Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
Bidat ve Sünnet ile ilgili soru ve cevaplar

Soru:

–Bir bid’atin bid’at olduğunu biz nereden anlayacağız?

 

 

–Bu ilim işidir, herkes anlayamaz. Karşına getirilen renkli parçanın cam mı, elmas mı olduğunu sen anlayabilir misin?.. Bir paranın kalp mı, hakîkî para mı olduğunu sen anlayabilir misin?.. Anlayamazsın. Her şeyin bir mütehassısı vardır, her işin mütehassısı vardır. Bid’ati anlamak için sünneti bilmek lâzım, dini bilmek lâzım, dinde fakîh olmak lâzım!…

Onun için müslümanların en kıymetli varlıkları alimlerdir. Hayrı şerri bilmez yanlış insanlara tabi olsalar, yanlış yollara götürürler. Onun için, bir alime sorulur; şu şöyle midir, böyle midir diye… Fakat, mümkün olduğu kadar da hadis-i şerifler okunur. İşte fetvâ kitapları var, muhtelif hocaefendilerin çıkarttığı… Meselâ, ÇGünümüzün Meselelerine FetvâlarÈ diye Halil Gönenç Hocaefendi’nin, sevdiğimiz hoca kardeşimizin kitapları var; üç cild çıktı. Merak edip bu meseleleri tâkib etmek lâzım, yazıp çizmek lâzım!..

 

Soru:

–Nazara karşı geleneksel olarak kurşun dökmek, muska yazmak gibi şeyler ve bu işleri yapanlara inanmanın hükmü nedir?

 

 

–Duanın, dualı çörek otu taşımanın hadis-i şeriflerde önemi anlatılmış. Kurşunu duymadım, okumadım. Kurşun dökmenin bir aslı olduğunu sanmıyorum. Ama dualar etmek olabilir. Kulhuvallah, Kul eûzü birabbil felak ve Kul eûzü birabbin nâs sureleri okunabilir. Bu sûreler böyle her çeşit şeytanlardan, cinlerden gelecek mânevî musibetlere, şerlere karşı koruyucudur. Bunları okursunuz, Allah’ın lütfuyla korunursunuz.

 

Soru:

–Mezarlar üzerine mermer gibi maddelerden kasalar vs. yapılıyor; doğru mudur?

 

 

–Doğru değildir. Peygamber Efendimiz SAS, mezarlıkların sade olmasını tavsiye etmiştir. İsraftır, yazıktır. Öbür tarafta müslümanlar açıkta kalyor, açlıktan ölüyor; burda ev parasından fazla para veriliyor mezara… Yazıktır.

 

Soru:

–Bizim camide ezan okunurken, bir köpek devamlı uluyor; hayır mıdır, şer midir?

 

 

–Tabii, köpeğin işi ulumaktır, havlamaktır. Bir şey değil… Belki ezanın manâsından etkileniyordur. Onun da duygulandığı bir şeyler vardır. Ondan bir uğursuzluk çıkarmak yasaktır. İslâm’da uğursuzluğa yormak, teşe’üm yoktur. O bakımdan “Köpek uludu… Baykuş öttü…” gibi şeylerden ters mânâ çıkarmamak gerekiyor.

 

Soru:

–Bir ölünün arkasından cemaate yemek vermek var mı?

 

 

–Bu yapılmayacak bir şey değil, ölüye hayır olsun diye yapılabilir ama, “Hele hele vefat eden kimsenin o vefat ettiği günde, asıl cenâze evine yemek getirmek lâzım!..” demişti Mehmed Zâhid Hocamız Rahmetullahi aleyh… “Adamların felekleri şaşmış kalabalıktan… Cenâze çıkmış, yemek yapacak halleri kalmamış; bir de ona ziyafet yüklemek yerine, sen yemek getir! ‘Siz bugün çok üzüntülüsünüz, bir tencere getiriverdim.’ de, daha iyi olur.” dediğini hatırlıyorum, böyle ikaz etmişti.

