uhrevî saadetin bu dünyaya kadar yayılan müjdeli bir kokusu gibi gelmektedir. “İmanın huzuruna kavuşmuş insan” diye çevirdiğimiz “nefs-i mutmeinne” bu bağlamda yukarıda başlıca özelliklerine değinilen modele göre bir dünya hayatı yaşayarak ruhunu kemale erdirmiş mümini ifade eder.

“Nefs-i mutmeinne” derecesine ulaşan insanın çatışmaları yatışmış, sıkıntı ve gerilimleri son bulmuştur; o Allah ile barışık, insanlarla barışık ve kendisiyle ba­rışıktır; dolayısıyla huzur ve tatmin içerisindedir. İnsan için en büyük saadet, kul­luktaki kemali sayesinde rabbini kendisinden hoşnut etmiş, rabbİ tarafından ödül­lendirilerek kendisi de O’ndan hoşnut bırakılmış olmasıdır. Allah Teâlâ’nın cen­netine kabul ettiklerini “Benim kullarım” diye anması iltifatların en güzelidir. Bu sevgi ve hoşnutlukların kullara kazandırdığı son nimet ise cennete kabul edilme­leridir.

818 Defa Görüntülendi

Did you like this? Share it:
BİLGİLER
tarafından 17 Şubat 2013 - 12:09 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 1.339 kez Okunmuştur.
PAYLAŞ
Did you like this? Share it:
Yorum yapın
İsim
:
E-Posta
:
Boşbırak
:
Yorumunuz
:

Facebook'da Bizi Takip Edin!
Ara Bul
Sohbet Programı İndirin
Hızlı Menu
 

Namaz Vakitleri
Son Yazılar
Top 10
ISTANBUL'da 5 Günlük Hava Tahmini
Anket
Sitemiz Nasıl Olmuş?
Gayet Güzel
İyi
Normal
İdare eder
Kötü
toplist Toplist25 TOPlist