Ama hayır olsun, ölünün ruhu şad olsun filân diye, “Paramız var, hizmetçimiz var… Dayıyoruz parayı, yaptırtıyoruz yemeği… Dağıtıyoruz tatlıyı, helvayı…” deniliyorsa; olabilir.

 

Soru:

–Her toplumun örf ve adeti var. Peygamber Efendimiz’in zamanında da Arapların örf ve adetleri vardı. Bunların hepsi, Peygamber Efendimiz yapmışsa sünnet sayılır mı; yoksa, bazıları örf ve adete mi girer?

 

 

–Peygamber Efendimiz’in yaptığı şeylerin çeşitleri vardır, ayırımı vardır. Bir kısmı uyulması gereken şeylerdir, bir kısmı zamanla değişen şeylerdir; yeme-içme, alet-edevat, binek ve sâiredeki değişmeler gibi… İlle Peygamber Efendimiz merkebe bindi diye, deveye bindi diye, İstanbul’da deve kullanmağa çalışmak mümkün değil… Hayvan yaşamaz belki… Bunlar kitaplarda yazılıdır.

 

Soru:

–Gümüş yüzüğün sünnet olup olmadığını öğrenebilir miyim? Kardeşlerimizden bid’at olduğunu işittim.

 

 

–Hayır, bid’at değildir! Peygamber Efendimiz yüzük kullanmıştır. Kullandığı zaman da olmuştur, kullanmadığı zaman da olmuştur. Yüzük kullanmak câizdir, altın olmamak şartıyla… Ümmet-i Muhammed’in erkeklerine altın zînet eşyası ve altın yüzük kullanmak haramdır. Gümüş yüzük kullanabilir, mahzuru yoktur.

 

Soru:

–Başı tıraş etmek sünnet mi?

 

 

–Bir insanın saçını kesmesi veya uzatması serbesttir. Peygamber Efendimiz’den ikisi de rivayet edilmiştir. Bazı kereler kulağının ucu hizasına kadar uzattığı rivayeti var, bazılarında da tıraş ettiği rivayeti var… Her ikisi de olabilir.

 

Soru:

–Bir dergide okudum: Buharî’de mevcut olan iki hadise göre, Peygamber Efendimiz elenmiş undan yapılmış ekmek yememiş. İhyâ’da da, “Ümmetimin en kötüleri, buğdayın özünü yiyenlerdir.” dediği görülüyor. Şir’atül İslâm adlı eserde de, İslâmiyette ilk bid’atlerden birinin unu elekten geçirmek olduğu ifade ediliyor. Aynı eserde satmak için değil de, ev için yapılan ekmeklerde buğday ile arpanın karıştırılmasında bereket olduğu naklediliyor. Sünnete uymak için arpa ve buğdayın dolap veya hayvanlar yardımıyla değil de, bizzat el ile öğütülmesi gerektiği dile getiriliyor. Bu konuyu açıklar mısınız?

 

 

–Şunu söyleyeyim ki, İslâm tevâzuu emrediyor. Giyimde, yemede itidali tavsiye ediyor. Peygamber Efendimiz’in hareket tarzı da öyle… Bu işlerde lükse, şatafata kaçmamayı tavsiye ediyor. O bakımdan, o zamana göre unun elenmesi lüks bir şey olması dolayısıyla –yâni elenmeyince kaba saba oluyor, elenince güzel bir has ekmek oluyor– böyle buyrulmuş.

Bu meselelerde Peygamber Efendimiz’in doğrudan doğruya söylediği şeyi, tavsiye ettiği şekilde yapmağa çalışmak, en iyisidir. Çünkü, bazı şeylerin hikmetini biz anlayabiliriz, bazılarını anlayamayız. Meselâ; şimdi çok iyi anlıyoruz ki, aslında buğdayın ununu eleyenler, buğdayın kıymetli kısmını elekte bırakıyorlar, kıymetsiz kısmını yiyorlar. İşin aslı öyle… B vitamini, diğer vitaminler, kıymetli besleyici şeyler kepeğinin içinde…

Peygamber Efendimiz’in yaptığı şey daha güzel… Elbette, müslümanlar mânâsını anlasa da anlamasa da, tam Peygamber Efendimiz’in yaptığı şekilde hareket ederlerse uygun olur.

 

Yalnız bugün, bu işler fabrikasyon hale gelmiştir. Çok kimse ekmek yapmıyor. Halkın %95’i gidip fırından alıyor ekmeği ve bu işle meşgul olmuyor. Fırınlar da eliyorlar, elemiyorlar, şöyle oluyor, böyle oluyor… Bu mesele şimdi, bir lüks meselesi olmaktan ayrı bir mesele haline gelmiştir. Lüks meselesi değildir. Belki öteki türlü hareket etmek, bir başka külfet durumuna gelecektir. Halka kolaylaşmış olan bir şeyi tekrar yokuşa sürmek, zora götürmek, fıkhın kaidelerine aykırıdır. Doğru bir şey değildir.

Millet ekmeğini alsın fırından… Afiyetle yesin, Allah’a şükretsin; öbür ibadetlerine, taatlerine koşsun!.. Ama kendisi ekmek yapma durumunda olan kimseler varsa; köyde oturup, kasabada oturup bu imkâna sahip olan, zâten böyle yapmakta olan kimseler varsa; onlara da tavsiyemiz, kepeğini ayırmasınlar!.. Çünkü hem sünnete uygundur, ordan kârları var; hem de vitaminler bakımından, besleyicilik bakımından daha iyidir, ordan kârları var…

 

Soru:

–“Hoparlör ile ezan okumak, konuşma yapmak bid’attir.” deniliyor; bu doğru mudur?

 

 

–Hoparlör ile ezan okumak ve konuşmak bid’at değildir. Bunun bir mahzuru yoktur. Bu faydalı bir cihazdır ve vaazın, ayetin, hadisin, nasihatın daha fazla insanlara duyurulmasına vasıtadır, vesilesidir.

Hayra vesile olan, hayra delâlet eden de hayrı işleyen gibidir. İnsan camide namaz için beklediği müddetçe bile namazda sayılıyor. Neden?.. Namaz için bekliyor… Kâbe yoluna çıksa bir insan; kapısından çıktıktan sonra caddede kazaya uğrasa, ölse; hac yolunda ölmüş oluyor, şehid oluyor. Daha Kâbe’yi görmedi?.. Görmedi ama yolunda…

Onun için hayra vesile olan şeyler, sevaptır. Bu hoparlör olsun, bu teyp olsun, bu bant olsun, vs. olsun; bunlar hayra vesile olan şeylerdir. Meselâ, geniş bir kalabalık… Diyelim ki Harem-i Şerif, Mekke-i Mükerreme… Hoparlör olmasa ne yapacağız?.. Çok zor olur. İmama uyup namaz kılmak çok zor olur. Mekke-i Mükerreme’de, Medine-i Münevvere’de imam önüne güzel mikrofonları koyuyor, okuyor; her yerden gümbür gümbür duyuluyor, namazı kılıyoruz.

Bunlar alet edevattır. Alet ve edevat Peygamber Efendimiz tarafından kullanılmıştır. Yemek yeme hususunda, bir şey kesmek hususunda o zamanlar da kullanılmıştır. Aletlerin bir zararı yoktur. Bunu duyuyorum hayret ediyorum. Hoparlörle ezan okumak bid’at değildir; ses daha uzaklara gider. Hoparlörle konuşmak bid’at değildir; herkes uzaklardan duyar.

 

Büyük mürşid hocalarımız, evliyâullah büyüklerimiz bizden önce bu mikrofonlardan konuştular. Camilerde namaz kılındı. Türkiye’nin her camisinde aşağı yukarı bu mikrofon vardır. Her yerde okunuyor. Bu insanların hepsinin ayağını bir papuca sokarsan, hangi mesnede dayanarak soktun?.. Böyle saçmalık olmaz!..

Ama teybe alsan, teypten ezan okutsan olur mu?.. O zaman olmaz. O iş başka, bu iş başka… Müezzin kendisi camiye geliyor, mikrofonu eline alıyor, okuyor, her taraftan duyuluyor. Sabahleyin kalkıyoruz; Fatih camiinde bir ezan okunuyor, bütün İstanbul’un üstünde bir mübarek hava… İnsan yatağından kalkıyor, mest ü hayran dinliyor. Hoparlör olmazsa hiç bir yerden duyulmaz!.. Minarenin dibinden bile duyulmaz.

Onun için bu iş böylece bilinsin, yanlış fikirlere itibar edilmesin.

 

Soru:

–Müezzinin komutuyla tesbih çekmek bid’at midir?

 

 

–Müezzinin komutuyla tesbih çekmekte bir mahzur yoktur. Bu tesbihlerin çekilmesi hadis-i şerifte bildirilmiştir; “Her kimse ki, namazın arkasından 33 sübhânallah, 33 elhamdü lillâh, 33 Allahu ekber derse, şöyle şöyle sevaplara nail olur.” diye… Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh… de sonuna eklenecek.

O hadis-i şerifte bildirildiği için, müezzin onu hatırlatmış oluyor. “Ey cemâat-i müslimîn! Hani böyle bir hadis vardı ya, onu unutmayın!.. Atlamayın onu, hadi bakayım çekin!” demiş oluyor. Hatırlatıyor; Allah razı olsun… Onun bid’atle ilgisi yok…

 

Soru:

–Bazı günler sabah namazından sonra cami içerisinde sıra ile salevât-ı şerife getirilerek musafaha yapılıyor; bu olur mu?

 

 

–Olur; çünkü, musafaha etmek İslâm’da vardır. Herkes birbiriyle musafahayı tamamen yapsın diye, böyle bir düzenle yapılıyor. Bir mahzuru yoktur.

Yalnız bu gibi şeyleri, dinin aslından, esasından, dinin merasimlerinden, zorunlu bir ibadettir gibi düşünmemek lâzım!.. Sokakta bir müslüman kardeşimizle karşılaştığımız zaman musafaha ettiğimiz gibi düşünmek lâzım!.. O zaman bir mahzuru yoktur, olabilir.

 

Soru:

–Alim bir kimse gelince ayağa kalkılıyor; bu davranışı Peygamberimiz yasaklamış mıdır?

 

 

–Hayır yasaklamamıştır. Peygamber SAS Efendimiz, Sahabe-i kirâm’dan Medine’nin eşrafından bir zât geldiği zaman;

(Kumû liseyyidiküm!) “Efendiniz için kalkın ayağa!…” dedi. “Bu sizin eşrafınızdan kişidir.” diye kalkın dedi. Onun için, kalkılabiliyor.

Kendisi, kızı Fatıma geldiği zaman “Gel bakalım kızım!” diye ayağa kalkardı. Peygamber Efendimiz Fâtımatüz Zehrâ’nın evine gittiği zaman, o ayağa kalkardı.

Peygamber Efendimiz hizmet ettikleri esnâda, sohbet esnasında içeri girip çıkarken, Sahabe-i Kiram her seferinde ayağa kalkmak istediklerinde, onlara derdi ki:

(Lâ tekumû lî kemâ tekumû liba’dıl eâcim) “Bazı yabancılara kalktığınız gibi, benim için her seferinde ayağa kalkmayın!” derdi. O da normal tabii… Girip çıkıyor, ikram ediyor. Böyle demesi de normaldir.

Fakat ulemâya, anaya babaya, büyüklere hürmeten, geldiği zaman ayağa kalkmak olabilir. Bir mahzuru yoktur.

 

Soru:

–Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar, yâni kerahat vakti çıkıncaya kadar ibadet ve zikirle meşgul olmak hadis-i şerifte geçiyor. Ondan sonra, işrak namazını kıldıktan sonra yatılabilir mi?

 

 

–İnsanın durumu gerektiriyorsa, yatabilir. Meselâ gece geç yatmış, durumu uykusuz, vakti müsait, iş sıkıştırmıyor, serbest; yatabilir. Ama genel kaide olarak Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi, “Sabah namazından sonra uyumayın da, rızkınızı aramaya koşun!” tarzındadır. Erken işe gitmeğe genel bir teşvik var… Çünkü, güne erken başlayıp, işleri bitirip, ondan sonra erkenden dönmek lâzım!.. O zamanın adeti öyleydi. Şimdi durum değişti. Çarşı pazar dokuzda onda ancak açılıyor.

İşin doğrusu sabah namazından sonra uyumayıp, ilimse ilim, ticaretse ticaret, yapılacak işleri bitirmek… Peygamber Efendimiz öğleye doğru uyurdu, kaylûle uykusu… Mümkünse öyle yapmak… Öğleden biraz evvel, yarım saat kırkbeş dakika istirahat ederse, bu sünnete uygun bir şekil olur.

 

Soru:

–İslâm’da el öpmek var mıdır? Varsa, kimlerin eli öpülür?

 

 

–İslâm’da el öpmek vardır. Peygamber SAS Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde var, el öpülebilir. Peygamber Efendimiz’in kızı Hazret-i Fatıma’yı başından öptüğüne dair rivayetler var… Peygamber Efendimiz’in ayaklarının dahi öpüldüğüne dair rivayetler var… Büyüklerin, hürmete şâyan kimselerin eli öpülür.

 

Soru:

–Peygamber Efendimiz mütevâzi yaşadı. Eski sultanlar saraylar yapmışlar, konaklar yapmışlar, lükse dalmışlar; biz de onları niye müdafaa ediyoruz?

 

 

–Muhterem kardeşlerim! İsraf haram, lüks haram… Mütevâzi olacak insan… İhtiyaçtan fazla şatafata, gösterişe kaymayacak. Böyle köşkler, saraylar doğru değil…

Bu zamanda bizde de bu var… Eski insanlar, “Buğday ekmeğini bulunca katık istemek gerekmez!” demişler. “Arpa ekmeği olunca yanına biraz zeytin, tuz, biber lâzım ama; buğday ekmeği bu… Pamuk gibi, sünger gibi ekmek; bu da mı katık ister?.. Gerekmez, bu katıksız âlâ yiyecektir.” demişler.

Şimdi biz çok lüks durumdayız. Ben şahsen kendime bakıyorum, kendimde de o kusurları görüyorum. Kardeşlerime de baktığımız zaman görüyoruz. Evlerimiz eşya dolu… Dolaplarımız yiyecek dolu… Ceplerimiz para dolu… En fakirim diyen insanın bile haline şöyle bir bakacak olsanız, zekât alır mı almaz mı şüpheli yâni… Elhamdü lillâh bolluk memleket… Böyle olunca tabii, lükse kaçmamak lâzım!..

 

Gelelim müdafaa etmek meselesine:

–Eski sultanlar saraylar yapmış; niye biz onları savunuyoruz?..

–Bir insanın iyi tarafını savunursun, kötü tarafını tenkid edersin. Eğriye eğri, doğruya doğru… Bir insan ramazanda oruç tutsa, ne diyeceğiz?.. “Aferin, maşaallah!.. Vazifesini yapıyor, farz orucunu tutuyor.” Namaz kılmasa ne diyeceğiz?.. “Aaa, şimdi olmadı. Oruç tutuyorsun; oruç Allah’ın emri de namaz Allah’ın emri değil mi?.. Namaz da kıl bakalım!” diyeceğiz.

Kolayına geliyor milletin… Daireden çıkıp, lokantaya gidip yemek yiyecekti, para verecekti. Onlar olmadığı için oruç tutmak kolayına geliyor. Camiye, cumaya gelmiyor. “Eh, bu tarafta iyi yaptın, bu tarafta yanlış yaptın!” diyeceğiz. Yâni, eğriye eğri, doğruya doğru…

Şimdi Osmanlı sultanı, Selçuklu sultanı… Bunlar bizim tarihimiz, bunlar bizim çoğu dedelerimiz, ecdâdımız… Kimisi dinimize uygun yaşamış, mütevâziâne ömür sürmüş, Allah yolunda cihad etmiş, hayırlı işler yapmış; kimisi de zevk ü sefâya dalmış… Zevk ü sefâya dalmışsa, o zevk ü sefâya dalanı tenkid ederiz, ediyoruz. Allah rızası için, doğruyu söylemiş olmak için tenkid ediyoruz. Babamız olsa ederiz. Kendimiz olsak, kendimizin bile aleyhine olsa doğruyu söylemek vazifemiz olduğundan söyleriz.

 

Ama bir taraftan, bir kötü şeyi yaptı diye hiç savunmayacak mıyız?.. Şu mübârek Fatih Sultan Mehmed Han’ı, saray yaptı diye karalayalım mı; yoksa, “Allah razı olsun İstanbul’u fethetti, cihad etti. Bu beldeyi bize miras bırakmış, Fatih Camii’ni yaptırmış, hayırlar hasenât yaptırmış. Allah kusurlarını affetsin, cennet mekânı olsun mu diyeceğiz?..” Elbette “Cennet mekânı olsun!” diyeceğiz, hayır dua edeceğiz. “Allah kusurlarını affetsin!” diyeceğiz.

Biz de kendimize dönüp bakacağız; “Yâhu biz de kendimize müslümanız diyoruz ama, bir taraftan iyi işler yaparken acaba bir taraftan da kusurlarımız var mı?” diyeceğiz. Değil mi?.. Eğriye eğri, doğruya doğru… Kardeşçe, eğer faydası varsa söyleyeceğiz, tenkid edeceğiz, düzelteceğiz, ıslah etmeğe çalışacağız. Faydası yoksa ayıpları örteceğiz. Ayıpları örtmek, kusurları örtüp kardeşi korumak; o da sevaplı bir şey… “Yâ Rabbi, şu kardeşim benim anlayışıma göre biraz kusurlu hareket etmiş, günah işlemiş; affet bunu… Öldü gitti; bağışlayıver yâ Rabbi!..” diye hakkında dua etmek de uygun olur.

Ama filânca zâlim, falanca gaddar, şu kadar adam asmış, bu kadar adam kesmiş… “Vayy zâlim!..” diye onu da söyleriz.

 

Soru:

–Onbeş yaşını geçmiş ve henüz sünnet olmamış bir kimse, namaz, oruç, Kur’an vs. ibadetleri yapabilir mi?

 

 

–Elbet yapacak!.. Sünnet olmamışsa, orada pislik kalmasın diye temizliğini yapacak. Sünnet olsun ama, onu yapmadım diye ibadetleri bırakmak yok… Sünnet olmamak ibadetlere mânidir gibi bir şey düşünmesin! Hepsini yapacak; namazını kılacak, orucunu tutacak, sair ibadetlerini yapacak.

Peygamber Efendimiz, “On şey vardır ki hilkattendir.” diye niye sünneti tavsiye etmiş? Çünkü o kesilen kısım kesilmediği zaman, içerde pislik kalıyor, necaset kalıyor ve temizlik eksik oluyor. Onun için münâsib zamanda, daha çocuk büluğa ermeden önce bir zamanda kesiyorlar ki, avret yeri göründüğü zaman çok vebal olmasın filân diye… Ama kesmemişse, şimdi hastanede kestirsin, başka yerde kestirsin. Sünnet olmasını tavsiye ederiz.

1.782 Defa Görüntülendi

Did you like this? Share it:
BİLGİLER
tarafından 20 Ocak 2013 - 15:06 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 2.500 kez Okunmuştur.
PAYLAŞ
Did you like this? Share it:
Yorum yapın
İsim
:
E-Posta
:
Boşbırak
:
Yorumunuz
:

Facebook'da Bizi Takip Edin!
SOHBETE GİRİŞ


Nickiniz :
Şifre(varsa):
Sifreniz yok ise lütfen bos birakiniz

Ara Bul
Sohbet Programı İndirin
Hızlı Menu
 

Namaz Vakitleri
Son Yazılar
Top 10
ISTANBUL'da 5 Günlük Hava Tahmini
Anket
Sitemiz Nasıl Olmuş?
Gayet Güzel
İyi
Normal
İdare eder
Kötü
toplist Toplist25 TOPlist